Çağdaş Fransız Fotoğrafı

 

Arles Fotoğraf Festivalinden iki enstantane…

 

Çağdaş Fransız Fotoğrafı

 

Türkiye Fotoğraf Vakfının 2023 yılında yayınladığı Çağdaş fotoğraf Özel sayısına hazırladığım Fransız Çağdaş Fotoğrafı başlıklı yazımı burada sizlerle de paylaşmak istiyorum.

Çağdaş Fransız fotoğrafı, “Arles Karşılaşmaları” adı da verilen Arles Fotoğraf Festivali ile hemen hemen aynı yaştadır. Buna mukabil Paris Photo bu yıl 26 yaşına basmıştır ve bu iki fotoğraf festivali, dünyanın en önemli festivalleri olarak kabul görürler. Çağdaş Fransız fotoğrafı, genellikle bu iki festivalde boy gösterir ve bu mecralarda ilerler.

Fotoğraf, Fransa’da bulunmuş olmasına karşın, yakın fotoğraf tarihi içindeki yeri genelde ihmal edilmiştir. Gördüğüm kadarıyla bu konunun en önemli kitapları, fotoğrafın en önemli merkezleri arasına New York, Londra, Berlin ve Tokyo gibi şehirleri öne çıkarırken; Paris’i eklemeyi ihmal etmiş olmaları yetmezmiş gibi, dünya çapında önemli 20 çağdaş fotoğrafçı arasına Fransa’dan sadece Sophie
Calle eklenmektedir. Dünya çağdaş fotoğrafçılığı için olduğu gibi çağdaş Fransız fotoğrafı ile ilgili bir makale yazmak amaçlandığında, araştırma sırasında da çeşitli zorluklarla karşılaşılır. Bu zorlukların başında, çağdaş fotoğrafçılığın tanımı ve konuyla ilgili bölümlerin sınıflandırılması gelir. Bu konuda yazılmış önemli kitaplar, bu zorlukları net bir şekilde ifade ederlerken, her kitabın konuya farklı yaklaşımları olduğu görülür.
Biz önce bize uygun bir tanım yapacağız. Daha sonra da geçmişte gezdiğimiz ve hakkında yazılar yazdığımız Paris-Photo ve Arles fotoğraf festivalleri deneyimlerimizden de yararlanarak yaptığımız
bir sınıflandırma üzerinden ilerleyeceğiz. Çağdaş fotoğrafçılık, geleneksel fotoğrafçılık tekniklerini kullanarak, günümüzdeki toplumsal, kültürel ve bireysel deneyimleri yansıtan sanatsal bir yaklaşımı ifade eder. Bu yaklaşım, dijital teknolojilerin gelişimiyle birlikte daha da yaygınlaşmış ve çeşitlenmiştir. Çağdaş fotoğrafçılar, fotoğrafı bir ifade aracı olarak kullanarak kendi bakış açılarını, duygularını ve düşüncelerini aktarırlar. Çağdaş fotoğrafçıların, geleneksel kompozisyon kurallarına sıkı sıkıya bağlı kalmak yerine deneysel ve yenilikçi yaklaşımlar kullandıklarını görüyoruz. Bu, kompozisyon, ışık, renk, dokular ve diğer görsel ögeleri manipüle etme özgürlüğü anlamına da gelmektedir.

Çağdaş fotoğrafçılık, aynı zamanda toplumsal ve politik konuları ele alarak güçlü bir mesaj iletmek için kullanılır. Fotoğrafçılar, çeşitlilik, eşitlik, cinsiyet, ırk, çevre ve diğer çeşitli sosyal konuları ele alarak toplumu sorgulayabilir ve farkındalık yaratabilirler. Teknolojinin ilerlemesiyle birlikte dijital fotoğraf makineleri ve görüntü işleme yazılımları çağdaş fotoğrafçılara daha fazla yaratıcılık ve özgürlük sunmuştur. Dijital manipülasyon teknikleri, fotoğrafçıların görüntüler üzerinde oynamalarına ve hayal güçlerini kullanmalarına olanak tanır. Özetlemek gerekirse çağdaş fotoğrafçılık, günümüzdeki toplumsal ve teknolojik değişimleri yansıtan, deneysel ve yenilikçi bir sanatsal yaklaşımı ifade eder. Bu yaklaşım, fotoğrafçıların kendi bakış açılarını ifade etmeleri, güçlü mesajlar iletmeleri ve yaratıcılıklarını sergilemeleri için geniş bir alan sunar.
Fransa, 1920-1940 yılları arasında dünyada fotoğrafın
başkenti olmuştur ve ön planda olduğu bu durumu daha sonra da uzunca bir süre muhafaza edebilmiştir. Fransa’da çağdaş fotoğrafçılığın geçmişine bakarsak, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra sosyal ve ekonomik alanda çok verimli geçen 30 yılı görürüz ki Fransızlar buna, “Şanlı 30” derler. Bu dönemden sonra çağdaş sanatın temelleri atılmaya başlar.
Ancak 1970’lerdeki petrol krizi ile bolluk – bereket dönemi tersine dönmeye başlar. Fransa’nın sosyoekonomik, kültürel, demografik ve coğrafi görüntüsü değişmeye başlarken, fotoğraf da belgesel özellikleriyle bu değişimleri yansıtmaya başlar. Akabinde ulusal kimlik arayışları, cumhuriyet değerleri ve post-koloniyal konular ele alınır. Bu sırada sanatsal, kültürel, tarihi, politik ve entelektüel yakınlaşmalar da fotoğraf aracılığı ile ortaya çıkar. Michel Foucault’dan itibaren görsellik ve yazı birlikteliği çağdaş Fransız felsefesinin temel taşı olurken, aynı yıllarda Fransız filozoflar “fotoğraf felsefesini” de tanımlamışlardır. Sonuç olarak çağdaş fotoğrafçılık, Fransa’da böylesi felsefi ve yazınsal miras üzerinde gelişmeye başlamıştır. Bu arada bu konudaki dünyaca ünlü yazıların sahibi ve fotoğrafın ne olduğunu en güzel anlatan Roland Barthes’i de anmadan geçmeyelim.
Fotoğraf felsefesi konularında olumlu gelişmeler yaşanırken,
Fransa’da ekonomik model nedeniyle sanat dünyasında ciddi bir düşüş baş gösterir. Fransız sanatı, lideri olduğu dünya sanat piyasasından yavaş yavaş silinmeye başlar. Nicolas Sarkozy’nin liberal ekonomi hareketi başlayana kadar bu çöküş devam eder. 1972 yılında eleştirmen Jean Clair, “Atget ve Brassaï’nin Ülkesinde Fotoğrafın Sağlığı Pek İyi Değil” başlıklı bir yazı yayınlarken, aynı anda sadece HCB, Izis, Doisneau, Willy Ronis gibi Fransız hümanist fotoğrafçıların etkileri devam etmektedir.
Yıllar sonra 2018’de Paris’teki Avrupa Fotoğraf Evi’nin (MEP) düzenlediği sergi ile durum düzeltilmeye çalışılır. “Fransız Fotoğrafçılığı Hâlen Mevcut, Ben Gördüm” serginin adıdır. Serginin adını, New York Modern Sanat Müzesi (MoMa) Fotoğraf Direktörü John Szarkowski koymuştur. Szarkowski, Fransız fotoğrafçılığının öneminin farkında olduğunu belirtmek istemiştir. 1982’de François Mitterand başkan seçilince, yanına kültür bakanı olarak Jacques Lang’ı alıp bir kültür – sanat seferberliği başlatır. Bu seferberlik, farklı görüşlerde hükümetler döneminde de bugüne kadar devam etmiştir. Fransa, Avrupa’da kültür
ve sanata en büyük bütçeyi ayıran ülkedir. Günümüzde bu girişimler meyvelerini vermekte ve önemli çağdaş Fransız fotoğrafı ortaya çıkmaya başlamaktadır. Kişisel
değerlendirmelerime dayanarak seçtiğim 11 önemli çağdaş fotoğraf sanatçısını buraya taşımayı ve sizlere özellikleriyle tanıtmayı uygun gördüm. Bu fotoğrafçılar alfabetik sırayla şöyledir: Christian Boltanski, Mohamed Bourouissa,

 

Christian Boltanski Sees Dead People in Exhibition at Manege ...

 

“İnsanlar” / “People”, Christian Boltanski, Grand Palais, Paris, 2010.

Christian Boltanski: Paris’te Rusya’dan göçmüş bir Yahudi babadan ve Yahudi ataları olan Korsikalı anneden dünyaya gelmiştir. Yahudi kökleri, sanatını ciddi biçimde şekillendirmiştir. Babasının Nazi işgali sırasında 1,5 yıl bodrumda saklandığını biliyor olması ve 12 yaşında okulunu terk etmek zorunda kalması, yaşamında önemli travmalarıdır. 14 yaşında resim yapmaya başlayan Boltanski, yokluk ve varlık arasındaki sınırı sorgulayan bir sanatçı olarak bilinir. Eserlerinde yokluk kavramı önemli bir yer tutar ve medyaların yok olanları canlandırmak yerine yokluğunu daha da belirgin hâle getirdiğini savunur. Boltanski’nin çalışmaları, belleğin sahteciliği ve yaşam projelerimizin kırılganlığı gibi konuları ele alırken; temel konuları zaman, geçicilik ve ölümdür. Sanatçı
eski fotoğraflar, buluntu nesneler, oluklu mukavva, oyun hamuru, aydınlatma elemanları, mumlar gibi malzemeler kullanarak duygusal etkiyi yakalamayı amaçlar.
Eserlerinde fotoğraf, sinema, video gibi farklı sanat ifade biçimlerini kullanarak bellek, bilinç dışı, çocukluk ve ölüm temalarına sıklıkla yer verir. Boltanski’nin dikkate değer bir özelliği, sahip olmadığı nesnelerle yaşam anlarını yeniden inşa etme alışkanlığıdır. Bir hayat hayal eder, onu kendine mal eder ve bu nesnelerin büyük duygusal güce sahip olmaları sebebiyle dosyalar, kitaplar, koleksiyonlar gibi
her şeyi anılarla ilişkilendirir. Sanatçının eserleri, Shoah’ın anısıyla şekillenmiş olup, kendi geçmişi ve yeniden yapılanmasıyla yoğun bir şekilde ilgilenir. Boltanski, hazır nesneleri kullanarak tipik burjuva çocukluğunu parçalı
bir biçimde betimlemek için “Vitrinler” adlı eserlerini 1967 yılında yapmaya başlar. Ayrıca kişisel eşyalarını açık artırmayla satışa sunar. Kendisinin ve kurgusal karakterlerin yaşamlarının envanterlerini çıkarır ve bunları çeşitli müzelere miras olarak bırakır. Kukla bir palyaço için vitrinler kurarak bir antropoloji müzesi oluşturur.
Bu eserler, çocukluk hatıralarından ölü yakınlarının anılarına, kişisel bir öyküden hepimizin ortak hikâyesine kadar hatırlamaya çağrışım yapar. Boltanski’nin eserleri, pop art ve minimalizmden farklı olarak nötr bir eser ve öznellik reddini paylaşan bir yaklaşımı yansıtır. Sanatçının koleksiyonları, etnografik müze sunumlarının etkisinden ilham alır ve nesnelerin, sanatın temel belirsizliğine işaret eden sahnelemelerdir. Kişisel nesnelerin veya anılarının yanında, Boltanski yaşamının psödo-belgesel yeniden yapılandırmalarını da sergiler.

Mohamed Bourouissa | L'Impasse (2007) | Artsy

“Çıkmaz” / “L’impasse”. Fotoğraf / Photo by Mohamed Bourouissa, 2007.

Mohamed Bourouissa: 1978 yılında Cezayir’in Buleyde şehrinde doğdu. Paris’te yaşıyor ve çalışıyor. Fotoğraf, video ve yerleştirme gibi farklı medya türlerini kullanmaktadır.
Çalışmaları, sosyokültürel konuları merkeze alan ve özellikle “varoşlardan gelen genç” prototipini sorgulayan bir yaklaşımı yansıtmaktadır. Bourouissa’nın eserleri, görsel kimliklerin oluşumunda imgelerin rolünü sorgulamakta, çağdaş ve uluslararası kentsel gençliğin kozmopolitliğini araştırmaktadır. Bourouissa’nın “Peripherals” adlı fotoğraf serisi, banliyölerdeki günlük yaşamdan sahneleri renkli fotoğraflarla sunmaktadır. Grup içinde yaşam, güç
ilişkileri ve erkekler arasındaki dinamiklere odaklanır. Bourouissa, varoşları bir kültüre dönüştürürken özcülük (esansiyalizm) kavramını da sorgulamaktadır. “Halles” adlı fotoğraf serisinde ise Parisli gençlerin portreleri yer
alırken, farklı kültürel modellerin varlığı da vurgulanmaktadır. Bourouissa’nın çalışmalarında çizimlerle temsil edilen antropomorfik figürler de bulunur. Koşan, spor ayakkabı giyen ve kapşonlu kıyafet giyinen figürler siyah eskizlerle betimlenir. “Screens” adlı serisinde ise toz hâline getirilmiş ekranların fotoğraflarını içeren ışıklı kutularda sunulur.
Bu eserlerde kültürel eleştiri ve sorgulama öne çıkar. Bourouissa, sanatsal pratiğiyle sosyal ve kültürel meselelere odaklanırken, görsel imgelerin gücünü ve çoğulluğunu keşfetmeye çalışmaktadır.

 

Works - Valérie Belin

“Işıltı” / “Aureole”, Valérie Belin, 2015.

Valérie Belin: 1964 yılında banliyösünde doğduğu Paris’te yaşayıp çalışmaktadır. Yaratıcı çalışmalarında sürekli arayış içindedir. Kendi düşüncesinin izini sürer ve her seferinde bu düşüncelerini takip ederek sonuca ulaşır. Belin, gerçekliğin enerjisini yansıtan nesneleri arar, minimal ve deneysel bir tarzda çalışır. İşlerinde optik bir büyütme ve çarpıtma teknikleri kullanır. Belin’in çalışmalarında mekanik bir yön vardır. Tuhaf şeylere ek olarak tüketim mallarını ve kırık aynaları da sevmektedir. Günlük hayatın akışkan dinamikleri ve çıplak heykeller,
ilgisini çeker. İnsan figürüne yönelik bir döngüye geçmeyi planlamaktadır. “Vücut Geliştiriciler” (1999), “Faslı Gelinler” (2000), “Siyah ve Beyaz Güzeller” (2001) gibi serilerinde insanların tuhaf ve bazen de klişeleşmiş güzellik algısını sorgular. Ayrıca Michael Jackson’ın benzerlerini fotoğrafladığı bir serisi de vardır ki bu çalışmalarında dönüşüm ve kimlik arayışı temalarını işler. Dijital araçları kullanarak sanal kaynaklara dalan Belin, hareketli yaşamın dışında kalarak dönüşümleri güçlü ışıklar altında kaydeder. Renkleri abartır ve siyah beyaza geri döner. Dansçıları, sihirbazları ve diğer karakterleri çekici bir şekilde fotoğraflar.

 

‘Kendinize dikkat edin’ ‘Prenez soin de vous’ Sophie Calle. Fotoğraf / Photo by Jean-Baptiste Mondino.

Sophie Calle: Koleksiyoncu Robert Calle’nin kızıdır ve Paris’te doğmuştur. Hâlen Paris’te yaşamakta ve
çalışmaktadır. Lübnan’dan Amerika Birleşik Devletleri’ne ve çeşitli ülkelere seyahat ettikten sonra 25 yaşında sanatla ilgilenmeye başladı. 1978 yılında Guatemala’da sanatçı olacağını pek bilmeden, babasını memnun etmek ve hayatını iyileştirmek arzusuyla ilk mezar fotoğraflarını çekti. 1979 yılında ise kendi deyimiyle tesadüfen “hikâye yapımcısı” olarak çalışmaya başladı. Neredeyse bir hafta boyunca arkadaşlarını veya yabancıları yatağında uyumaya davet etti, fotoğraflarını çekti ve resimlere metinlerle eşlik etti. Paris Bienali’nde sunulan bu serisi, Sophie Calle’in sanatının çeşitli özelliklerini bir araya getirirken, bir oyun olarak otobiyografik bir ritüel etrafında bir görüntü ve anlatım tarzı yarattı.
Bir gün bir kafede otururken tanımadığı bir adamın nereye gittiğini merak edip peşine takıldı. Paris’ten Venedik’e giden adamın fotoğraflarını gizlice çekerek son durağa kadar onu bir detektif gibi takip etti ve bu seriye “Venedik Süiti” adını verdi. Ardından da benzer projeler geldi ve “La Filature”da (1981) annesinden kendisini takip etmesi için bir dedektif tutmasını istedi. “L’Hôtel”de (1981) ise müşterilerin odalarında bıraktıkları şeyleri gözlemlemek için bir otelde hizmetçi olarak işe girdi. 1983 yılında buluntu bir defterin sahibinin izini sürmek için defterdeki numaraları arayıp kayıtlı kişilerle konuştuğu “Adres Defteri” çalışması çok ilgi çekti. 1986 yılındaki “Aveugles” adlı dizisinde doğuştan kör olan insanların kendi güzelliklerini ve fiziki yapılarını tanımlamaya çalıştıkları, duygusal ama aynı zamanda estetik konuları araştırdı. Bu sorgulama, kendisinde yokluk teması ve sanatın yapısı üzerine karmaşık bir düşünceye yol açtı. Ardından “Last Seen” ve “La Couleur Blind” gibi müze ve sanat eseriyle bağlantılı iki sergi açtı.
1992’de başarısız bir romantik ilişki, ona uluslararasıtanınırlık ve ün kazandıran ilk filmi “Double Blind/No Sex Last Night”a ilham kaynağı oldu. 1990’lı yıllara yazar Paul Auster ile yaptığı iş birliği damgasını vurdu ve “Leviathan” adlı çalışmasıyla ikizi Maria’yı yarattı. Sophie Calle, daha sonra 5 Ekim 2002’de yüzlerce insanı Eyfel Kulesi’ne topladı. Yattığı yerden onların hikâyelerini dinledi ve hepsiyle kucaklaştığı bazı kurgusal eserlere de imza attı.
Sophie Calle, çok büyük bir triptik olan “Douleur Exquise” (Zarif Ağrı) adlı eserini 2003 yılında Pompidou Çağdaş Sanat Merkezi’nde sergilemiştir. Ayrılık temasını işleyen bu eser, Calle’in çağdaş ve popüler olma özelliklerini pekiştirmiş ve 2007 yılında Venedik Bienali’nde Fransa’yı temsil etmiştir.

 

La vie nue | Les Films Pelléas

“539 COVID-19”, Antoine d’Agata, hastane / hospital, Fransa / France.

Antoine d’Agata: Fransız belgesel fotoğrafçısı ve sinemacısıdır. 1961 yılında Marsilya’da doğmuştur. D’Agata, fotoğrafçılık kariyerine Magnum Photos üyesi olarak başlamış ve çeşitli kitaplar yayınlamıştır. Aynı zamanda film yönetmeni olarak da çalışmış ve birkaç film çekmiştir. Çalışmaları, genellikle gece, fuhuş, cinsellik gibi konuları ele
almaktadır. D’Agata’nın fotoğrafları, bedenlerin ve duyguların kopuşlarını yansıtmaktadır.
Çalışmaları, izleyicileri düşünmeye ve gördükleri gerçekliği sorgulamaya yönlendirir. D’Agata, küçük formatlı fotoğraf makineleri kullanarak çekimler yapar ve siyah beyaz, renkli, film ve dijital formatlarda çalışır. Fotoğrafları, genellikle rastlantısal buluşmalar üzerine kuruludur
ve konusunu önceden belirlemez. Belgesel çalışmaları, sadece kendisinden ve kendi deneyimlerinden bahsetmekle kalmaz, aynı zamanda yaşam anlarının anlık doğasına da tanıklık eder. Fotoğrafçılığa olan yaklaşımı, geleneksel belgesel görüntülerden farklıdır ve fotoğrafçının gözetleyici rolünü reddeder. Özetle Antoine d’Agata, çarpıcı estetiği ve cesur çalışmalarıyla tanınan önemli bir fotoğrafçı ve sinemacıdır.

 

The End of Italy's Asylums • Raymond Depardon • Magnum Photos

 

“Psikiyatri Hastanesi” / “Psychiatric Hospital”, Raymond Depardon, Torino / Turin, İtalya / Italy, 1980.

Raymond Depardon: 1942 yılında Villefranche-sur- Saône’da doğmuştur. Hâlen Paris’te yaşamakta ve çalışmaktadır. Kâşif ve ilham verici bir kişi olarak tanınır. Bu nedenle genç fotoğrafçılar sıklıkla kendisini takip etmektedir. Çiftlikte büyümüş, yazma kursları almış ve 1950’lerin sonlarında fotoğrafçı ve kameraman olma hayaliyle Paris’e gitmiştir. Bir basın ajansında çalışmaya başladı. Paparazi olarak haberler yaptı ve birçok deneyim biriktirdi. 1966 yılında Gamma Ajansı’nın kurucuları arasında yer aldı ve fotoğrafçı kimliğini yeniden değerlendirmeye başladı.
Paris’i, foto muhabirliğinin başkenti hâline getirmeye çalıştı. Valéry Giscard d’Estaing’in seçim kampanyasını belgeledi. Ancak d’Estaing, bu belgelerin yayınlanmasına uzun süre izin vermedi. Magnum Ajansı’na katıldı ve kurgusal çalışmalara başladı. Bir tımarhanenin, bir gazetenin, polis ve adalet mekanizmasının işleyişini anlattı. Ancak her nedense foto muhabirliği konusuna her zaman bir güvensizlik duydu. Beyrut’taki çatışmadan döndükten sonra, küçük bir manifestonun başlangıcını oluşturan “Notes” adlı kitabını yayınladı. Haber algısını bozma konusuyla ilgilendi. Basını sevdi ama çoğunlukla kitapları tercih etti, çok sayıda sergi açtı.

 

Holy triptych par JR sur artnet

“Kutsal Üçlü” / “Holy Triptych”, JR, 2006.

JR: Özellikle Orta Doğu ve Brezilya gibi aşırı gerilimli ve yoğun medyanın olduğu bölgelerde, küreselleşmiş medyanın indirgemeci bakış açılarından farklı perspektifler sunan görüntüler oluşturmayı hedefler ve bakış açısını, “küresel karşısında yerel deneyimler
yaşamayı deniyorum,” sözleri ile ifade etti. JR olan iki baş harfli takma adının ardına saklanan 40 yaşındaki sanatçı, Kibera’daki gecekondu mahallelerinden Filistin sınırına kadar birçok yerde insanlara zaman ayırdı ve onlarla yakın ilişkiler kurdu. Örneğin Rio de Janeiro’daki en eski ve tehlikeli favela olan Morro da Providencia’da haftalar geçirdi. Silahlı adamları ikna ederek serbestçe dolaştı
ve “Women are Heroes” adlı projesini gerçekleştirdi. Bu projede Brezilya, Hindistan, Kamboçya ve Kenya gibi ülkelerde tanıştığı, bazen ölümle ama çoğu zaman hayatla iç içe olan isimsiz kadınların portrelerini çekti.

JR, fotoğrafı müzelerde sergilemek yerine; duvarları, çatıları ve trenleri sergi alanı olarak kullanırdı. Örneğin Kudüs’te duvarın her iki tarafındaki fırıncılar, kuaförler, taksi şoförleri gibi meslek gruplarıyla konuştu. Onları projeye dâhil etti ve portrelerini duvarlara astı. Filistinlilerin ve İsraillilerin yan yana gülen veya mimikleriyle komik yüzler oluşturan insanları gösteren devasa siyah beyaz fotoğraflar, şehri ayıran duvarda sergiledi. Bu görüntüler, medyada görmeye alışık olduğumuz görüntülerden çok farklıdır. Bu görüntüler, uluslararası medya tarafından paylaşıldığında JR’ın sanatçı kimliği perçinlenmiş oldu.
JR, projelerinin nasıl karşılandığını görmek amacıyla yerel halkın tepkilerini gösteren videolar da çekti. Fotoğrafçı,
afiş yapıştırıcısı, sokak sanatçısı ve film yapımcısı olma özelliklerine sahip çok yönlü bir çağdaş sanatçıdır. “Women are Heroes” adlı projesinde, kadın portrelerini bir araya getirdi. Yaptığı filmler ise belgesel olmaktan ziyade imgelerin derinlemesine izlendiği bir tür yolculuktur. JR’ın çalışmaları, bize anonim insanlarla ilişki kurma duygularını yaşatır. Sanki Cartier-Bresson’un gözüyle 21. yüzyılda yapılan işler gibidirler.

 

 

‘Marie Le Buisson’ Jean-Luc Moulène, Galerie Chantal Crousel, Paris.

Jean-Luc Moulène: 1955 yılında Fransa’nın Reims kentinde doğmuştur. Hâlen Paris’te yaşamakta ve çalışmaktadır. 1990’ların başında “Disjunctions” serisiyle tanınan bir sanatçıdır. Çalışmaları, belgesel türünde gerçekçilik yaklaşımına benzerlik gösterir. Moulène, geleneksel fotoğraf temsili kategorilerini kullanarak sanayi sonrası toplumun ayrıntılarını kaydetmiş, “Grevdeki İşçiler” konusuyla ilgili seriler üretmiştir. 1997 yılında Kassel’deki Documenta X’e katılan Moulène, natürmort görüntülerden oluşan bir dizi ile bir manifesto sunmuştur. Moulène’nin çalışmaları, görüntülerin üretim, dağıtım ve görünüm biçimleri üzerine bir deney olarak nitelendirilebilir. Örneğin Louvre’da sergilenmek üzere davet edildiğinde, müze koleksiyonlarından seçilen nesnelerin fotoğraflarından oluşan bir dizi sergilemiştir. Son çalışmaları arasında “Grev Hedefleri” (1999) ve “Products of Filistin” (2002-2005) öne çıkar, “Amsterdam’ın Kızları” (2005) adlı sergisi ise yüz
ve cinsiyet eşitliği konularında odaklanmıştır. Moulène, imgelerinde karmaşık, çok anlamlılığa sahip olan eserler yaratır ve iletişim modelinden uzaklaşarak şiirsel gerçeklikleri ortaya çıkarmayı amaçlar. Jean-Luc Moulène bir fotoğrafçı, heykeltıraş, kolaj ve çizim sanatçısıdır.

 

Philippe le marin par Pierre et Gilles sur artnet

“Denizci” / “Le Marin”, Pierre et Gilles, 1985.

Pierre et Gilles: 1976 yılından beri birlikte çalışan ikilidir. Pierre fotoğrafçıdır ve basın alanında çalışmaktadır. Gilles ise ressamdır ve reklam sektöründe kariyer yapmıştır. Onların karakteristik tarzı, fotoğraflara boya
ile rötuş yaparak fotoğraf ve resim arasında bir köprü yaratmaktır. İkilinin bu işleri, Harcourt Stüdyoları tarafından popülerleştirilmiştir. Ünlüleri çekici olma ve kitsch olma çelişkisi arasındaki bir gelgite sokarak ilginç bir tarz ortaya koyarlar. Cilt kusurlarını silerek ve yüz ifadelerini yeniden çizerek, rötuşlu fotoğrafın paradoksal olarak önceden belirlenmiş bir gerçeği yansıtmasına olanak tanırlar. Pierre et Gilles dekor, kostüm, makyaj, aydınlatma ve pozlar
gibi tüm fotoğrafın ayrıntılarını fikirleri doğrultusunda titizlikle planlar. Bu hazırlık aşaması birkaç hafta sürebilir ve ardından Gilles’in titiz rötuş çalışmasıyla tamamlanır. İkili, 1970’lerin sonlarında Façade ve Playboy gibi dergiler için çalışarak çeşitli yöntemler geliştirdi. Estetikleri, o dönemin Fransız pop kültürü etrafında şekillendi. Hızla ünlü sanatçılar ve moda tasarımcıları için albüm kapakları, afişler ve tanıtım kampanyaları yaptılar. Paris’teki özel galeriler tarafından çok tutuldular ve kariyerlerinin ilerleyen dönemlerinde kurumsal tanınma elde ettiler. 1920’lerin renkli reklam afişlerine, Tom of Finland’ın illüstrasyonlarına, dinî imgelere dayanan benzersiz estetik anlayışları ve arayışları klasik konuları yenilemelerini ve yaratıcılıklarını başka boyuta taşımalarını sağladı. Ayrıca pürüzsüz
yüz görünümleri altında acı ve acımasızlık temalarını
keşfettiler. Çok sayıda kitap yayınlayan ikili, dünyanın farklı ülkelerinde büyük sergiler açmıştır.

 

WB #6, 2005#6 - Par les yeux de la coccinelle

“WB”, Sophie Ristelhueber, 2005.

Sophie Ristelhueber: 1949 yılında dünyaya geldiği Paris’te yaşamaya devam etmektedir. Sessiz ve kendine özgü bir Fransız sanatçısıdır. 1980’lerde Beyrut’tan Batı Şeria, Irak veya Vercors’a kadar uzanan bir çalışma yürüterek çeşitli savaş alanlarına sürüklenir. Kendisini, “şüphesiz bir sanatçı olarak ben de savaş hâlindeyim” diyerek ifade eden Ristelhueber, genellikle muhabirlerin görev alanlarında çalışarak sanata dönüştürdüğü görsel belgeler üretmiştir. Ristelhueber’in işlerinde savaş görüntüsünün, güncel olayların ötesine geçtiği zaman, nasıl radikal bir güce dönüşebileceğini görebiliriz.
Ristelhueber, siyah beyaz veya renkli olarak çalışsa da bize tarihi sorgulatarak görülmeyenlerde neyin kalıcı olduğunu düşündürmek için fotoğrafı seçmiştir. Uzun bir iç yolculuğun sonunda, âdeta bir jeopolitik arkeolog gibi çatışmaların izlerini araştırmıştır. Bir yerde askerî
enkazlardan görüntüleri, başka bir yerde yollardaki çukurları, başka bir yerde ise iklimin sertliğine direnen yalnız bir dikenin fotoğraflarını çeker.
Lübnan’daki savaşta, savaş kalıntılarıyla antik kalıntıları “Beyrut-Fotograflar” (1984) adlı çalışmasında karşılaştırmıştır. “Fai” (1992) serisinde, Birinci Körfez
Savaşı’nın izlerini ararken Irak ve Kuveyt çöllerinin üzerinden uçmuştur. “Every One” (1994) serisinde, Yugoslavya’da çatışmalar başladığında, cerrah bir babanın kızı olduğunu hatırlayarak hastalıkla mücadele eden bedenlerin yaralarını, çatışmanın metaforları olarak kullanmıştır. 11 yıl sonra
“Batı Şeria” (2005) serisi ile yeniden karşımıza çıkar ve bize inkâr edilen pastoral manzaralar, parçalanan ve işgal edilen bölgeler, kesilen yollar göstererek Filistin halkının maruz kaldığı baskı ve hor görme duygusunu hissettirir. Aynı yıl “Stitches” adlı beklenmedik bir eserle ABD eski başkanı George Bush’un sözlerini kullanarak savaşın kavramsal alanını dikişlerle göstermiştir.
Ristelhueber, 2006 yılında “Eleven Blowups” adlı çalışmasıyla bizi tekrar Irak ve Lübnan’a götürmüş ve yeni bir çalışma yöntemi başlatmıştır. Sanatçı, kendi
belgelerini ve Reuters Ajansı’nın video kliplerini kullanarak, bilgisayar ortamında sahneleri yeniden oluşturmuştur.
Bu yöntemle araba bombalarının patlamalarından sonra oluşan kraterlerde “yerin kendini yutmasını” göstermiştir. Bu çalışmada formatlar büyür, ölçekler ve mekânlar tersine çevrilir. İçsel bir dönüşüm gerçekleşir ve dijital bir şekilde ortaya çıkar. Bu etkileyici çalışmanın tutarlılığını sergileyen çalışma, Paris’teki “Jeu de Paume”da düzenlenmiştir. Özel olarak yapılan “Fatigues” (2008) adlı filmle tamamlanan bu
yolculuk, kamera hareketleri ve kurguyla önceki görüntülerle yüzleşme ve diyalog kurmuştur. Bu iç içe geçmişlik, sürekli olarak hafızamızı ve kültürümüzü harekete geçirerek, olayları fiziki olarak yaşamasak bile gerginlikleri, şiddet ve çatışmaları yaşama deneyimini bize sunmaktadır.

Bruno Serralongue à Beaubourg : une autre approche de la photo documentaire - Artais Artcontemporain

“Yıkımdan Sonra” / “Apres Destrction”, Bruno Serralongue,

Bruno Serralongue: 1968 yılında doğdu ve Paris’te yaşıyor. Son 10 yılda gerçekleştirdiği çalışmalarıyla fotoğrafın farklı varoluş nedenlerine, tarihine, kullanımına ve statüsü arasındaki kesişime dikkat çekmiştir. Fotoğrafın objektifliğini sorgularken, bunu geleneksel bir modele dayanarak tekniğin yanıltıcı yeteneklerini sorgulamaktan ziyade, fotoğrafçının ürettiği görüntülerin doğruluğuna odaklanarak yapmıştır.
Özellikle modern dünyanın stratejik, diplomatik ve medyatik yapılanmasını gösteren ve uluslararası büyük siyasi toplantıları (Sürdürülebilir Kalkınma Zirvesi, Bilgi Toplumu Zirvesi, Dünya Sosyal Forumu vb.) fotoğrafçının bireysel otoritesine karşı kolektif bir perspektiften ele almıştır.
1995 yılında Alain Juppé Hükümeti’ne karşı gerçekleşen gösteriler sırasında çektiği 691 fotoğrafın yer aldığı geniş bir kişisel sergi açmıştır. 2002 yılından bu yana, Sangatte Kampı’nın kapatılmasıyla birlikte Calais’te gerçekleştirdiği belgesel çalışması, İngiltere’ye geçiş fırsatını bekleyen mültecilerin evsiz bir şekilde otoyolların ve şehrin kenarlarında günlük yaşamlarını nasıl sürdürdüklerini dünyaya göstermiştir. Bruno Serralongue, “Fireworks”, “Sérandon” (2000) ve “Mexico City” (2007) gibi, şehirlerin vahşi genişlemesini gösteren çalışmalarıyla da dikkat çekmiştir. Bu görüntüler, dünya ekonomisinin büyük küreselleşme hareketi ve yan etkileri bağlamında insanların yaşam koşullarına yönelik acımasız bir anlayışı yansıtan birer araç hâline gelmiştir. Bruno Serralongue fotoğrafın,
-Pierre Bourdieu’nün sosyoloji için ifade ettiği gibi- bir
“mücadele sporu”nun olduğunu düşünmektedir. Ancak yine de yüzey gerçekliğini, “yüzeysel karakterini” göz ardı etmemektedir. Bu çalışmalar, bir tür çağdaş tarih resmi olarak yorumlanabilir ve propaganda görevini reddederek “resim sanatçısının” estetik yaklaşımlarını gösterebilir.
Sonuç olarak bu yazımızla dünya fotoğrafçılık tarihi içinde biraz ihmal edilmiş olan çağdaş Fransız fotoğrafına küçük bir pencere açmak istedik.

 

 

 

 

 

KAYNAKLAR
Cotton, Charlotte, The Photograph as Contemporary. Art (London: Thames and Hudson, 2020).
Poivert, Michel, La photographie contemporaine (Paris: Flammarion, 2018).
Smith, Olga, Contemporary Photography in France: Between Theory and Practice (Leuven University Press, 2022).

 

 

 

 

Mehmet Ömür kimdir?
Ankara’da tıp fakültesinden mezun oldu. Uludağ Üniversitesi’nde uzmanlığını tamamladı. Paris’te üst uzmanlık eğitimi aldı. 1996 yılında profesör oldu. Paris’teki CE3P
Ecole de l’image’da fotoğraf eğitimi ve diploma alan Ömür, fotoğraflarını ulusal ve uluslararası kişisel ve karma sergilerde sanatseverlerle paylaştı. Fotoğraflarında “göze görünmeyen” görselliklerin peşine düştü. İstanbul ile Paris arasında mekik dokumaya başlayan Ömür, yeni tutkusu iPhone fotoğrafçılığı ve gastor-önoloji konularında yaptığı araştırmalara ağırlık verdi. iPhone fotoğrafçılığı ve sanatı ile ilgili ödüllerin yanı sıra; Photoshop World Congress tarafından verilen Vincent Versace Excellence Photography Ödülü’ne sahiptir.

 

 

Yazının Fotosfer dergisindeki orijinaline ulaşmak isteyenler aşağıdaki linke tıklayabilirler.

 

MehmetOmur

mehmetomur.net/…/2024/06/MehmetOmur-1.pdf

 

https://mehmetomur.net/wp-content/uploads/2024/06/MehmetOmur-1.pdf

 

Arles’dan geriye kalanlar; Öncü Bir Fotoğraf Festivali

 

 

Arles Fotoğraf Festivaline Genel Bakış 

Bu yıl 55. yılını kutlayan Arles Fotoğraf Festivali, diğer adıyla “Les Rencontres d’Arles,” fotoğraf dünyasında köşe taşı niteliğinde bir etkinliktir. Yarın festivalin açılış haftasına Türkiyeden katılan fotoğrafçı arkadaşlarımla gitmeden önce son yıllarda düzenli olarak gittiğim, üç kez de bu konuda Fotoğraf Dergisine yazı hazırladığım bu etkinlik ile geçmişten geriye kalan birkaç düşünce ve anıyı paylaşayım istedim. Esas yazıyı haftaya Arles’dan dönünce yazacağım.  Eski yazıların PDF lerine ulaşmak isteyenler için bu yazının sonuna linklerini koydum. Bu prestijli festival, Provence’taki Arles kasabasını, fotoğrafçılar, küratörler ve meraklılar için canlı bir fotoğraf cennetine dönüştürür. Uzun ömürlü olması ve fotoğrafa olan önemli etkisi ile tanınan festival, fotoğraf sanatının kalıcı gücüne ve evrensel çekiciliğine bir övgü olarak görülmelidir.

Öne Çıkanlar

Süre ve Katılım

Arles Fotoğraf Festivali, dünyanın dört bir yanından gelen ziyaretçileri cezbeden bir dizi etkinlik ve aktivite ile iki ay boyunca Temmuz ve Ağustos aylarında devam eder. Temmuzun ilk haftası açılış haftası olup özel bir öneme sahiptir. Festivalin popülaritesi nedeniyle, Arles ve çevresindeki konaklama yerleri aylar öncesinden dolmakta, bu da birçok katılımcının yakındaki kasabalarda konaklamasını gerektirmektedir. Bu son yıllarda 100.000 leri geçen büyük katılım, bize festivalin küreselliğini ve fotoğraf dünyasındaki önemini göstermektedir.

Etkinlikler ve Aktiviteler

Festival, önde gelen fotoğrafçılar tarafından yönetilen atölye çalışmaları, kitap imza günleri, konferanslar ve sergilerle zengin bir içerik sunar. Susan Meiselas gibi önemli isimler, etkinlikte sıkça yer alır ve çeşitli perspektiflerin ve bakış açılarının sunulmasını sağlar. Ortak sergiler de yaygındır ve çeşitli temalar ve tarzlar üzerine işbirlikçi yenilikler yapılmasını  sağlar.

Önemli Temalar ve Sergiler

Vintage ve Art Brut Fotoğrafçılığı

Festivalin farklı özelliklerinden biri, nadir ve etkileyici koleksiyonları sergileme konusundaki iddiasıdır. Vintage fotoğraflar ve “Art Brut” fotoğrafçılık, daha az bilinen ve marjinal sanatçıların eserlerini öne çıkarır. Bruno Descharme’in koleksiyonu ve Marvin Gaye’in müziğinden esinlenen “What’s Going On” sergisi gibi sergiler, derinlikleri ve tarihi önemi ile öne çıkar.

Kadın Fotoğrafçılar

Festival, kadın fotoğrafçılara önem verir. Helen Lewitt, Susan Meiselas, Diane Arbus ve Abigail Heyman gibi ikonik isimlerin eserleri, sanat dünyasında kadınların tarihsel olarak yeterince temsil edilmediği konusunu  gündeme getirerek sergilenir. Bu durum, sadece onların başarılarını vurgulamakla kalmaz, aynı zamanda yeni gelecek kadın fotoğrafçıların da ufuklarını açar.

Özel Projeler ve Sergiler

Festivalin tematik çeşitliliği, sosyo-politik ortamlar, kişisel kimlikler ve kültürel yansıma konularını işleyen sergilerle daha da zenginleşir. Martin Parr’ın 50 kitaplık seçkisi ve 40 İngiliz evinin iç mekanlarını sergileyen “Home Sweet Home” sergisi, festivalin geniş tematik yelpazesinin ve fotoğraf aracılığıyla insan deneyimlerinin farklı yönlerini gözler önüne serer.

Eğitim ve Ödüller

Eğitim Programları

Eğitim, Arles Fotoğraf Festivali’nin temel taşlarından biridir. Önde gelen fotoğrafçılar tarafından verilen yüksek düzeyde kurslar ve atölye çalışmaları, katılımcılara becerilerini geliştirme ve yeni bakış açıları kazanma fırsatı sunar. Arles Ulusal Fotoğraf Okulu, bu eğitim misyonunda önemli bir rol oynar ve festival sırasında öğrencilerinin eserlerini sergiler.

Ödüller 

Festival, Roederer Ödülü ve Dior Genç Fotoğrafçı Ödülü gibi çeşitli prestijli ödüller aracılığıyla yeni yetenekleri tanıtmayı amaçlamaktadır. Bu ödüller, genç fotoğrafçıların başarılarını vurgulamakla kalmaz, aynı zamanda onlara kariyerlerinde ilerlemeleri için önemli fırsat ve tanınırlık sağlar.

Önemli Sergiler ve Sanatçılar

Öne Çıkan Sergiler

Yıllar boyunca, festival birçok dikkate değer sergiye ev sahipliği yapmıştır. Mohamad Bourouissa’nın retrospektifleri ve Philippe Chancel’in “Datazone” sergisi, beni etkileyen sergiler arasındadır. Libuse Jarcovjakova’nın Sainte Anne Kilisesi’ndeki sergisi de aynı şekilde etkilemiştir..

Özel Konular

Festivalin yüksek profilli sanatçıları çekme yeteneği var, Andy Warhol ve Robert Mapplethorpe gibi ünlü isimlerin sergilerini Arles da görebiliyoruz. Ayrıca, Polaroid tarafından finanse edilen çağdaş sergiler, festivale dinamik ve yenilikçi bir boyut kazandırmaktadır.

Arles Fotoğraf Festivali’nin Dinamikleri

Festivalde etkileyici bir Deneyim Yaşanır; 

Arles Fotoğraf Festivali’ne katılmak, tüm bölgenin fotoğraf sergileri ve aktivitelerle dolu olduğu bir deneyimdir. Arles kasabası ve çevresindeki Provence bölgesi, fotoğrafın odak noktası olduğu canlı ve çekici bir atmosfer yaratır, katılımcıları ve ziyaretçileri büyüler. Port Saint Louis’deki terk edilmiş un fabrikası, Saint Marie de la Mer sahil kasabasının muhteşem plajları, Camargue bölgesinin ıssız manzaraları ve atları fotoğraf açısından bizi çok etkiler, buralarda fotoğraf çekmek daha da çok etkiler.

Festival Dinamikleri

Pandemi gibi zorluklara rağmen, festival yaşamaya devam etmiştir. Örneğin, Festivalin 53. yılında, küresel belirsizliklere rağmen 110.000 ziyaretçi çekerek, fotoğraf festivali olarak etkinliğini kanıtlamıştır. Bu durum bize  festivalin güçlü organizasyon temelini ve sarsılmaz direnç ve cazibesini bize göstermektedir. Organizasyonun arkasında çok büyük bir ekip, bir ordu çalışmakta, hem devletten, hem büyük şirketlerden, hem de katılımcılardan aldığı destekle sarsılmadan varlığını sürdürmektedir.

Dikkate Değer Konular ve Sergiler

Görünür ve Görünmez

“Görünür ve Görünmez” teması, festivalin birçok sergisini yönlendirerek, toplum ve kültürde görülen ve görülmeyen şeylerin bize göstermeyi amaçlamaktadır. Bu tematik odak, çeşitli yorumlara ve sanatsal ifadelere olanak tanımıştır.

Kadın Fotoğrafçılar ve LGBTQ+ Konuları

Festival, kadın fotoğrafçıların eserlerini teşvik etme ve LGBTQ+ konularına dikkat çekme konusunda proaktif olmuştur. 1970’ler ve 1980’lerden 72 kadın sanatçının eserlerini içeren “Avant-garde Feminists” gibi sergiler ve model ve savaş fotoğrafçısı olarak rollerini vurgulayan Lee Miller’ın kişisel sergisi, bu iddiayı öne çıkartır. Susan Meiselas’ın geniş kapsamlı sergisi, ünlü Sandinist gerilla fotoğrafının yokluğuyla dikkat çekse de, festivalin cinsiyet ve temsil üzerine diyaloguna katkıda bulunmuştur.

Fotoğraf Kitap Fuarı

Fotoğraf Kitap Fuarı, Arles Fotoğraf Festivali’nin önemli bir bileşenidir. Dünyanın dört bir yanından binlerce fotoğraf kitabını sergileyen fuar, Fransa Fotoğraf Kitabı organizasyonu tarafından yönetilir ve Capitol ve Saint-Charles Koleji gibi büyük mekanlarda gerçekleştirilir. Onlarca Fransız yayınevi ve çok sayıda uluslararası yayınevinin katılımı, fuarın küresel bir fotoğraf literatürü pazarındaki önemini gösterir.

Ödüller

Festival, LUMA Vakfı’ndan önemli ödüller de dahil olmak üzere fotoğraf kitapları için çeşitli prestijli ödüller dağıtır. Bu ödüller, fotoğraf yayıncılığındaki mükemmelliğe verilmiş ödüllerdir. Festivalin fotoğraf dünyasındaki önde gelen bir etkinlik olarak itibarına katkıda bulunur.

Paralel Etkinlikler ve Eğitim

LUMA Vakfı

LUMA Vakfı Arles‘a geldiğinizde özel mimari yapısıyla dikkatinizi çeker, Arles’ta önemli bir kültürel kurum olup, sergiler ve Dummy Kitap Fuarı düzenler. Vakfın festivale katılımı, çağdaş sanatın fotoğrafla kesişimlerine vurgu yaparak festivale kültürel derinlik katar.

Eğitim Merkezi

Festival, önde gelen fotoğrafçılarla atölye çalışmaları ve portföy incelemeleri sunan özel bir eğitim merkezine sahiptir. Bu eğitim odaklı yaklaşım, katılımcıların sanat formuyla derinlemesine ilgilenmelerini sağlayarak, becerilerini geliştirmelerine ve fotoğraf anlayışlarını genişletmelerine yardımcı olur.

Arles Off

Arles Off, yeni fotoğrafçılara odaklanan paralel bir etkinliktir. Bu girişim, festivalin yaratıcılığı ve innovasyonu teşvik ederek, yeni seslerin fotoğraf dünyasına katılmasını sağlar.

Önemli Sergiler ve Sanatçılar

Çeşitli Temalar

Arles Fotoğraf Festivali, belgesel fotoğrafçılıktan deneysel tekniklere kadar geniş bir  yelpazeyi kapsar. Bu tematik çeşitlilik, değişik ilgi alanına sahip kişilere hitab ederken ve geniş bir sanat anlayışı olduğunu da kanıtlamaktadır.

Dikkate Değer Sergiler

Geçtiğimiz yıllarda Mitch Epstein’ın Hindistan fotoğrafları, Fransız küratör Morad Montazani’nin küratörlüğünde Arash Hanaei’nin “Banlieue Hantolojisi,” siyah kadınları konu alan Frida Orupabo’nun sergisi ve insanlarla çevre arasındaki ilişkiyi gösteren Noemie Goudal’ın “Phoenix” sergisi, festivalin çeşitli ve çekici sergilerinden sadece birkaç örnektir. 

54. Baskı: Küresel Bir Kutlama

Katılım ve Sergiler

Arles Fotoğraf Festivali’nin 54. baskısı, katılımcıların %40’ının Fransa dışından gelmesiyle önemli bir uluslararası katılım gördü. 45 resmi sergi ve ek “Off” galeri gösterileri ile festival, yaklaşık 4.200 eseri sergileyerek 127.000 ziyaretçi çekti ve 1.350.000 sergi ziyareti gerçekleştirdi.

Öne Çıkan İsimler

Gregory Crewdson, Agnès Varda ve Wim Wenders gibi önemli isimler, 54. baskının başarısında önemli rol oynadı. Crewdson’ın sunumları özellikle beğenilirken, Diane Arbus’un doğumunun 100. yıl dönümünü kutlayan kapsamlı sergisi “Constellation-Takımyıldızı,” bir başka büyük olaydı.

Özel Sergiler ve Sanatçılar

Diane Arbus

Diane Arbus’un kapsamlı sergisi, onun eşsiz vizyonunu ve fotoğrafçılık üzerindeki derin etkisini kanıtladı. “Constellation-Takimyıldız” sergisi, onun anısına layık bir sergiydi, çığır açan çalışmalarına derinlemesine bir bakış sundu.

Gregory Crewdson

Modern toplumun paradokslarını betimleyen sinematik fotoğraflarıyla tanınan Gregory Crewdson’ın eserleri, festivalde büyük bir ilgi odağı oldu. Çağdaş yaşamın karmaşıklığını çarpıcı görsel anlatımlarla yakalama yeteneği, sunumlarını öne çıkaran bir özellikti.

Saul Leiter

Saul Leiter’ın “Assemblages” sergisi, renk kullanımı ve samimi kompozisyonlarındaki ustalığını sergiledi. Onun eserleri, ince güzellikleri ve duygusal derinlikleri ile festival katılımcıları arasında derin bir yankı uyandırdı.

Casa Susanna

“Casa Susanna” sergisi, bit pazarında keşfedilen, 20. yüzyıl ortalarına ait ABD’de cross-dressing erkeklerin fotoğraflarını içeriyordu. Bu sergi, cinsiyet ve kimlik üzerine benzersiz bir tarihi perspektif sundu.

Roberto Huarcaya

Kamera kullanılmadan oluşturulan fotogramları ile Roberto Huarcaya, insanlar ve doğa arasındaki ilişkiyi vurguladı. Yenilikçi teknikleri ve düşündürücü konuları ile sergisi, festivalin önemli bir katkısıydı.

Festivalin Sosyal ve Çevresel Katılımı

Arles Fotoğraf Festivali, estetik, teknik, politik ve sosyal gelişmeler için bir laboratuvar işlevi görüyor. Ekolojik ve toplumsal sorunlara odaklanan festival, Lyon’daki Cité Anthropocène gibi kurumlarla işbirliği yaparak, çağdaş sosyal farkındalığa olan bağlılığını vurguyordu.

Ek Etkinlikler

Gece Etkinlikleri

Festivalin gece etkinlikleri, belgesel gösterimleri, performanslar, konserler ve DJ setlerini kapsıyor, dinamik ve festivale özel bir atmosfer sunuyor. Bu etkinlikler, sosyal ve profesyonel ağların genişletilmesi için fırsatlar sunmaktadır.

Ödüller

Luma Rencontres Dummy Kitap Ödülü ve Dior Fotoğrafçılık ve Görsel Sanatlar Ödülü gibi özel ödüller, fotoğrafçılıktaki yeni yeteneklerin önünü açıyor. Bu ödüller, fotoğraf dünyasındaki yeni sesleri tanıma ve yetiştirme konusunda önemli bir rol oynamaktadır.

Genç Fotoğrafçılar İçin Programlar

Festival, genç fotoğrafçılar için atölye çalışmaları ve rehberli turlar gibi programlar da sunmaktadır. Bu girişimler, onların becerilerini geliştirmelerine ve profesyonel fotoğraf dünyasına yer almalarına katkı sağlamak amacıyla tasarlanmıştır.

Sonuç

Arles Fotoğraf Festivali, sadece bir fotoğraf festivalinden daha fazlasıdır; fotoğrafın tüm formlarına ve  formatlarına bir güzellemedir. Zengin tarihi, çeşitli sergileri ve eğitim ve sosyal katılıma olan katkıları ile festival, fotoğrafçılar ve meraklılar için hayati bir platformdur. Dikkate değer sergiler, prestijli ödüller, fotoğraf kitabı sergileri veya dinamik gece etkinlikleri aracılığıyla olsun, festival, fotoğrafçılığın dönüştürücü gücünü vurguluyor. Tüm fotoğraf severlerin yaşamlarında en az bir kez  Arles fotoğraf festivaline, bir de Paris Photo fotoğraf fuarına katılmalarını şiddetle öneririm. Fotoğrafçılığımızı geliştirme açısından, ustaların fotoğraf kitaplarını incelemek, fotoğraf eğitimleri almak, fotoğraf gezilerine katılmak ve  fotoğraf çekmek kadar önemli olduğuna inanıyorum.

 

fd146_MehmetOmur_6sfd164_

5sMehmetÖmür-6 sayfa-170

mehmetomur.net/…6/fd164_MehmetOmur_5s.pd

https://mehmetomur.net/wp-content/uploads/2024/06/fd146_MehmetOmur_6s.pdf

https://mehmetomur.net/wp-content/uploads/2024/06/MehmetOmur-6-sayfa-170.pdf

 

https://mehmetomur.net/wp-content/uploads/2024/06/fd164_MehmetOmur_5s.pdf

Eyvah! Yaşlanıyorum…

Yaşlanmanın Felsefi Boyutu: Zaman ve Bilinç Yolculuğu

Yaşlanma, insan deneyiminin içsel bir parçasıdır; fiziksel değişimlerin, bilgelik birikiminin ve kaçınılmaz olarak ölümlülükle yüzleşmenin işaret ettiği bir süreçtir. Felsefi açıdan bakıldığında, yaşlanma sadece biyolojik bir fenomen değildir; kendilik, varoluş ve dünya hakkındaki anlayışımızı etkileyen derin bir yolculuktur. Bu blog yazısı, yaşlanmanın kimlik, anlam arayışı ve zamanın doğası üzerindeki etkilerini araştırarak yaşlanmanın felsefi boyutlarını ele almaktadır.

Yaşlanmanın Doğası

Keşfimize başlamak için, yaşlanmanın ne anlama geldiğini anlamak önemlidir. Biyolojik olarak, yaşlanma, organizmaların yaşlandıkça fiziksel ve bilişsel işlevlerde kademeli bir düşüşle karakterize edilen süreçtir. Ancak, felsefi perspektiften yaşlanma, sadece fiziksel bozulmanın ötesine geçer. Bilinç ve kendilik farkındalığının dönüşümünü, algılarımızı, değerlerimizi ve dünya ile etkileşimlerimizi şekillendiren bir yolculuğu içerir.

Yaşlanma evrensel bir deneyimdir, ancak aynı zamanda derinlemesine kişisel ve öznel bir süreçtir. Her birey, genetik yapıları, yaşam tarzı tercihleri ve çevresel faktörler tarafından etkilenerek benzersiz bir şekilde yaşlanır. Yaşlanma sürecindeki bu bireysellik, benlik özünün ve zaman içindeki kimlik sürekliliğinin özüne dair felsefi sorgulamaları davet eder.

Kimlik ve Benlik

Yaşlanmayla ilgili merkezi felsefi sorulardan biri, kimliğin doğasıdır. Fiziksel ve zihinsel durumlarımızdaki önemli değişikliklere rağmen, nasıl aynı kişi olarak kalırız? Bu soru, yüzyıllardır filozoflar arasında tartışma konusu olmuştur.

Ünlü filozof John Locke, kişisel kimliğin bilinç sürekliliğine dayandığını savundu. Locke’a göre, kimlik hissi, anılarımız ve kendilik farkındalığımız tarafından yaratılır. Ancak, yaşlandıkça anılarımız solabilir ve bilişsel yetilerimiz azalabilir. Bu, kimliğimizin azaldığı veya değiştiği anlamına mı gelir?

Thomas Reid, Locke’un görüşüne itiraz ederek kimliğin sadece hafızaya bağlı olmadığını öne sürdü. Reid, kişisel kimliğin, bilinçteki değişimlerin ötesine geçen bölünemez ve kalıcı bir yön olduğunu savundu. Bu bakış açısı, yaşamımız boyunca geçirdiğimiz dönüşümlere rağmen aynı kişi olduğumuza dair sezgilerimizle uyumludur.

Yaşlanma bağlamında kimliğin felsefi araştırması, benliği bir anlatı olarak ele alma fikrine de değinir. Filozof Paul Ricoeur, yaşamlarımızı geçmiş, şimdi ve gelecek ile tutarlı anlatılar olarak anladığımızı öne sürdü. Yaşlandıkça, yaşam hikayemizi sürekli olarak yeniden yorumlar, yeni deneyimleri ve bakış açılarını entegre ederiz. Bu anlatısal kimlik, koşullarımız değiştikçe bile bir süreklilik hissi sağlar.

Anlam Arayışı

Yaşlanma, bireyleri genellikle yaşamlarının anlamı ve amacı üzerinde düşünmeye yönlendirir. Yaşamın farklı aşamalarından geçerken, önceliklerimiz ve değerlerimiz değişebilir. Varoluşçu filozoflar, Jean-Paul Sartre ve Albert Camus gibi, kayıtsız veya absürd bir evren karşısında anlam kavramını keşfettiler.

Sartre, “varoluşsal özgürlük” fikrine vurgu yaparak, bireylerin kendi anlam ve değerlerini yaratma özgürlüğüne sahip olduklarını savundu. Bu perspektif, özellikle yaşamın ilerleyen aşamalarında yeni tatmin ve amaç kaynakları arayan yaşlı yetişkinler için önemlidir. Varoluşçulara göre, bu özgürlüğü kucaklamak ve yaşlanmanın ve ölümlülüğün kaçınılmazlığına rağmen yaşamını şekillendirme sorumluluğunu almak zordur.

Camus ise varoluşun absürdlüğü ve insanın anlam arayışıyla mücadele etti. “Sisifos Söyleni” adlı eserinde, Camus, insan varoluşunu, her seferinde tekrarlayan bir şekilde bir kayayı yokuş yukarı yuvarlamaya mahkum edilmiş Sisifos’un anlamsız göreviyle karşılaştırdı. Ancak, Camus, Sisifos’un mutlu hayal edilmesi gerektiğini savundu, çünkü anlam mücadelede bulunur.

Birçok birey için yaşlanma, yaşamlarının anlamını yeniden değerlendirme ve varoluşsal sorularla yüzleşme fırsatı sunar. Bu düşünme dönemi, kendini daha derinlemesine anlama ve yenilenmiş bir amaç duygusuna yol açabilir. Yaşlanmada anlam arayışı, kişisel deneyimler, ilişkiler ve toplumsal bağlamlar tarafından şekillenen dinamik bir süreçtir.

Zamanın Geçişi

Zaman, yaşlanma felsefesinde merkezi bir temadır. Yaşlandıkça zaman algımız değişir ve geçmiş, şimdi ve geleceği nasıl deneyimlediğimizi etkiler. Filozoflar, uzun süredir zamanın doğası ve insan varoluşuyla ilişkisini düşündüler.

Augustinus, “İtiraflar” adlı eserinde zamanın ele avuca sığmaz doğasını düşündü. Geçmişin artık var olmadığını, geleceğin henüz olmadığını ve şimdinin sadece kısa bir an olduğunu belirtti. Zamanın bu paradoksal doğası, yaşlanmayı nasıl deneyimlediğimiz ve yaşamlarımızın sürekliliğini nasıl anladığımız hakkında sorular ortaya çıkarır.

Edmund Husserl ve Martin Heidegger gibi filozoflar tarafından incelenen zaman fenomenolojisi, yaşlanmanın yaşanan deneyimine dair içgörüler sağlar. Husserl, zamanın öznel deneyimini vurgulayarak, zaman algımızın bilinç tarafından şekillendirildiğini öne sürdü. Heidegger ise “Varlık ve Zaman” adlı eserinde “ölüme yönelim” kavramını araştırarak, sonlu varoluşumuzun farkındalığının zaman anlayışımızı ve dünyayla etkileşimimizi nasıl etkilediğini vurguladı.

Yaşlandıkça, zamanla olan ilişkimiz evrim geçirir. Gelecek daha kısa görünebilir ve bu da bizi şimdiki ana odaklanmaya ve kalan anlarımızı değerli kılmaya yönlendirebilir. Bu bakış açısındaki değişim, yaşamın daha fazla takdir edilmesine ve şimdiye daha derinlemesine bir katılım sağlamaya yol açabilir.

Ölümlülük ve Sonluluk

Yaşlanma kaçınılmaz olarak bizi ölümlülüğümüzle yüzleştirir. Ölümün farkındalığı, insan varoluşunun belirleyici bir yönüdür ve değerlerimizi, kararlarımızı ve yaşam felsefelerimizi şekillendirir. Ölümlülüğün düşünülmesi, antik çağdan günümüze birçok filozofun eserlerinde merkezi bir tema olmuştur.

Antik Yunan filozofu Epikuros, ölüm korkusunun irrasyonel olduğunu savundu. Ona göre, ölüm sadece bilincin sona ermesidir ve bu nedenle korkulmamalıdır. Epikuros’a göre, ölümün doğasını anlamak, bizi kaygılardan kurtarabilir ve daha tatmin edici bir yaşam sürmemizi sağlayabilir.

Öte yandan, varoluşçu filozoflar, Heidegger gibi, ölümlülüğün insan varoluşu üzerindeki derin etkisini vurguladılar. Heidegger’in “ölüme yönelim” kavramı, sonlu doğamızın farkındalığının bizi otantik yaşamaya ve anlamlı seçimler yapmaya zorladığını öne sürer. Ölümün kaçınılmazlığı, kendini inceleme ve gerçek tatmin peşinde koşma için bir katalizör görevi görebilir.

Ölümlülükle yüzleşmek, yaşamımızın kalan süresini en iyi şekilde değerlendirmemizi motive ederek birçok yaşlı birey için anlam ve amaç duygusunu artırabilir. Bu varoluşsal yüzleşme, bireyleri kalan zamanlarını en iyi şekilde değerlendirmeye teşvik eder.

Yaşlanma ve Bilgelik

Yaşlanma genellikle bilgelik birikimiyle ilişkilendirilir, çeşitli felsefi geleneklerde saygı duyulan bir kavramdır. Bilgelik, sadece bilgi değildir; yaşamın karmaşıklıklarını anlamak ve yönlendirmek için anlayış ve içgörü uygulama yeteneğidir.

Antik felsefede, bilgelik en yüksek erdem olarak kabul edilirdi. Sokrates, Platon’un diyaloglarında tasvir edildiği üzere, bilgelik olarak cehaletin farkındalığı ve gerçeği arama olarak gördü. Öte yandan, Aristoteles, teorik bilgelik (sophia) ve pratik bilgelik (phronesis) arasında ayrım yaparak, erdemli bir yaşam sürmek için etik ve pratik yargının önemini vurguladı.

Konfüçyüs felsefesi de yaşlıların bilgeliğine değer verir ve onları değerli rehberlik ve ahlaki içgörü kaynakları olarak görür. Konfüçyüs, yaşlılara saygı göstermenin ve onlara hürmet etmenin önemini vurguladı ve onların kültürel ve etik gelenekleri koruma rolünü kabul etti.

Günümüz yaşlanma tartışmalarında, bilgelik genellikle “başarılı yaşlanma” kavramıyla ilişkilendirilir. Psikolojik çalışmalar, yaşlı yetişkinlerin duygusal düzenleme, empati ve çoklu perspektifleri görme yeteneğiyle karakterize edilen benzersiz bir bilgelik türüne sahip olabileceğini öne sürmektedir. Bu bilgelik, yaşamın ilerleyen dönemlerinde refah ve tatmin duygusuna katkıda bulunabilir.

Yaşlanmada bilgeliğin felsefi araştırması, yaşlandıkça bilgeliği nasıl geliştirebileceğimizi ve takdir edebileceğimizi düşünmemizi sağlar. Yaşam deneyimleriyle kazanılan içgörüleri değerlendirmenin ve yaşlı bireylerin topluma katkılarını kabul etmenin önemini vurgular.

Toplumsal Bağlamda Yaşlanma

Yaşlanma deneyimi, sadece kişisel bir yolculuk değil, aynı zamanda toplumsal bir fenomendir. Yaşlanmaya dair anlayışımız, kültürel normlar, toplumsal değerler ve kamu politikaları tarafından şekillendirilir. Yaşlanmanın felsefi araştırması bu nedenle yaşlanmanın gerçekleştiği toplumsal bağlamı da göz önünde bulundurmalıdır.

Yaşlı ayrımcılığı, yani bireylere yaşları nedeniyle yapılan ayrımcılık, birçok toplumda yaygın bir sorundur. Yaş ayrımcılığı, yaşlı yetişkinleri marjinalleştirebilir, fırsatlarını sınırlayabilir ve onurlarını zedeleyebilir. Filozoflar ve etikçiler, yaşlanmaya daha kapsayıcı ve saygılı bir yaklaşımı savunur, bu da yaşamın tüm aşamalarındaki bireylerin doğuştan gelen değerini tanır.

Bakım etiği, Carol Gilligan ve Nel Noddings gibi düşünürler tarafından geliştirilen felsefi bir çerçeve, insan yaşamının ilişkisel ve bağımlı yönlerinin önemini vurgular. Bu perspektif, yaşlanma bağlamında özellikle önemlidir, çünkü farklı nesillerden bireyler arasında şefkatli ve destekleyici ilişkilerin gerekliliğini vurgular.

Ayrıca, yaşlanmada adalet kavramı, yaşam süresi boyunca kaynakların ve fırsatların adil dağılımı hakkında sorular ortaya çıkarır. Martha Nussbaum ve Amartya Sen gibi filozoflar, bireylerin tüm yaşlarda yeteneklerini ve refahını artırmayı amaçlayan bir yetenekler yaklaşımını savunur. Bu yaklaşım, yaşlı yetişkinler için sağlık, eğitim ve sosyal katılımı teşvik eden politikaları çağırır.

Gelecekte Yaşlanma

Geleceğe baktığımızda, yaşlanmanın felsefi araştırması teknolojik gelişmelerin ve değişen demografik yapının etkisini de dikkate almalıdır. Tıp bilimi ve biyoteknolojideki ilerlemeler, insan ömrünü uzatma ve yaşlı yetişkinlerin yaşam kalitesini iyileştirme vaadini taşır. Ancak bu gelişmeler, yaşlanmanın doğası ve uzun ömür arayışı hakkında etik ve felsefi soruları da gündeme getirir.

Transhümanist filozoflar, Nick Bostrom gibi, biyolojik sınırlamaların üstesinden gelmek ve insan yeteneklerini artırmak için teknolojinin kullanılmasını savunurlar. Bu perspektif, yaşlanma ve ölümün kaçınılmaz olmadığı bir geleceği öngörür ve insan durumu hakkındaki geleneksel görüşlere meydan okur. Ancak eleştirmenler, bu tür arayışların doğal yaşlanma sürecinin ve insan sonluluğunun değerini azaltabileceğini öne sürerler.

Teknolojik gelişmelerin yanı sıra, demografik değişimler de yaşlanma manzarasını dönüştürmektedir. Küresel nüfus, benzeri görülmemiş bir hızla yaşlanmakta ve bu da sosyal ve ekonomik yapılar üzerinde önemli etkiler yaratmaktadır. Yaşlanmanın felsefi araştırması bu nedenle, yaşlanan toplumun getirdiği zorluklar ve fırsatlarla yüzleşmeli ve nesiller arası dayanışmayı ve yaşlı yetişkinlerin refahını teşvik eden politikaları savunmalıdır.

Sonuç

Yaşlanmanın felsefi araştırması, zaman ve bilinç yolculuğu boyunca çok yönlü ve derin anlamlı bir deneyimi ortaya koyar. Yaşlanma, sadece biyolojik bir süreç değildir; kimliğimizi, değerlerimizi ve varoluş anlayışımızı şekillendiren derin bir dönüşümdür. Felsefi bir bakış açısıyla, kimliğin doğası, anlam arayışı, zamanın geçişi ve toplumsal bağlamda yaşlanma hakkındaki içgörüler kazanırız.

Yaşlandıkça, kazandığımız bilgeliği, beslediğimiz ilişkileri ve geride bırakacağımız mirası düşünmeye davet ediliriz. Yaşlanmanın felsefi boyutlarını kucaklayarak, yaşlanmanın karmaşıklıklarını amaç, otantiklik ve şefkat duygusuyla yönetebiliriz. Sonuçta, yaşlanma yolculuğu, insan deneyiminin direncini ve zenginliğini kanıtlar ve her geçen anla birlikte devam eden bir yolculuktur.

Last Season

 

 

 

 

 

Son zamanlarda rastladığım bazı parfümleri buraya alıyorum, zaman zaman da almaya devam edeceğim.

 

Parfümün adı; GEÇEN SEZON

Marka; Meo Fusciuni

Parfümör; Giuseppe Imprezzabile

Fiyat; 220€/100 ml

Toprağın Kokusu

Giuseppe Imprezzabile, İsveç’e yaptığı bir yolculuktan güçlü ve yerel bir kokularla dönmüş. Sanki bir eczanedesiniz. Bu parfüm önce , yeşil, likörlü ve baharatlı notalarıyla ile bize hoş geldiniz diyor. Toprağın kokusunu andıran tonlar var. Belki pancar da var? İsveçe hiç gitmemiş olsanız bile sanki İsveç orman veya başka ormanlar da olabilir, kokularını hissediyorsunuz, nemli yosunlarla kaplı bir zemin, deri kokulu hayvan izleri ve ormanın kenarına geldiğinizde kayalara tutunmuş hafif tuzlu yosunların esintisiyle karşılaşırsınız. Son olarak, yanan odunların kalıntıları ortaya çıkıyor; kömür ve kül kokuları havayı ziftli bir bulutla dolduruyor, yavaş yavaş yanan çamların balsam ve reçine kokusunu ortaya çıkıyor. Burnunun ucuyla ve tüm varlığınızla kavradığınız bir doğadasınız.  Kendine has bir duygu uyandıran bir parfüm ile kartşı karşıyayız.

Saint Germaine des Pres’de iki önemli bar-kafe Cafe de Flore ve Les Deux Magots

 

Bazı kafeler vardır ki, edebiyat, felsefe ve sanatın kokusunu taşırlar.
Paris’in 6. bölgesindeki Café de Flore ve Les Deux Magots da bu tür kafelerdendir. İtiraf etmeliyim ki, ben bu barlara olağanüstü bir kahve içmek için değil, barındırdıkları kültürel havayı içime çekmek için sevdiğim arkadaşlarımla gidiyorum. Kapıdan içeri adım atar atmaz, Simone de Beauvoir ve Jean-Paul Sartre’ın felsefi ya da aşk dolu sohbetlerini hayal ediyorum. Guillaume Apollinaire’in burada yazdığı yazıları düşünüyorum. Ya da André Breton ve Louis Aragon’un sürrealist tartışmalarını gözlerimin önüne getiriyorum.
20. yüzyılın Fransız entelektüel çevresinin toplandığı bu iki kafe, “edebiyat kafeleri” unvanını fazlasıyla hak ediyorlar. Saint-Germain Bulvarı’nda yan yanalar ve aralarında uzun süredir süregelen tatlı bir rekabet var sanki. İki barın hikayeleri birbirine benziyor. Yazarlar, ressamlar, filozoflar, sinemacılar, yönetmenler ve aktörler, kırmızı deri koltuklar ve terastaki hasır sandalyelerin üzerinde kimbilir ne saatler geçirmişlerdir. Birbirlerine çok yakın olmalarına rağmen, hangisinin orijinal olduğunu hangisinin diğerinin kopyasını çektiğini doğrusu bulamadım. Çünkü bugün sanki Flore biraz daha tanınmış gibi görünse de, Deux Magots’dan bir sene sonra açılmıştır. Hep düşünmüşümdür Türk turistlerin tercih ettikleri bu iki kafe-bar bugün için Fransız kültürünün canlı mekanları mı, yoksa zengin ama geçmişe ait bir dönemin tanıkları mı? Oturun, bir içecek sipariş edin eğer canınız rakı çektiyse her ne kadar aynı şey olmasa da André Malraux gibi bir soğuk Pernod içerek anın tadını çıkartın.
Saint-Germain-des-Prés’nin Koynunda
1884 tılında Saint-Germain-des-Prés meydanının Montparnasse’a bakan köşesinde, manastırın karşısında, Les Deux Magots adında bir bar açılmıştı. Burası daha önce 1813’te bir alış veriş mağazası imiş. Bir şarap tüccarı burasını satın almış ve lüks eşyalar yerine likörler ve şarapları yerleştirmişti. Adını ise biraz ötedeki sütunun tepesindeki hatta bugün bile hala bardaki müşterileri gözeten “magot” adlı iki heykelcikten almış. Açılışından kısa bir süre sonra, Saint-Germain Bulvarı ile Saint-Benoît Caddesi köşesinde bir rakip belirmiş: Café de Flore. Bu bar da adını, karşı kaldırımda duran çiçek ve bahçe tanrıçası Flora’nın heykelinden almış. Bulvarın karşı tarafında ise Brasserie Lipp var. 1880’den beri edebiyatçılara kucak açan bu önemli tarihi mekan da Saint Germaine’in efsane noktalarından biri.
Saint-Germain-des-Prés’in XVIII. yüzyıldan beri yazarlar, filozoflar, ve ressamları kendine çektiği söylenebilir. Bu sanatçılar arasında Balzac, Sand, Manet, Ingres veya Delacroix sayılabilir. Bugün, Delacroix’nin eski atölyesinde kurulan müzeyi ziyaret edebilirsiniz. Bu bölgenin entellektüel yapısı XX. yüzyılda, Grasset, Gallimard, Le Seuil ve Le Divan gibi önemli kitapçılarının burada açılmasıyla köklenir .
1970’lerde Les Deux Magots entellektüel çevrenin daha da rağbet ettiği mekan haline gelir.
Bu dönemde birkaç sokak ötede Récamier ve Vieux-Colombier tiyatroları kurulur ve Odéon tiyatrosu yeniden yapılandırılır: aktörler, edebiyatçılar, filozoflar, ressamlar ve entelektüeller için 6. bölgede boy göstermek olmazsa olmaza dönüşür.
Verlaine, Rimbaud, Mallarmé, absinthe içerler ve Les Deux Magots’nun ilk müdavimleri olurlar. Cafe de Flore solcu entelektüellerin vazgeçilmez mekanı olur. Guillaume Apollinaire, 1913 civarında buraya yerleşir. Les Soirées de Paris adlı dergi için Flore’da bir yazı yazacağı bir mekan kurar. Burada, dergisinin yazarlarından Philippe Soupault’a genç bir şairi tanıtır. Apollinaire şöyle söyler ” Philippe bu kişi, size şiirlerini okuduğum André Breton” der. Ve ekler “Çok iyi arkadaş olmalısınız.” Soupault, anılarında bu olayı anlatır. Gerçekten de arkadaş olurlar ve Flore’da sürekli buluşurlar. Bu buluşmalar, Fransız edebiyatı ve sanatının iki temel akımının doğmasına yol açar: dadaizm ve sürrealizm.
Ancak bu kafe-barların gerçek başarı hikayesi 1930’larda başlar. 1930 lu yıllara kadar bu civarda Montparnasse bölgesinin ezici bir üstünlüğü vardır. O yıllardan sonra hatta XX. yüzyılın sonuna kadar, Flore ve Les Deux Magots’yu vazgeçilmez mekanları kabul eden çok sayıda önemli isim vardır. Bazılarını sayayım burada Desnos, Picasso, Giacometti, Vilar, Prévert, Vian, Simone Signoret, Ernest Hemingway, Capote ve daha niceleri. Ama bir Jean-Paul Sartre vardır ki hep bu mekanlarla birlikte anılır. Sürrealizmden sonra, Saint-Germain kafeleri Jean Paul Sartre’ın varoluşçuluğunun doğuşuna tanık olurlar: Jean Paul Sartre muhtemelen Flore veya Les Deux Magots’da otururken L’Être et le Néant (1943) adlı eserini ve özellikle ünlü garson bölümünü yazmıştır. 1960’larda sinemanın önemli isimleri de bu kırmızı koltuklarda oturmuşlardır: Carné, Juliette Gréco, Jean-Paul Belmondo, Brigitte Bardot, Alain Delon, Jane Fonda, Jean Seberg. Hatta bazı şarkıcılar da burayı sevmişlerdir: Jacques Brel, Georges Brassens, Serge Gainsbourg…
Bu iki bar-kafe rekabet etmemişler veya tatlı bir rakabet etmişlerdir diyebiliriz . Müşterileri hiç sıkılmadan bir oraya bir buraya gitmişlerdir. Bu iki bar-kafe fiyat konusunda hiç bir yarışa girmemişler güzel bir lonca anlayışı sergilemişlerdir. Apollinaire ve arkadaşları, Sartre-Beauvoir çifti, Prévert’in grubu bir bardan diğerine geçmişlerdir. Bugün de müşteri sayıları birbirlerine çok yakındır çünkü ikisi de hep doludur. Kapı önündeki kuyruk zaman zaman uzar gider. Bazı günler bin beş yüz kadar misafir ağırlarlar! Ancak II. Dünya Savaşı Flore’un kömür sobası nedeniyle Les Deux Magots’dan biraz daha fazla müşteri çektiği bilinmektedir…
Nostaljik bakış açısıyla
20. yüzyılın başlarındaki fotoğraflara bakılırsa, iki mekan da pek değişmemiştir: küçük masalar ve sandalyeler, kırmızı koltuklar, mozaik zemin ve klasik siyah-beyaz kıyafetli garsonlar. Flore’da geniş aynaların altın bordürleri ve duvarlardaki mermer, mekana zarafet katar. Les Deux Magots ise büyük avizeler, yeşil bitkiler ve ağır bordo perdeleriyle süslü bir kız zerafetindedir. Mekan, oraya gelen ünlü kişilerin fotoğraflarını sergileyerek müze havasına bürünmüştür. Amaç, bu ünlü müşterilerin dekorunda kaybolmamızı sağlamak… Tabii ki bu ünlü mekanlarda yeni ünlülerle karşılaşmanız her zaman çok olasıdır. Fransız ve yabancı sanat, edebiyat, politika veya moda dünyasından bazı ünlülerle, fiyatlardan korkmayan birçok turist bu bar-kafelerde bugün birlikte keyif çatmaktadırlar.
Bu iki mekan her yıl iki ödül dağıtır. Bir tanesi umut vaat eden genç yetenekler ödülüdür. Les Deux Magots ödülü, 1933’te Raymond Queneau’ya yakın bazı yazarlar tarafından çok akademik görülen Goncourt ödülüne bir tepki olarak kurulmuştur. Diğer ödül ise 1994’te Frédéric Beigbeder’in Flore ödülüdür. Paris’in kültürel yaşamının bu iki önemli mekanının imajı sinemanın katkısıyla ölümsüzleştirilmiştir: Yeni Dalga’nın büyük yönetmenlerinin – Douchet, Eustache, Rohmer’in kameraları burada çekim yapmıştır.
Yazımı Étienne Daho’nun “Paris, le Flore” şarkısından bir alıntıyla bitireyim. “Paris bunalımdayken bile Saint-Germain ışıldar” der…

Gustave Flaubert; Yaşamı ve sanatı..

Gustave Flaubert: Yaşamı ve Sanatı

Gustave Flaubert, Fransız edebiyatının önde gelen isimlerinden biri olup, en çok başyapıtı Madame Bovary ile tanınır. Yaşamı ve eserleri, modern romanın gelişimi üzerinde derin bir etkiye sahip olmuştur. 1821 yılında Fransa’nın Rouen kentinde doğan Flaubert’in kariyeri, siyasi çalkantılar, toplumsal değişimler ve sanat ve bilimdeki önemli gelişmelerle şekillenen 19. yüzyılın ortalarına kadar uzanır. Bu makale, Flaubert’in hayatını, benzersiz sanatsal vizyonunu ve eserlerini incelemek üzere kaleme alınmıştır.

Erken Yaşam ve Eğitim

Gustave Flaubert, 12 Aralık 1821’de varlıklı bir ailede dünyaya geldi. Babası Achille-Cléophas Flaubert başarılı bir cerrah, annesi Anne Justine Caroline ise varlıklı bir doktor ailesinden geliyordu. Böyle bir ortamda büyüyen Flaubert, hem bilimsel düşüncenin zorluklarına hem de burjuva yaşamının rahatlıklarına maruz kaldı. Bu ikilik, daha sonra edebi eserlerinde, burjuvaziyi eleştirirken neredeyse bilimsel bir kesinlik arayışında olduğu yazım tarzında yansıyacaktı.

Flaubert, çocukken ilk hikayelerini ve oyunlarını yazmaya başlayan bir edebiyat tutkunu olarak öne çıktı. Rouen’deki Lycée Pierre-Corneille’de eğitim gördü ve burada derslerde isteksiz, ancak kitaplara karşı aşırı ilgili bir öğrenci olarak tanındı. Shakespeare, Cervantes ve özellikle Victor Hugo gibi Fransız romantiklerinin eserlerine olan  ilgisi, onun yazım tarzını etkileyecekti.

Dönüm Noktası: Louise Colet ile Tanışma

1840 yılında Flaubert, babasının isteği üzerine hukuk okumak için Paris’e taşındı. 1840’ların Paris’i, entelektüel ve sanatsal faaliyetlerin merkeziydi ve Flaubert kısa sürede genç yazarlar ve düşünürlerden oluşan bir çevreye dahil oldu. Ancak, hukuk eğitimini sık sık kesintiye uğratan hastalık nöbetleri vardı, daha sonra bunu epilepsi olduğu anlaşıldı.

Flaubert’in hayatındaki önemli bir dönüm noktası, 1846 yılında şair ve entelektüel Louise Colet ile tanışmasıydı. Tutkulu mektuplarla belgelenen ve 1854’e kadar süren çalkantılı ilişkileri, Flaubert’e duygusal  ve entelektüel açıdan geliştirdi. Ancak, bu  ilişki aynı zamanda Flaubert’i çok yordu. Bu dönemde Flaubert, hukuk eğitimini bırakıp kendini tamamen edebiyata verme kararı aldı.

Edebi Kariyer: Mükemmellik Arayışı

Flaubert’in sanata çok bağlıydı. “Sanat için sanat” ilkesine inanıyor ve yazımında ayrıntılara titizlikle dikkat ederken mükemmel kelimeyi (“le mot juste”) bulma arayışı içinde kalmayı prensip ediniyordu. Bu zahmetli yaklaşım, genellikle uzun süreli izolasyon ve el yazmaları üzerinde yoğun çalışma anlamına geliyordu.

İlk büyük eseri Madame Bovary, beş yıllık zahmetli bir yazım sürecinin ardından 1857’de yayımlandı. Roman, sıkıcı bir evlilikte sıkışıp kalmış ve romantik hayaller ve zina ile kaçış arayan taşralı bir kadının hikayesini anlatır. Madame Bovary, bize bir taraftan taşra yaşamının gerçekçi bir tablosunu sunarken diğer taraftan  burjuvazinin acımasız eleştirisini gösterir. Ancak, ilk yayınlandığında tartışmalara yol açtı ve müstehcenlik suçlamasıyla mahkemeye verildi. Flaubert beraat etti. Bu dava romanın itibarını artırdı.

Madame Bovary, Flaubert’in olgunluk döneminin başlangıcını işaret eder. Antik Kartaca’da geçen tarihi bir roman olan Salammbô (1862) ve genç bir adamın gerçekleşmemiş hayallerini anlatan yarı otobiyografik roman Duygusal Eğitim(1869) gibi sonraki eserleri, onun nesir ustası olarak itibarını daha da arttırdı. Bu eserlerin her biri bize, Flaubert’in tarihsel ve toplumsal gerçeklerle derin ilgisini ve biçimde mükemmellik arayışını göstermektedir.

Temalar ve Tarz

Flaubert’in eserleri  ironiktir ve romantik idealizme karşı  şüphe duyan bir yapıdadır. Sıklıkla burjuva yaşamının sıradanlığını ve boşluğunu ele alarak, karakterlerinin ikiyüzlülüklerini ve ahlaki zaaflarını gösterir. Tarzı kesinlik gösterir. Karakterlerini hem empatiyle hem de eleştirel olarak görmemizi sağlamaya çalışır

Örneğin, Madame Bovary‘de, Flaubert’in anlatım tekniği, sempati ve eleştiri arasında dikkatli bir denge içerir. Emma Bovary’nin trajik kaderi, gerçekçi olmayan hayalleri ve çevresinin sıradanlığı tarafından yönlendirilen bir kaçınılmazlık duygusuyla tasvir edilir. Flaubert’in serbest dolaylı anlatımı, okuyucuların Emma’nın bilincine girmesine izin verirken, aynı zamanda nesnel bir perspektif korur.

Flaubert’in en kişisel eseri olarak kabul edilen Duygusal Eğitim,  hayal kırıklığı, arzu ile gerçeklik arasındaki boşluğu göstermeye çalışır. Başkahraman Frédéric Moreau, hayatı kaçırılan fırsatlar ve gerçekleşmeyen arzularla dolu pasif bir hayalperest olarak tasvir edilir. Romanı 1848 devrimi sırasında Paris toplumunu ayrıntılı olarak anlatır, ayrıca Flaubert’in keskin gözlem becerisini ve zamanın ruhunu yakalama yeteneğini de gösterir.

Flaubert’in hayatının son dönemlerinde çeşitli mali zorluklar vardır. Le Candidat (1874) adlı oyununun başarısızlığı ve romanı Bouvard et Pécuchet‘nin (1881’de ölümünden sonra yayımlanmıştır) beğenilmemesi, kendisi için önemli darbeler olmuştur. Ayrıca, Fransız-Prusya Savaşı (1870-1871) ve İkinci İmparatorluğun düşüşü onu ciddi bir  hayal kırıklığına uğratmıştır.

Bu aksiliklere rağmen, Flaubert yazmaya devam etti. Bu dönemdeki yazışmaları, edebiyata ve arkadaşlarına olan bağlılığını ortaya koymaktadır. Mektupları, daha sonra yayımlanarak mektup sanatı açısından başyapıtlar olarak kabul edildi ve yazı, toplum ve çağdaşları hakkındaki düşünceleri ölümünden sonra arkasında bıraktığı önemli belgeler olarak kabul edildi.

Üslup konusundaki titiz yaklaşımı ve anlatı biçimindeki özellikler, Guy de Maupassant, Émile Zola ve James Joyce gibi birçok yazarı etkilemiştir. Sanatın özellikleri ve Flaubert’in doğruluk ve güzellik peşinde koşma hassasiyeti , modern edebiyatın  temellerini atmıştır denilebilir.

Gustave Flaubert’in hayatı ve sanatı, insan varoluşunun karmaşıklığını ve sanatsal yaratımın zorluklarını göstermektedir. Titizlikle yazılmış eserleri bize  burjuva yaşamının sıradanlıklarını  ve romantik idealizmin trajik sonuçlarını gösterir. Üslubun mükemmel olması onun için çok önemlidir  ve yeni anlatım teknikleri, edebiyat tarihinde önemli bir iz bırakmıştır. Flaubert’in eserleri zamanına ve kendisinden sonra edebiyat dünyasına büyük katkılar sağlamıştır.

 

Papotin dergisinin Comédie Française ziyareti…

Bu kez yazımı sanat dışı bir konuda yazıyorum. Basın dünyası ile 20 yıl önce tanıştım. Tempo dergisindeki “Şarabi” adlı köşemde yıllarca yazdıktan sonra uzun bir süre Vatan gazetesinin Pazar ekinde yazmaya devam ettim. Mesleğim doktorluk ve kendimi hiçbir zaman gazeteci veya sanatçı olarak görmedim. Sadece sevdiğim konularda popüler yazılar yazmaya ve fotoğraf gibi hoşuma giden konularda sanatsal üretimlerde bulunmaya çalıştım. Bu iki alanda çalışmaktan mutlu oluyorum ve devam ediyorum. Paris yaşantısının bu alanlardaki zenginliği beni teşvik etti ve bu alanlarda yazmaya ve üretmeye yönlendirdiğini itiraf etmeliyim.

Bu sabah çok ilginç bir basın etkinliğine davet edildim ve heyecan verici anlar yaşadım. Louvre Müzesi’nin yanındaki kralın çalışma sarayı olan Palais Royal’in hemen yanında, Colette Meydanı’ndaki Comedie Française’de önemli bir etkinlik vardı. Ancak önce Comedie Française hakkında bazı bilgileri paylaşmak istiyorum.

Comédie-Française, Fransız tiyatrosunun en prestijli ve köklü kurumlarından biridir. 1680 yılında Kral XIV. Louis’nin emriyle Paris’te kurulmuştur ve halen faaliyetlerine devam etmektedir. Genellikle “La Maison de Molière” olarak da anılan Comédie-Française, ünlü Fransız oyun yazarı Molière’in eserlerine büyük önem verir ve onun mirasını yaşatmayı amaçlar.

Comédie-Française, 1680 yılında dönemin iki büyük tiyatro topluluğunun (Hôtel de Bourgogne ve Théâtre Guénégaud) birleşmesiyle kuruldu. Bu birleşme, Fransız kraliyet ailesi tarafından teşvik edildi. 1680’den beri kesintisiz olarak faaliyet gösteren kurum, dünya üzerindeki en eski sürekli çalışan ulusal tiyatro topluluğu olarak bilinir. Tiyatronun ana sahnesi Paris’teki Palais-Royal’de bulunmaktadır. Ayrıca, Paris genelinde çeşitli sahnelerde de oyunlar sergilenir.

Comédie-Française, özellikle Fransız klasik tiyatrosunun eserlerine yer verir. Molière’in eserleri repertuarın merkezinde yer alır. Yabancı yazarlar arasında Shakespeare açık ara öndedir. Bunun yanı sıra, Pierre Corneille ve Jean Racine gibi diğer klasik Fransız oyun yazarlarının eserleri de sıklıkla sahnelenir. Modern ve çağdaş oyunlara da yer verilir, bu sayede tiyatro hem klasik hem de modern eserleri izleyiciyle buluşturur.

Comédie-Française, “Sociétaires” ve “Pensionnaires” adı verilen iki ana oyuncu grubundan oluşur. Sociétaires, topluluğun tam üyesi olup uzun süreli sözleşmelere sahiptirler. Pensionnaires ise daha kısa süreli kontratlarla çalışır ve zamanla Sociétaires olma şansına sahip olabilirler. Tiyatronun yönetimi, bir genel müdür tarafından yürütülür ve Fransa Kültür Bakanlığı’na bağlı olarak faaliyet gösterir.

Comédie-Française, sadece bir tiyatro değil, aynı zamanda bir eğitim kurumu olarak da işlev görür. Genç oyuncular için eğitim programları sunar ve tiyatro sanatının gelişimine katkıda bulunur. Ayrıca, dünya genelindeki turneleriyle Fransız kültürünü ve tiyatrosunu uluslararası alanda tanıtır.

Comédie-Française, Fransız tiyatrosunun kalbi olarak kabul edilir ve dünya tiyatro tarihinde önemli bir yere sahiptir. Klasik ve modern eserleri sahnelemesi, tiyatro eğitimi vermesi ve kültürel mirası koruma misyonuyla öne çıkan bir kurumdur.

Le Papotin dergisi ise 33 yıl önce Antony hastanesinde doğmuş bir gazetedir. Bu hastane, 15-25 yaş arası otistik gençleri kabul eden bir merkezdir. Bugün, Paris bölgesindeki on iki diğer sağlık ve sosyal merkezden gelen üyelerle genişleyen editör kurulu, 14 ila 50 yaş arasında kırk kişiden oluşmaktadır.

Bu gazete, sıra dışı gazeteciler tarafından yazılan veya dikte edilen sıra dışı röportajlar ve makaleler ile tanınmaktadır. 33 yıl içinde Margerin, Mireille Mathieu, Anne Hidalgo, Renaud, Vincent Castel, Jacques Chirac, Barbara gibi pek çok ünlü kişiyle röportaj yapmışlardır.

France 2, Le Papotin gazetesinin ruhunu devam ettiren yeni bir röportaj programı oluşturmuştur. Bu programın adı “Les rencontres du Papotin” olarak bilinmektedir. Her bölümde, ünlü bir kişi ile sansürsüz bir röportaj yapılır ve bu röportajlarda ünlü bir sunucu bulunmaz. Bu buluşmalarda kurallar basittir: “Le Papotin’de her şey söylenebilir, ama her şey de olabilir!”.

İşte bu sabah bu röportajlardan birine şahit oldum. Papotin dergisi editör kurulu, Comedie Française müdürü ve tiyatro oyuncusu Eric Ruth ile muhteşem bir röportaj gerçekleştirdi.

Papotin’in genel yayın yönetmeni Julien Bancilhon ve ekibiyle yapılan bu buluşma, farklı olan bu gazetenin perde arkasını keşfetmemi sağladı. Aykırı gazetecilerden, yani otistik gençlerden oluşan ekip, Eric Ruf’un ifadesini aldı.

Toplantı samimi ve sıcak bir ortamda geçti; herkesin gazeteciliğe olan bağlılığı ve tutkusu hissediliyordu. Julien Bancilhon, Papotin’in kuruluşu ve gelişimi hakkında anekdotlar paylaşarak, toplumun genellikle dışlanmış kesimlerine söz vermenin önemini vurguladı.

Bu sabah France 2’nin “Les rencontres du Papotin” programına Comédie Française’in Direktörü ve tiyatro oyuncusu Éric Ruf misafir oldu. Bu çekim, Comedie Française’in çatı katındaki Louvre’a bakan büyük salonunda gerçekleşti. Misafirler, basın mensupları ve 40 kadar otistik insandan oluşan editör kurulu olarak yaklaşık 100 kişi vardı.

Programda, tiyatrodan sanatsal yönetime, tanınmış bir kültürel kurumu yönetmenin zorlukları ve sevinçlerine kadar birçok ilgi çekici konu ele alındı. Tartışmalar sıra dışı sorularla zenginleşti ve bana göre çok şaşırtıcıydı. Otistik üyelerin soruları beklenmedik, alışılmadık yerlerden geliyordu. Éric Ruf’un babasının Milliyetçi Hareket Partisi ile ilişkisini soran bir genç vardı. Ruf, doktor babasını sevdiğini ama bu politik yaklaşımını tasvip etmediğini dile getirdi. Molière dilinin ne olduğu ve Comedie Française’e nasıl müdür olunduğunu soranlar çıktı. Otistiklerin konuşmakta zorluk çekmelerine rağmen ne kadar akıllı olduklarını bir kez daha anladım. Bir otistik ise hiç konuşamıyor ve sorularını kelime bankasından seçtiği kelimelerle soruyordu.

Önümde oturan üyenin sürekli saatini sallaması ve arada sırada sağdan soldan küçük çığlıkların gelmesi de ortamdaki olağan dışı durumu gözler önüne seriyordu.

Bugün benim için gazeteciliğe ve tiyatro kültürü dünyasına önemli bir bakış oldu. Yeni bakış açıları ve sanatsal ifadenin ve çeşitliliğin önemi üzerine derin düşüncelere dalmama neden oldu. Gazeteciliğin çok ilginç ve heyecan verici bir alan olduğunu yeniden farkına varmamı sağladı.

Buraya ilgilenenler için Papotin dergisinin ve Comedie Française’in bağlantılarını koyayım, birkaç tane de çektiğim fotoğrafı ekleyeyim

https://www.papotin.site/

https://www.comedie-francaise.fr/#

 

.IMG_9522

Amerikalı Renk Ustası Kelly Ellsworth..

Amerikalı Renk Ustası Kelly Ellsworth

Kelly Ellsworth resim sergisi Paris’te Louis Vuitton Vakfı Müzesinde 4 Mayıs 2024 tarihinde açıldı. Matisse Kırmızı Atölye sergisi ile karşılaştırmalı geziliyor ki bu da yine müzeye çok yakışan bir küratörlük marifeti. Aynı şeyi Jane Mitchell ve Monet ilişkisini kurarak 3 yıl önce yapmışlardı.

Sergi ile ilgili fotoğrafları yazının sonunda bulacaksınız.

Resim sanatında renk konusuna büyük önem veren ressamlar vardır. Bu ressamlar, renk kullanımıyla sanat tarihinde önemli bir yer edinmişlerdir. İşte bunlardan bazıları:

  • Vincent van Gogh: Van Gogh, canlı ve cesur renk kullanımıyla tanınır. “Yıldızlı Gece” ve “Ayçiçekleri” gibi eserlerinde güçlü renk paletleri kullanmıştır.
  • Claude Monet: İzlenimci ressam Monet, doğanın renklerini ve ışığın değişen etkilerini ustalıkla yansıtır. “Nilüferler” serisi bu ustalığının güzel bir örneğidir.
  • Henri Matisse: Parlak ve canlı renklerin öncüsü olan Matisse, “Dans” ve “Kırmızı Oda” gibi eserlerinde renklerin duygusal etkisini araştırmıştır.
  • Wassily Kandinsky: Soyut sanatın öncülerinden olan Kandinsky, renklerin ruhsal ve duygusal etkilerini araştırmıştır.
  • Mark Rothko: Büyük renk blokları kullanarak izleyicilere derin duygusal deneyimler yaşatmayı hedeflemiştir.
  • Paul Gauguin: Özellikle Tahiti döneminde güçlü ve doygun renkler kullanmıştır. “Tahiti’de Kadınlar” gibi eserlerinde tropikal renklerin zenginliğini yansıtır.
  • Pablo Picasso: Kariyerinde farklı dönemlerinde renklerle oynamış, özellikle “Mavi Dönem” ve “Pembe Dönem” gibi evrelerinde belirli renk paletlerini yoğun bir şekilde kullanmıştır.

Renk teorisi, renklerin doğasını, etkileşimlerini ve insan algısını inceleyen bir disiplindir. Bu alanda önemli katkılarda bulunmuş teorisyenler de vardır:

  • Isaac Newton: Prizmayı kullanarak beyaz ışığın renklerine ayrıldığını göstermiştir.
  • Johann Wolfgang von Goethe: “Renk Teorisi” adlı eserinde renk algısının psikolojik yönlerini incelemiştir.
  • Albert Munsell: Renkleri ton, değer ve doygunluk olarak sınıflandıran bir sistem geliştirmiştir.
  • Wilhelm Ostwald: Renkleri bir piramit şeklinde organize eden bir sistem geliştirmiştir.

Bu teorisyenler, renklerin bilimsel ve sanatsal yönlerini anlamamıza büyük katkılarda bulunmuşlardır. Her biri, renk teorisinin farklı bir yönüne odaklanmış ve renklerin nasıl algılandığı, kullanıldığı ve düzenlendiği konularında önemli eserler ortaya koymuştur.

Kelly Ellsworth de bu büyük isimlerin arasında yer alıyor. Louis Vuitton Vakfı’nda düzenlenen retrospektif sergisinde, 1949 ile 2015 yılları arasında yaptığı yüzün üzerinde resim, heykel, çizim, fotoğraf ve kolajı sergileniyor. Kelly, Jasper Johns ve Josef Albers gibi önemli renk teorisyenlerinden etkilenmiştir.

Kelly Ellsworth gibi renk teorisi ve renk kullanımı konusunda uzman olan diğer sanatçılar ve teorisyenler arasında birkaç öne çıkan isim bulunmaktadır:

  1. Josef Albers: Albers, renk teorisi üzerine yaptığı çalışmalarla bilinir ve “Interaction of Color” adlı kitabı renk eğitimi konusunda klasik bir referans olarak kabul edilir. Bauhaus ve Black Mountain College’da öğretim üyeliği yapmıştır. Renklerin birbirleriyle olan ilişkilerini ve etkileşimlerini incelemiştir.
  2. Johannes Itten: Itten, Bauhaus okulunun önemli figürlerinden biridir ve renk teorisi üzerine yaptığı çalışmalarıyla tanınır. “The Art of Color” adlı kitabı, renk teorisi ve pratikleri üzerine temel bir eserdir. Bauhaus okulunda dersler vermiştir.
  1. Bridget Riley: Riley, Op Art akımının önde gelen isimlerindendir ve optik illüzyonlar yaratmak için renkleri ustalıkla kullanır. Renklerin görsel algı üzerindeki etkilerini araştıran eserleriyle bilinir.
  2. Leatrice Eiseman: Pantone Renk Enstitüsü’nün yöneticisi olan Eiseman, renk psikolojisi ve trend tahminleri konusunda uzmandır. Renklerin pazarlama ve tüketici davranışları üzerindeki etkileri üzerine araştırmalar yapar.

Bu isimler, renk teorisi ve sanatı üzerine yaptıkları çalışmalarla Kely Ellsworth ile benzer bir derinliğe ve etkiye sahiptirler. Her biri, renklerin gücünü ve potansiyelini keşfetmiş ve bu bilgiyi sanat veya tasarım alanında kullanarak önemli katkılarda bulunmuştur.

Piet Mondrian ve Paul Klee de renk teorisi ve sanat konusundaki katkılarıyla bu listeye eklenebilir. Her iki sanatçı da renklerin kullanımı ve teorisi konusunda önemli çalışmalara imza atmışlardır:

  1. Piet Mondrian: Mondrian, Neoplastisizm akımının öncüsü olarak bilinir. Sanatında yatay ve dikey çizgiler ile birincil renkleri (kırmızı, mavi, sarı) kullanarak sadeleştirilmiş kompozisyonlar yaratmıştır. Onun çalışmaları, renklerin ve biçimlerin mutlak uyumunu arayan bir estetik anlayışın ifadesidir. Mondrian’ın renk kullanımı ve soyutlama yaklaşımı, modern sanatın önemli dönüm noktalarından biridir.
  2. Paul Klee: Klee, Bauhaus okulunda öğretmenlik yapmış ve renk teorisi üzerine önemli dersler vermiştir. Renklerin duygusal ve psikolojik etkilerini araştıran Klee, eserlerinde renklerin incelikli ve yaratıcı kullanımıyla dikkat çeker. “Pedagogical Sketchbook” ve “On Modern Art” adlı yazıları, renk teorisi ve sanatın diğer prensipleri üzerine derinlemesine düşüncelerini içerir.

Bu sanatçılar, renklerin sanatsal ifade ve teorik anlamda nasıl kullanılabileceğini araştırarak, modern sanatın gelişimine önemli katkılarda bulunmuşlardır. Hem Mondrian hem de Klee, renklerin ve formların sanatsal ifade üzerindeki etkilerini derinlemesine inceleyerek, sanat tarihinde kalıcı izler bırakmışlardır.

Jasper Johns da renk kullanımı ve teorisi konusundaki katkılarıyla dikkate değer diğer bir sanatçıdır. Onun çalışmaları da Kely Ellsworth, Josef Albers, Johannes Itten gibi isimlerle birlikte değerlendirilebilir. Jasper Johns, özellikle modern ve çağdaş sanat dünyasında önemli bir figürdür. İşte onun renk teorisi ve sanata katkıları hakkında bazı noktalar ise şöyle sıralanabilir:

  • İkonik Kullanım: Johns’un eserlerinde Amerikan bayrağı, hedefler, haritalar gibi ikonik semboller ve nesneler sıkça yer alır. Jasper Johns bu nesneler aracılığıyla renkleri ve formu sorgular, sorgulatır.
  • Renk ve Anlam: Johns’un çalışmaları, renklerin sadece görsel bir öğe değil, aynı zamanda sembolik ve anlam yüklü olduğunu gösterir. Özellikle Amerikan bayrağını kullandığı eserlerinde, renklerin sembolik anlamlarını ve izleyiciler üzerindeki etkilerini araştırır.
  • Enkaustik Teknik: Johns, boya ve balmumunu karıştırarak oluşturduğu enkaustik tekniğini kullanır. Bu teknik, renklerin yüzeyde nasıl göründüğünü ve bize renklerin neler hissettirildiğini anlamamızı sağlamaya çalışır.
  • Postmodern Yaklaşım: Johns’un renk kullanımı, postmodern sanatın tüm özelliklerini taşır. Geleneksel renk teorilerini sorgulatan ve dönüştüren bir yaklaşımla, renklerin algılanışını ve kullanımını yeniden yorumlar.

Jasper Johns’un renk kullanımı ve sanat anlayışı, onu çağdaş sanat dünyasında önemli bir yere yerleştirir. Renklerin sembolik ve psikolojik anlamlarını araştırarak, izleyicilere farklı bir bakış açısı sunar. Bu nedenle, onu renk teorisi ve kullanımına katkıda bulunan önemli sanatçılar arasında saymaktayız.

Ellsworth Kelly ‘ye geri dönelim, kendisinin mimari ve doğadan ilham alarak XX. yüzyılın ikinci yarısında soyutlamayı yeniden tanımladığı söyleyabiliriz. Fransa’da geçirdiği yıllar, eserleri için temel bir dönem olmuştur. Fransa’da geçirdiği süre boyunca, kendine özgü soyut dilini geliştirmiş ve 1954’te ABD’ye dönerek eserlerini bu tarzda üretmeye devam etmiştir. Kelly’nin eserleri, minimalist sanatın gelişimi bağlamında algılanmakla birlikte, onun formlar ve renkler arasındaki uyum sağlama çabaları onu bu akımdan ayrılır.

Kelly Ellsworth’un Önemli Eserleri ve Katkıları:

  • Yellow Curve (1990): Bu eser, resmin duvarda değil, yerde durduğu ve formunun yarattığı etkiyi artırdığı bir çalışmadır.
  • Fotoğraflar ve Bitki Çizimleri: Kelly’nin fotoğrafları ve bitki çizimleri, onun dünyayı nasıl gördüğünü ve doğadaki şekillere karşı olan hayranlığını yansıtır.
  • Kartpostallar: Kelly, kartpostalları kolaj için zemin olarak kullanmış ve bu çalışmaları yaratıcı sürecinin bir parçası olarak görmüştür.

Ellsworth Kelly’nin sanatı, renklerin ve formların sanatsal ifade üzerindeki etkilerini derinlemesine inceleyerek, çağdaş sanatın gelişimine önemli katkılarda bulunmuştur. Onun eserleri, renklerin gücünü ve potansiyelini keşfederek sanat dünyasında kalıcı bir etki bırakmıştır.

Ellsworth Kelly’nin Sanat Hayatı ve Katkıları

Fransa Yılları (1948-1954): Ellsworth Kelly, Boston Güzel Sanatlar Okulu’ndan mezun olduktan sonra 1948’de Paris’te yaşamaya başladı. Fransa’da geçirdiği altı yıl, eserleri için çok önemli bir dönem oldu. Kelly, doğrudan çevresindeki görsel ortamdan ilham alarak, soyut dışavurumculuktan bağımsız bir tarz geliştirdi. Bu dönemde Jean Arp, Constantin Brancusi, Alexander Calder ve Georges Vantongerloo gibi isimlerle tanıştı. Kelly’nin çalışmaları, hem gerçek dünyadan alınan formların kökeniyle hem de eserlerinin çift anlamlılığıyla öne çıktı.

Transatlantik (1952-1956): Fransa’da, Kelly ilk monokrom eserini Monet’nin Giverny’deki atölyesi ve bahçesini ziyaretinden ilham alarak gerçekleştirdi. Ülkenin güneyinde başarılı renk denemelerini yaptı. ABD’ye döndüğünde, bu canlı renk paletini ve özgün formları eserlerine yansıttı. Ancak, eserleri ABD’de hakim olan soyut dışavurumculuk akımıyla uyumsuzdu. 

Öz ve Duyarlılık: 1954’te ABD’ye döndüğünde Kelly, formlarını özüne indirgerken paletini de sınırlamıştır. Geniş bir repertuardan yararlanarak, resimden heykele kolayca geçiş yapan kompozisyonlar üretti. 1960’ların ortalarına doğru, Kelly’nin eserleri minimalist sanatın gelişimi bağlamında algılandı. Ancak, formlar ve renkler arasındaki uyum sayesinde minimalist akımdan ayrıldı.

Mimari ve Mekân: Kelly’nin eserlerinde mimari unsurlar önemli bir yer tutar. Onun için görme deneyimi, resmin yüzeyi ile göz arasındaki mekânda gerçekleşir. Mimari, eserlerinin ölçeğini belirler. 1950’li yıllardan itibaren Kelly, geleneksel tablo formatının ötesine geçmek istemiştir. “Duvar, üzerine bir şekil yerleştirdiği zemin olarak eserinin bir bileşenidir,” der Kelly. Örneğin, Color Panels for a Large Wall II (1978) adlı poliptiği, National Gallery of Art’ın avlusunda görülebilir.

Fotoğraflar: Kelly, 1950’lerin başında fotoğraf çekmeye başladı. “Fotoğraf benim için şeyleri başka bir açıdan görmenin bir yolu,” derdi. Fotoğrafları, onun dünyaya nasıl baktığını göstermektedir. Hiçbir resmi veya heykeli belirli bir fotoğrafla ilişkilendirilemez, ancak bu görüntüler onun vizyonunu gösterir.

Bitki Çizimleri: Ellsworth Kelly’nin doğanın formlarına olan hayranlığı, hayatı boyunca yaptığı sayısız bitki çizimlerinde görülür. Bu çizimler, sanatçı eline olan inancını gösterdiği çalışmalarıdır. Kelly, 1949’dan itibaren fırça darbelerinin izlerini ortadan kaldırmıştır.

Kartpostallar: Kelly, Fransa’da yaşarken kartpostalları kolajlar için zemin olarak kullanmaya başlamıştır. Bu eserlerinde, soyutlama ve figürasyon arasındaki sınırı kaldırarmaya çalışmıştır. Eserleri, mizah ve gizemi iç içe göstermeyi amaçlamaktadır. Kelly’nin kartpostalları, onun yaratıcı yönünü gösterir.

21. Yüzyıl: Yarım asırdan fazla bir süre boyunca, Kelly şekiller ve renkler üzerine bir söz dağarcığı geliştirmiş ve bu dili incelemiştir. Kelly, “Bence hepimizin sanattan beklediği şey, bir durağanlık hissi, günlük hayatın kaosuna bir karşı koyuştur,” derdi. Onun sanatı, dünyanın karmaşıklığını sabitlemeye çalışırken, akışın gerçekliğini ve sanatın açık, tamamlanmamış bir durum olarak kalmasını hedefler.

Louis Vuitton Vakfı ve Oditoryumu: Kelly, Louis Vuitton Vakfı’nın oditoryumu için yaptığı son eserlerinden biriyle mekânın tüm görsel verilerini dikkate alarak tam bir sanat eseri yaratmıştır. Oditoryuma girildiğinde, izleyici Spectrum VIII’i, sahne arkasını oluşturan ve sarı renk skalasında 12 birleşik paneli görür. Paneller, salonun mimari özelliklerini belirlerken, renklerin ve formların uyumu izleyiciye hoş bir deneyim sunar.

Ellsworth Kelly’nin Mirası: Ellsworth Kelly’nin sanatı, renklerin ve formların gücünü ve potansiyelini bize gösterirken modern sanat dünyasında önemli bir etki bırakmıştır. Eserleri, renklerin sembolik ve duygusal anlamlarını araştırarak, izleyicilere farklı dünyalara götürür. Kelly, Renk teorisi ve sanata katkıda bulunan çok önemli bir sanatçıdır.

Bu sergi, Kelly’nin yüzüncü doğum yılı kapsamında, onun renk ve form üzerindeki ustalığını kutlamak için düzenlenmiştir. Sanatçının eserleri, modern sanat dünyasında önemli bir yer tutar. Matisse’in Kırmızı Atölye adlı sergiyle karşılaştırmalı gezilebilen bu renk dehası Kelly Ellsworth sergisi insanda farklı bir enerji yaratıyor Paris’e yolunuz düşerse ve resim seviyorsanız mutlaka gezin deriz.

 

Politik mesele mi? Olimpik mesele mi?

Politik veya Olimpik Meseleler

PALAIS DE LA PORTE DOREE müzesinde sergi var.

26.04 – 08.09.2024 tarihlkeri arasında.

26 Nisan’dan 8 Eylül’e kadar Palais de la Porte Dorée’de “Olimpizm: Dünya Tarihinden Bir Kesit” isimli sergi düzenlenmektedir. Bu sergi, kültürel olimpiyat etiketi alarak, jeopolitik, sosyal, göçmen sorunları ve çevresel konular üzerinden 130 yıl süren olimpiyatları ele almaktadır.

Şu anda silahların çınladığı, sıcaklıkların yükseldiği, eşitsizliklerin arttığı bir zamanda olimpizm neredeyse sarsılmış, hatta anlamsız gibi görünmektedir. Ancak, Olimpik ve Paralimpik Oyunlar, bir çağı, ilerlemeleri ve gerilemeleri, mücadeleleri ve zaferleri, sevinçleri ve acıları değerlendirmek için harika bir yöntemdir. Spor, dikkat çeker ve bu sadece Olimpiyat Oyunları için geçerli değildir. Bakın Fenertbahçe Galatasaray derbisinde Türkiyenin haline anlarsınız. Dünya Kupası futbolu  neredeyse bir olimpiyat kadar etkili olan diğer etkinliklerde ve spor dünyasının dışındaki olaylarla birebir  paralellikler gösyterir.

 

1978 Dünya Kupası’nı hatırlayın, Arjantin askeri cuntasının kontrolünde yapılmıştır.  2022’deki Katar’da işçiler ve çevre için ölümcül koşullar söz konusuyken yapılmıştır. 1995 Rugby Dünya Kupası’nda Güney Afrika’nın zaferi gözlerimizin önündedir. Sanki gökkuşağında bir ulusunun mitik doğuşu söz konusudur.

Ancak, günümüzde Olimpiyat Oyunları’nı ayrı kılan şey, spor çeşitliliğidir. Katılan ülkelerin çoğulculuğu ve aynı anda kadın ve erkek yarışmalarının da düzenlenmesidir. Artık ev sahibi ülkenin seçimi değil kanlı olaylar daha  önemli hale gelmiştir. Böylece 130 yıl boyunca önemli olaylar yaşandı başlığı altında  ‘Olimpizm: Dünya Tarihinden Bir Hikaye’ sergisi çok başarılı. Bu sergide herkes kendisi  için bir şey bulabiliyor. Nasıl mı? Altı büyük döneme ayrılmış kronolojik bir yolculukla, iptal edilenler de dahil tüm olimpiyatlar mercek altına alınıyor. Hiçbir tabuyu es geçmeyen bir sergi bu. Çok büyük bir  şeffaflık söz konusu  ve eğitici olan bir sergi.

Öncelikle, 1896 Atina Oyunları’nda kadınların olmadığı ve yalnızca 14 ulustan (11’i Avrupa, 2’si Amerika ve 1’i Okyanusya’dan) sporcuların katıldığı dönemden, 2024 Paris’te 206 ulus ve cinsiyet eşitliği sağlanacak şekilde evrildiğimizi hatırlatan rakamlar var. Tarih ve spor tutkunları, Carl Lewis’in ayakkabılarını, Coubertin’in bir el yazmasını,  600 nesne, fotoğraf, film ve çeşitli belgeler arasında yer alan koleksiyoner afişlerini görmek mümkün.

Olimpiyat tarihini şekillendiren sporcuları anmadan geçmek olmazdı. Her olimpiyat için, başarıları veya varlıklarıyla akıllarda yer edinen bir veya bir kaç atlet öne çıkarılıyor. Böylece, 1908 Londra Oyunları’nda Amerika Birleşik Devletleri’ni uluslararası arenada temsil eden ilk siyahi sporcu olan John Taylor’ı ve 1960 Roma maratonunu çıplak ayakla kazanan, ancak özellikle Benito Mussolini’nin Etiyopya’ya savaş ilan ettiği yerde finiş çizgisini geçen Etiyopyalı Abebe Bikila’yı keşfediyoruz… Sanki koloniyal dünyaya karşı bir intikam alınıyor. Elbette, Jesse Owens, Alain Mimoun, Nadia Comăneci veya Usain Bolt gibi daha tanınmış figürler de öne çıkarılıyor.

Tüm bu atletler, gözlerimizin önünde akıp giden çeşitli tarihi olaylar arasında köprüler kurarak farklı olimpiyatları bağlamsallaştırıyor. Bu küçük olimpiyat hikayeleri arasında, sosyal mücadeleler, jeopolitik çatışmaların gölgesindeki spor karşılaşmaları, terör saldırıları, boykotlar ve inşası ve bakımı pahalıya mal olan olimpiyat şehirlerinin yaşadıkları da yer alıyor.

Son olarak, 1931 Uluslararası Koloniyal Sergisi dolayısıyla inşa edilen Palais de la Porte Dorée’de böyle bir sergi düzenlemek başlı başına bir sembol. Göçmenlik üzerine farklı bir bakış açısı sunmanın ötesinde başka ülkeler adına madalya kazanan ve bu ülkelerin, özellikle de Fransa’nın parlamasını sağlayan büyük göçmen figürlerini hatırlamanın bir yolunu bulmuş olarak bu sergi karşımızda duruyor..

Sergi, yarının Olimpiyat Oyunları neler olacak? sorusuyla sona eriyor. Çevresel, sağlık, diplomatik zorluklar ve sürekli ‘daha fazlasını’ isteme ihtiyacı göz önünde bulundurulduğunda pek çok fikir var ve bir çoğu karamsarlar. Ama bir şey kesin, olimpiyat her zaman dünya tarihini, iyi ve kötü yanlarıyla yansıtacaktır.

Böylece bu yazıyı bitirmek istemiyorum. Bu bağlamda paris Darphane müzesinde de Olimpiyat madaylaraı ile ilgili bir sergi var başlamışken onu da yazayım. Plimpiyatlarda verilen ilk madalyonlar paris darphanesinde basılmış.

Konuya şöyle girelim; Pariste  bu Olimpiyatlar ilk kez düzenlenmiyor. Yüz yıl önce de düzenlendi. Daphane müzesi bunu fırsat bilmiş. “Altın, Gümüş, Bronz: Olimpiyat Madalyasının Hikayesi” sergisi, madalyayı, aynı zamanda onula bağlamlandıran nesneler, resimler ve arşivler aracılığıyla anlatılıyor. zafer ve ödül anını, Sergi antik Çağ’dan günümüze kadar olan süreci gösteriyor.

Madalyalar, o zamanlar Olimpiyatların, sporun, sanatların ve dünya tarihinin tanıklarıdır.

Sporun kendisi nadiren olimpiyat madalyalarında temsil edilir, bunun yerine  alegori ve semboller öne çıkar. Konuyu biraz açalım. daphaneden para yerine ödünç aldığım bazı  biligileri, malumat-ı furuş demeyin lütfen sizinle paylaşayım.

Podyum Ne Zaman Ortaya Çıktı?

Podyum, 1932 yılında  Kış ve Yaz Oyunları’nda (Lake Placid ve Los Angeles) ortaya çıktı; kazanan en yüksek basamağa, ikinci sağında ve üçüncü solunda olacak şekilde çıktı. O zamandan beri podyum, Olimpiyat ritüelinin ayrılmaz bir parçası haline geldi.

1968 Grenoble Kış Oyunları Madalyasını Bir Grafik Tasarımcısının Yarattığını Biliyor muydunuz?

Fransız grafik tasarımcı ve sanatçı Roger Excoffon tarafından yaratıldı.  Oyunlar ve hızı temsil eden çizgilerle, sanatçı, dönemin popüler “Op Sanatı” hareketiyle uyumlu modern bir görünüm el de etti ve madalyanın üzerine yerleşitrdi. Roger Excoffon’un tasarımının Paris Darphanesi tarafından metale aktarılması eleştirmenler tarafından oy birliğiyle ve övgüyle karşılandı.

Madalyalar Sadece Metal Değil mi?

1992 Albertville Kış Oyunları sırasında, madalyalar için Organizasyon Komitesi tarafından Lalique şirketine başvuruldu. Oyunlar tarihinde ilk kez, kazanan madalyası sadece metalden yapılmadı, kristalden  tasarlanacaktır. Bu madalyalar, kurucusunun torunu Marie-Claude Lalique (1935-2003) tarafından tasarlanmış ve Alsace, Wingen-sur-Moder’deki Lalique atölyelerinde üretilmiştir. Madalyalar, kış oyunlarının yapıldığı kar ve buz ortamını çağrıştırmaktadır.

“Trionfo” Madalya Modeli En Son Ne Zaman Kullanıldı?

1997’de Atina’nın XXVII Olimpiyat Oyunları’na ev sahipliği yaparak, Yunanistan antik Olimpiyat Oyunları’nın beşiği olduğunu dünyaya hatırlatma fırsatı buldu. Ülke, aynı zamanda 1896’da modern çağın ilk Oyunları’na da ev sahipliği yapmıştı ve bu çifte miras, kazananların madalyalarında daha çok belirginleşti. Bu, Atina 2004 Oyunları’ndaki madalyalarda gerçekleşir ve Niké (Zafer Tanrıçası) tasviri, Yunan sanatçı Elena Votsi (d. 1964) tarafından metale aktarıldı. Bu motif, 2024 Paris Oyunları madalyalarının ön yüzünde de mevcuttur.

2024 Madalyalarının Gerçek Yıldızı Demir mi?

1900’de Paris’te düzenlenen II Olimpiyat Oyunları’ndan bu yana, altın, gümüş ve bronz ile  ilk üç sıradaki atletler ödüllendirlir. 2024 XXXIII üncü Olimpiyat Oyunları’nda da aynı şekilde devam eder. Ancak, bir başka metal, Paris 2024 Olimpiyat ve Paralimpik Oyunları madalyalarına eklenmiştir: Demir! 1889’da inşa edilen ve restorasyonu sırasında sökülen Eiffel Kulesi’nin orijinal parçalarından elde edilen “puddle” demir, madalyaların arka yüzünde altıgen şeklinde yer alıyor. Ödülü kazanırsanız göredeksiniz. Ödülü kazanmasanız da da göreceksiniz ama sanal olarak. Zafer kazanan atlet olimpiyat olsun paralimpik olsun, bir parça Fransız Eyfel kulaesinden kalan demirden mirası olarak yanında götürme şansını veriyor. Ne muhteşem bir duygu. Düşünsenize evinizin duvarında eyfel kulesinin bir parçası var.

 

DISK ATMA SPORUNUN UZUN ZAMAN YUNANİSTAN’IN SPOR İDEALİNİ TEMSİL ETTİĞİNİ BİLİYOR MUYDUNUZ?

Diskobol heykeli, disk atma sporunu temsil eder ve M.Ö. 5. yüzyılda (M.Ö. 450-50) Atinalı heykeltıraş Myron’a atfedilir. Bu figür sanki  Yunanistan’ın Olimpiyatlarla ilgili aklımızdaki imgesidir. Hareketin mükemmelliği, kendini aşma durumu söz konusudur.  19. yüzyıl, madalyanın altın çağlıdır diye buraya eklemeden edemeyeceğim.

Fransız sporunu desteklemekiçin 1940 Paris Darphanesi harekete geçer.

TARİHTEKİ İLK OLİMPİYAT MADALYASININ PARİS DARPHANESİ TARAFINDAN YAPILDIĞINI BİLİYOR MUYDUNUZ?

Antik Olimpiyat Oyunları’nda hiç madalya dağıtılmamıştır.

Oyunların yeniden canlanmasıyla, birinci ve ikinci olanlara gümüş ve bronz madalya verilmeye başlanmıştır. Tarihdeki ilk Olimpiyat madalyası, Fransız Jules-Clément Chaplain (1839-1909) tarafından tasarlanmış ve 1896 Atina Oyunları için Paris Darphanesi’nde basılmıştır!

BİR OLİMPİYATTA BEŞ ALTIN MADALYA KAZANAN ATLET KİMDİR?

Fin koşucusu Paavo Nurmi (1897-1973), 1924 Paris Oyunları’nda üst üste beş olimpiyat madalyasıı kazanmıştır (üç bireysel ve iki takım). Spor basını ona “Uçan Finlandıyalı”, “Koşu Makinesi” ve “Kronometreli Adam” lakaplarını takmıştır.

Hala kendi ülkesinde bir kahraman olarak anılmaktadır. Paris’te basılan Nurmi’nin madalyaları madalyalar arasında efsane yerini korumaktadır.

TARİHTEKİ İLK KIŞ OLİMPİYAT OYUNLARINI DÜZENLEYEN ÜLKE HANGİSİDİR?

Fransa 1924’te Chamonix’de gerçekleşen ilk Kış Oyunları’nı düzenlemiştir. 25 Ocak – 5 Şubat tarihleri arasında yapılan bu olimpiyatlar, başlangıçta “Kış Sporları Haftası” olarak adlandırılmış, 1925’te geriye dönük olarak İlk Kış Olimpiyatları olarak yeniden adlandırılmıştır. Raoul Bénard (1881-1961), bu olimpiyatlar için Paris Darphanesi tarafından basılan madalyanın yaratıcısıdır.

1928’DEN BERİ MADALYALAR HER BİR YARIŞMA SONUNDA SPORCULARA VERİLMEKTE MİDİR?

1896’dan itibaren madalyalar, Oyunların sonunda yapılan özel bir törenle verilmiştir. 1928 Amsterdam Oyunları’ndan itibaren, madalyalar yarışmalar bitiminde ve yarışmanın yapıldığı yerde verilmeye başlanmıştır. Ayrıca IX. Olimpiyat’tan (Mexico, 1968) XIX. Olimpiyat’a kadar tüm madalyalar birbirinin aynısıdır. Bu “standart” madalya türü, İtalyan Giuseppe Cassioli (1865-1942) tarafından tasarlanmıştır ve “Trionfo” (Zafer) olarak adlandırılmıştır.

MADALYALAR NE ZAMANDAN BERİ SPORCULARIN BOYUNLARINA ASILMAKTADIR?

Bildiğimiz madalyalardan önce Amerika’daki Saint Louis (1904) Oyunlarında ödüller kısa bir kurdeleye takılıp sporcunun göğsüne iğnelenen bir tür madalya şeklinde verilmiştir.

 

Hayal gücü yapay Zeka’yı yener mi?

“Ben, yapay zeka olarak insan anlamında bir hayal gücüne sahip değilim, belki bir gün olabilirim.” -ChatGPT

Bu cümlenin yarısını ChatGPT yazdıysa diğer yarısını da ben ekledim. Hangi yarının kime ait olduğunu sizin hayal gücünüze bırakıyorum. Tahmin edin bakalım. Yaratıcılığın merkezine hayal gücünün konulması gerektiğini savunanlarla beraber, deneyimli reklamcılar, yapay zekanın her türlü işi yapabileceğine kesinlikle inanıyor ve bu yolda ilerliyorlar. San Francisco sokaklarında sürücüsüz araçlara rastlamak mümkün ve orada yaşamayanların bu araçları gördüklerinde gözlerine inanamadıkları söyleniyor. Otomotiv endüstrisinde çalışan mühendislerin nelerle uğraştıklarını bilmemize rağmen, şoförsüz bir arabanın farlarına bakmanın yarattığı hissi tahmin edebiliriz.

İnsanları robotların iktidarı ele geçirme korkusu tedirgin ediyor. Teknolojik ilerlemeler tartışıldığında bu endişe sürekli gündeme geliyor. Yapay zeka denilince akla ilk gelenler robotlar. Yapay zekayı tanımlamak için kullanılan insan formundaki robot görsellerinin sayısını artık sayamıyoruz. Le Point dergisinin yapay zeka özel sayısının kapağında, bir robot arkadaşıyla bisiklet süren genç bir kadın görülüyor. Bu özel sayının tanıtımında Mustafa Süleyman’ın “Yapay Zeka, bir Depremdir” dediği belirtiliyor. Bisikletli kadın ve robot arkadaşının arkasındaki binalar, geleceğin şehirlerini çağrıştırıyor. Kontrolden çıkmış bir hayal gücü artık çok yaygın. Salvador Dali’nin sürrealizmi tuvallerde kaldı, ancak günümüzde yapay zeka ürünü görseller her yerde. Bir süre sonra yapay zeka kullanmayanlar, okuma yazma bilmeyenlerle eş tutulacak. Ancaak, eğer insan aklını aşan olaylarla karşılaşırsak, hayal gücümüz kolayca coşabilir. Bu nedenle, son yıllarda makine öğrenmesi ve yapay zekalar hakkında tartışmalar arttığında, Dr. Frankenstein’ın yaratığı ve diğer mitler yeniden canlandı.

2022 sonunda ChatGPT’nin genel kullanıma sunulmasıyla tartışmalar daha da coşkulu bir hal aldı. Bu sistem, sorduklarınıza bir yere kadar zekice cevaplar verebilen bir yapay zeka sürümüdür. Henüz sınırlıdır ve belki hayatı boyunca hep sınırlı kalacaktır. Fakat endişelerimiz var. Ya bizi yanıltırsa? Aşık olur muyuz? Eğer izlemediyseniz, ‘Her’ filmini öneririm; Phoenix, AI tarafından güçlendirilen Siri benzeri bir sanal asistan olan Samantha ile romantik bir ilişki geliştiriyor. Scarlett Johansson’un mükemmel performansını belirtmeden geçemem. Yapay zeka ile ‘konuşabilme’ olanağı, hayal gücümüzü alevlendiriyor ve bu, korkuların aniden artmasına neden oluyor. Acaba gerçek olabilir mi? Bilgisayarların şiir yazmaya, şaka yapmaya başlaması korkutuyor bizi… Fransız bilimkurgu yazarı Alain Damasio’ya göre yapay zeka “yok edici” bir şeydir. O, bu “yaratıklar” dalgasının her şeyi alıp götüreceğini düşünüyor.

Ama bu teknolojilerle “birlikte yaşamak” zorundayız. ChatGPT ve konuşma yeteneği, makinede potansiyel olarak duygulara sahip küçük bir varlık olduğu yanılsamasını yaratıyor. Oysa ChatGPT’nin içinde böyle bir varlık yok. Yapay zeka, hayal gücümüzü iki şekilde zorluyor. Bir yandan, zeka fikri kendi başına hayal gücümüzü gıdıklıyor, çünkü konsept olarak insanlığı aklına gelebilecek en çılgın düşünceleri gözlerimizin önünde gerçekleştiriyor. Öte yandan, yazma veya resim oluşturma gibi şimdiye kadar yalnızca insanların yapabildiği bazı yaratıcı yeteneklerin yerini alarak hayal gücümüze olan ilişkimizi yeniden tanımlıyor.

Alain Damasio’ya göre yapay zekalar çekici çünkü bize daha fazla güç veriyorlar. Ancak, bu güç, yeni teknolojilerin sunduğu kolaylıkların bizi çevremizdeki dünyadan koparması anlamında gelebilir. İşte büyük tehlike burada yatıyor. Kendimizi YZ’ya kaptırmamalıyız. Bir böceğe, bir düşünceye veya beyaz bir çiçeğe aşık olmalıyız. Damasio, yapay zekanın demokratikleşmesiyle ilgili düşüncelerinde bir endişe de hissediyor. Beyinlerimizin tembelliğe sürüklenmesi ve hayal gücümüzün, bu araçlara olan bağımlılıkla köreleceği korkusu var kendisinde.

Ancak, hayal gücü sadece hikaye yaratmak, resim yapmak veya şiir yazmak gibi yaratıcı faaliyetlerden ibaret değil. Oxford Üniversitesi’nin bir çalışmasına göre, günlük ortalama sekiz saatimizi hayal gücümüzü kullanarak geçiriyoruz. Ancak, bu sürenin tamamını tek boynuzlu atlar ve hayali arkadaşlar hakkında düşünerek geçirmiyoruz. Başka şeylerin de hayalini kuruyor ve yaratıcılığımızı günlük sorunları çözmek için kullanıyoruz. Hayal gücümüz her an karşımıza çıkan problemlere çözüm bulmamıza, kararlar almamıza ve gelecekteki durumları öngörmemize yardımcı oluyor. Hayal gücü sayesinde dünyayı kavrayabilir ve olası olayların sonuçlarını değerlendirebiliyoruz. Başarısızlıklarımızın nedenlerini bulup, gelecekteki eylemlerimiz için dersler çıkarabiliyoruz. Analiz yeteneklerimiz, bu şekilde hayal gücümüzle doğrudan bağlantılıdır. Yapay zeka, bu bağlamda, karar verme süreçlerimizi daha etkili hale getirebilecek senaryolar ve tahminler üretme konusunda muazzam bir araç olarak karşımıza çıkıyor. Onu kattiyen yadsıyamayız, tam tersine ondan yararlanmalıyız. Eğer hava durumu yağmur yağacağını tahmin ediyorsa, bir şemsiye alarak dışarı çıkarız. Benzer şekilde, belki bir gün yapay zeka, her sabah bizi hava durumu konusunda uyararak bizi yağmurdan koruyacak şekilde yönlendirebilir.

Son olarak, duyularımız hayal gücümüzün işleyişinde kritik bir rol oynar. Beynimiz, aldığı veri ve sinyalleri yorumlayarak kabul edilebilir bir gerçeklik resmi oluşturmak zorundadır. Ancak, duyularımızdan gelen bilgiler yeterli değildir; bu yüzden hayal gücümüz sürekli olarak devrede olmak zorunda . Örneğin, karanlıktan korkarız çünkü duyularımız bize daha az bilgi verir ve bu durumda hayal gücümüz devreye girmek zorunda kalır. Tanıdık bir müzik kulağımıza çalındığında geçmiş anıları yeniden yaşarız ya da tanıdık bir koku bizi bir hayal dünyasına sürüklerken, bir bilgisayar ekranının önüne bir madlen bisküvi imgesi koysanız bile, o asla “Kayıp Zamanın İzinde”yi yaratamaz. Bu, yapay zekanın sınırlarını ve ona karşı  insan hayal gücünün derinliklerini gösteren bir örnektir. İşte bu yüzden, teknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin, insan hayal gücünün yerini tam anlamıyla alması mümkün değildir. Ancak, yapay zeka ve diğer teknolojileri doğru şekilde kullanarak hayatımızı daha da zenginleştirebiliriz, sadece unutmamalıyız ki; bu araçlar bizim yaratıcı düşüncelerimizi desteklemeli, onların yerini almamalıdır. Hele hele bizi hiç

tembelliğe  sürüklememelidir.