Aşk, Akıl ve Sadakat: Birlikte Büyüme nasıl olur?
Geçtiğmiz hafta başlattığım aşkın kimyasından başlayıp ilişkideki mutluluğa ve sadamate uzanan dört yazıyı okumaya vaki olmayanlar için bu dört yazının özetini de buraya koyayın dedim. Buyrun!
Herkes hayatının bir döneminde aşkın o baş döndürücü fırtınasına kapılmıştır. Çoğu zaman aşkı sadece masallara ait, aniden başımıza gelen sihirli bir duygu sanırız. Oysa işin arka planında genlerimizin, beynimizdeki nörokimyasal oyunların, felsefi arayışlarımızın ve kendi özgür irademizin iç içe geçtiği muazzam bir senaryo yatar. Gelin, aşkın başlangıcındaki o kör edici tutkudan, olgun bir ilişkinin güvenli limanına nasıl ulaştığımıza ve bu yolculukta sadakati, eşitliği nasıl inşa ettiğimize birlikte bakalım.
Beynimizin Tatlı Oyunları ve Kimyasal Fırtına
Birine aşık olduğumuzda beynimizde kelimenin tam anlamıyla bir kimyasal devrim yaşanır. Bilinçaltımızdaki o “ideal eş” şablonuna uyan birini gördüğümüzde, sinir sistemimiz anında tepki verir; dopamin ve oksitosin gibi nörokimyasallar tüm bedenimizi ele geçirir. Aslında evrimsel sürecimiz, neslin devamı ve birine bağlanabilmemiz için beynimize bazı “oyunlar” oynamasını emreder.
Bu dönemde prefrontal korteksimiz, yani mantıklı karar alan merkezimiz adeta şalteri indirir; eleştirel düşünemez hale geliriz ve “aşkın gözü kördür” sözü bilimsel bir gerçekliğe dönüşür. Tıpkı bir madde bağımlısı gibi o kişiye bağımlı hale geliriz ve günümüzün büyük bir kısmını sadece onu düşünerek geçiririz. Karşı tarafın belirsiz tavırları ya da ufak geri çekilmeleri bile bu durumu bir “kumar makinesi” gibi algılamamıza neden olur ve tutkuyu daha da alevlendirir. Ancak doğa, bizi bu kadar yıpratıcı ve stresli bir döngüde sonsuza dek bırakmaz. Biyolojik bulgulara göre bu takıntılı ve yoğun aşk evresi ortalama 1,5 ile 3 yıl arasında sürer. Sonrasında azalan serotonin seviyeleri normale döner ve ilişki, yerini oksitosin hormonunun yönettiği çok daha sakin, güvenli ve arkadaşça bir bağlanmaya bırakır.
Aklın ve Özgür İradenin Direnişi
Peki, biz hormonların çaresiz birer kurbanı mıyız? İşte burada felsefe imdadımıza yetişiyor. Spinoza’nın yüzyıllar önce gösterdiği gibi, duygularımızın ve tutkularımızın nedenlerini anladığımızda artık onların edilgen köleleri olmaktan çıkarız. İnsan bilinci, bu kimyasal süreci yönetme gücüne sahiptir.
Aşkın bizi takıntılı birine dönüştürdüğünü ve aklımızı perdelediğini fark ettiğimiz an, eleştirel yargı yeteneğimizi (prefrontal korteksimizi) bilinçli olarak tekrar devreye sokabiliriz. Hayatımızdaki belirsizlikleri ortadan kaldırarak, dopamin sistemimizi spor yapmak veya yeni hobiler edinmek gibi sağlıklı yollarla dengeleyerek irademizi kullanabiliriz. Çünkü özgürlük, dış dünyadan veya hormonlardan tamamen yalıtılmak değil; bizi etkileyen nedenleri anlayıp kendi içimizde dengeyi bulmaktır.
Yeni Bir “Mutlu Aşk Sözleşmesi” Yazmak
İlk baştaki o kimyasal tutku yatışıp aklımız başımıza geldiğinde asıl iş, yani ilişkiyi “inşa etmek” başlar. Modern dünyada ilişki kurmak eskisinden daha zordur çünkü bir yandan kimseye boyun eğmeden kendi ayaklarımızın üzerinde durmak isteriz, diğer yandan derin ve sıcak bir bağ ararız. Klasik romantik masallardaki gibi birinin diğeri için yok olduğu, acı çekmenin yüceltildiği ilişkilerin devri kapandı; bugün peşinde olduğumuz şey karşılıklı eşitliğe dayanan “mutlu aşk”tır.
Bu mutlu aşkı yaşamak için birbirimizle yazılı olmayan yeni bir sözleşme yapmamız gerekiyor. Bu sözleşmenin en önemli kuralı şudur: İlişkinin içine tamamen hapsolup kendi hayatından vazgeçmemek; arkadaşları, alışkanlıkları ve kendi iç dünyasını koruyarak ilişki içinde de kendisi olarak var kalabilmek. Eşitliğin asıl sınandığı yer ise kırılganlıklarımızdır. İki tarafın da bir tartışma anında birbirinin geçmişteki yaralarını, zaaflarını bilip oraya kasıtlı olarak vurmaması, aradaki en derin saygı ve sevgi göstergesidir. Aşkı, partnerimizin o gün gerçekten neye ihtiyacı olduğunu fark ederek her gün küçük eylemlerle, sabırla sulamak gerekir.
Sadakatin Sınırları ve İlişkiyi Yeniden Doğurmak
İlişki derinleştikçe sadakat kavramı masaya gelir. Tek eşlilik, evrimsel geçmişimizde insan yavrularının uzun süren bakıma muhtaçlık hali yüzünden genlerimize işlenmiş olsa da, medeniyeti ve toplumsal düzeni korumak için kültürel bir kurum haline gelmiştir. Ancak günümüzde tek bir insandan bütün duygusal ve fiziksel ihtiyaçları on yıllar boyunca eksiksiz beklemenin getirdiği yük, kimi zaman ilişkileri çatırdamaya götürebiliyor. Nitekim bugün poliamori (çoğul aşk) ya da açık ilişki gibi karşılıklı rızaya ve şeffaflığa dayanan çok farklı bağ kurma biçimleri de mevcuttur.
Yine de çoğumuz tek eşli yollardan yürüyoruz ve bu yolda bazen sadakatsizlik krizleriyle karşılaşıyoruz. Aldatmanın ardında genellikle ilişkideki duygusal uzaklaşma, boşluk hissi veya çocukluktan gelen kaygılı/kaçıngan bağlanma yaraları yatar. Ancak sadakatsizlik her zaman her şeyin sonu demek değildir. Şeffaf ama cezalandırıcı olmayan bir iletişim kurulduğunda, üçüncü kişiyle bağlar tamamen koptuğunda ve asıl incinmişlikler maskesiz bir şekilde paylaşıldığında onarım mümkündür. Yıkımın kendisi değil, onunla nasıl yüzleşildiği önemlidir; iyi yönetilen bir kriz, ilişkiye yepyeni bir anlam ve çok daha sarsılmaz, dürüst bir bağ kazandırabilir.
Son Söz
Aşk, doğanın bize oynadığı biyolojik bir oyun olarak başlar, bizi mantıksız birine dönüştürür ve belirsizliklerle heyecanlandırır. Ancak biz sadece hormonlarımızdan ve dürtülerimizden ibaret değiliz. İlişkimize irademizi, aklımızı ve özenimizi kattığımızda; ne kendi özgürlüğümüzden vazgeçmek ne de bağ kurmaktan kaçmak zorunda kalırız. İki özgür insanın her gün birbirini yeniden seçtiği, kırılganlıklarını sevgiyle sardığı ve hayatı paylaştığı bir ilişki, kendimize verebileceğimiz en güzel armağandır.
Büyük Fotoğrafçının Küçük sergisi..
William Klein: Sokağın Şairi, 100. Yaşında MEP’te
Bu yaz Maison Européenne de la Photographie karşımıza kuralları parça parça söken bir görüntü avcısı William Klein’ı çıkartıyor. Doğumunun 100. yılınında bu, tam da retrospektif diyemeyeceğim sergi(çünkü çok sınırlı sayıda fotoğrafı asılmış) onun sinemacı yüzünü gündeme taşıyor . Onun tanıdığımız “agresif sokak fotoğrafçısı” kimliğini bu sergide göremiyoruz işte bu nedenle küçük sergi başlığını koydu. Bir de sergiyi MEP in bodrum katına tıkmışlar gibi hissettim. Oysa bu sergi, kurumun kendisi için de özel bir anlam taşımalıydı. Çünkü Klein, MEP’in fotoğraf koleksiyonunu temellendiren sanatçılardan biri.
Aslında Klein’ın yolculuğu fotoğrafla değil, resimle başlamıştı. 1948’de Paris’e yerleşen genç sanatçı, önce André Lhote’un, ardından Fernand Léger’nin atölyesinde resim eğitimi aldı ve yıllarca soyut bir ressam olarak çalıştı. 1954’e gelindiğinde, sekiz yıldır Paris’te yaşayan 26 yaşındaki Klein’ın hayatı beklenmedik bir teklifle
değişti: Vogue dergisinin sanat yönetmeni Alexander Liberman, onu doğduğu şehri fotoğraflaması için New York’a çağırdı. Klein, kısa süre önce edindiği Leica’sıyla büyük bir heyecanla şehre döndü; bir ressamın gözüyle baktığı sokaklar, onu fotoğrafa taşıyacak enerjiyi içinde barındırıyordu.
Klein’ı anlamak için önce onun fotoğrafa nasıl baktığını anlamak gerekir. 1950’lerin New York’unda, elindeki taşınabilir Leica’ya geniş açılı bir lens taktığında, aslında bir manifesto yazıyordu. O dönemin büyük ustası Henri Cartier-Bresson’un savunduğu görünmezlik, kusursuz kadraj ve “karar anı” gibi kavramlara sırtını çevirdi. Onun yerine kameranın deforme eden, çarpıtan, abartan gücünü kucakladı. Geniş açı, ona tek bir karede şehrin bütün gürültüsünü -kalabalığı, reklam panolarını, neon ışıklarını- sıkıştırma imkânı verdi. Ama bu sadece teknik bir tercih değildi; izleyiciyi de o kalabalığın tam ortasına, olayların içine fırlatan bir davetti.
Klein’ın lensi gerçekliği yumuşatmadı, tam tersine onu çıplaklaştırdı. Bulanıklık, yüksek kontrast, ani flaş patlamaları, aşırı yakın çekimler… Hepsi bir araya geldiğinde fotoğraflarına bir tamamlanmamışlık, bir telaş hissi kazandırdı. Sanki kare daha çekilirken bitmemiş, hayat akıp gitmiş gibiydi. Karanlık odada da bu disiplinsizlik sürdü: negatiflerin üzerine çay ya da süt dökerek, kasıtlı “hatalar” üreterek klasik güzellik anlayışını bilerek bozdu.
Sokakta Klein, uzaktan izleyen ürkek bir gözlemci değildi. Kamerasını neredeyse bir silah gibi taşıyor, insanların kişisel alanına dalıyor, onlardan tepki, şaşkınlık, hatta rahatsızlık koparıyordu. Oyuncak tabancalarla poz veren çocuklardan, kameraya öfkeyle bakan yüzlere kadar pek çok karesi, sokağın filtrelenmemiş, kaba ve bazen tedirgin edici gerçekliğini belgeliyordu. New York kitabı bu yaklaşımın en çarpıcı örneğiydi: şehri romantikleştirmek yerine, onun tüketim çığlığını, dolar işaretlerini, marka logolarını insan yüzleriyle çarpıştırarak bir tür görsel klostrofobi yarattı. Kitap 1956’da, Chris Marker’ın yönetimindeki “Petite Planète” dizisi kapsamında Seuil yayınevince basıldı ve fotoğraf tarihinin akışını değiştiren bir dönüm noktası oldu. Klein bu yaklaşımı bırakmadı; aynı bakışı sırasıyla Roma (1959), Moskova (1964), Tokyo (1964) ve yıllar sonra Paris+Klein (2002) kitaplarına taşıyarak, gezdiği her şehri kendi “kuralsız” diliyle yeniden yazdı.
Aynı isyankâr ruhu moda fotoğrafçılığına da taşıdı. 1957’den 1967’ye, tam on yıl boyunca Vogue için çalıştığı bu dönemde modelleri stüdyonun steril ışığından çıkarıp doğrudan sokağın trafiğine, yayaların arasına soktu. Onlardan klasik zarafet pozları yerine tuhaf, neredeyse alaycı duruşlar istedi. Dönemin katı kurallarına aldırmadan kadınları eldivensiz, dudaklarında sigarayla fotoğrafladı. Sonuç, modanın fantezisiyle sokağın ham gerçekliğinin iç içe geçtiği, o güne kadar görülmemiş bir görsel dil oldu.
Ama Klein’ı asıl “komple sanatçı” yapan, sinemaya yönelmesiydi. Bu yolculuk 1958’de, ilk filmi *Broadway by Light* ile başladı; ardından on beşi aşkın uzun metrajlı belgesel ve kurmaca film geldi. Bunların en bilineni olan *Qui êtes-vous, Polly Maggoo?* filmi, moda dünyasıyla dalga geçtiği bu eseriyle 1967’de Jean Vigo Ödülü’nü kazandı; bugünün gözüyle bakıldığında *Şeytan Marka Giyer*’in çok daha çıldırmış bir atası gibi durur. Muhammad Ali üzerine çektiği belgesel, ırkçılığa karşı duruşunu en açık şekilde ortaya koyarken, *Mister Freedom* adlı filmi şaşırtıcı bir öngörüyle, neredeyse yarım asır sonrasının Amerika’sını resmediyordu. Sinemada da fotoğraftaki aynı tavizsizliği sürdürdü: toplumsal meselelere doğrudan bakan, kışkırtıcı ve hiçbir zaman pasif olmayan bir bakış açısı.
1980’lerin sonlarına gelindiğinde Klein, kariyerinin başladığı yere -resme- bir kez daha döndü. Bu sefer fotoğrafla resmi aynı yüzeyde buluşturdu: kontak baskılarındaki küçük ayrıntıları büyütüp, elde ettiği bu baskıların üzerine doğrudan boya uyguladı. Kendi deyimiyle “boyanmış kontaklar” (contacts peints) adını verdiği bu özgün seri, onun fotoğraf ile resim arasında hiçbir zaman gerçekten ayrılmadığını bir kez daha gösterdi.
Klein’ın bütün bu üretimini bir cümleye sığdırmak gerekirse, kendi sözleri en doğrusu olur: “Kural yok, yasak yok, sınır yok.” 1926’da New York’ta doğan, kariyerinin büyük bölümünü Paris’te geçiren ve 2022’de hayatını kaybeden Klein, hem fotoğrafçı hem yönetmen hem de bir bakıma görsel bir anarşist olarak hatırlanıyor.
MEP’in bu yaz açtığı retrospektif, onun çoğunlukla fotoğrafçılığının gölgesinde kalan sinema kariyerini ön plana çıkarmasıyla özellikle değerli. Çünkü Klein’ı sadece “agresif sokak fotoğrafları çeken adam” olarak hatırlamak, onun asıl meselesini -kuralları yıkarak gerçeğe daha yakın durma çabasını- eksik bırakır. Sergide yer alan ve sanatçının 2015’te MEP koleksiyonuna bağışladığı *Horn and Hardhat’s, New York, 1954* adlı jelatin gümüş baskı, bu hikâyeyi tek bir karede özetler gibidir: henüz Leica’sını eline almış, sekiz yıllık Parisli bir ressamın, kendi şehrine tamamen yeni, çıplak ve bir o kadar da grafik bir güzellikle bakışının ilk izleri. Sergi, bu yaz Paris’te onun o tahmin edilemez, kusurlu ama nefes alan dünyasına yeniden girme fırsatı sunuyor.
Sadakatin Sınırları
Sadakatin Sınırları: Monogamiden Çoğul Aşka Uzanan Bir Harita
İnsan, binlerce yıldır aynı soruyla boğuşuyor: Bir tek kişiyle mi bağlanmalıyız, yoksa kalbimiz aslında daha geniş bir alana mı açık? Bu soruya verilen yanıt, baktığımız ölçeğe göre tamamen değişiyor. Türlere ve medeniyetlere bakan büyük resimde tek eşlilik hayati bir işlev görmüş; ama tek bir insanın iç dünyasına, onun mutluluğuna ve tatminine yakından baktığımızda manzara çok daha karmaşık, çok daha esnek bir hâl alıyor.
Genlerimizde mi yazılı?
İşin garibi, tek eşliliğe yönelik bir eğilimin gerçekten de genetik kökleri olabilir. Balıklardan kuşlara, memelilerden insana kadar pek çok türde paylaştığımız, 400 milyon yıldan daha eski bir gen grubu var. Bir canlı tek eşli bir davranış benimsediğinde, hafıza ve öğrenmeyle ilişkili bu genler devreye giriyor; eşin tanınmasını, ona alışmayı ve yanında huzur bulmayı kolaylaştıran bir tür biyolojik anahtar gibi çalışıyorlar. Bilim insanları bu mekanizmanın insanda da var olduğunu, dolayısıyla bizim de çift bağı kurmaya genetik olarak az çok yatkın olduğumuzu düşünüyor.
Bu yatkınlığın kökeni, büyük olasılıkla yavru bakımı ihtiyacında. İnsan beyninin ve kafatasının yaklaşık iki milyon yıl önce büyümeye başlamasıyla, insan yavruları diğer primatların aksine son derece çaresiz, anneye tam bağımlı doğmaya başladı. Bu durum babaların da çocuğun bakımına dahil olmasını neredeyse zorunlu kıldı; evrim bizi, sırf bu yüzden, birlikte kalmaya itti. İlginç bir başka detay da, insan soyu diğer hominidlerden ayrıldıktan sonra erkekler arası fiziksel rekabetin azalmasıyla dişilerin artık en güçlü erkeği değil, kendisine destek olacak erkeği seçmeye başlamasıydı; bu seçim baskısı da zamanla tek eşliliğin yerleşmesine katkı sağladı.
Medeniyetin tek eşlilik üzerine kurulması
Ama bu genetik altyapı hikâyenin yalnızca bir parçası. Monogaminin asıl gücünü gösterdiği yer, toplumların ölçeğinde ortaya çıkıyor. Çok eşli toplumlarda zengin ve güçlü erkekler birden fazla eş edinirken, alt sıradaki çok sayıda erkek eş bulma şansından tamamen mahrum kalıyor. Bu da bekâr, umutsuz ve kaybedecek bir şeyi olmayan büyük bir erkek nüfusu yaratıyor: cinayet, tecavüz, hırsızlık ve adam kaçırma gibi suçların arttığı, toplumsal istikrarın sarsıldığı bir zemin. Tek eşliliğin bir norm olarak yerleşmesi, bu “bekâr erkek havuzunu” eriterek suç oranlarını düşürmüş, toplumları sakinleştirmiş.
Ekonomik açıdan da benzer bir tablo var: erkekler enerjilerini yeni eş aramaya değil, ellerindeki aileye yatırım yapmaya ayırınca kişi başına düşen üretkenlik artmış, çiftler arasındaki yaş farkı azalmış, kadınların ev içindeki sözü güçlenmiş. Genetik akrabalığın daha düşük olduğu çok eşli hânelerde ise üvey çocuklar ve kaynak rekabeti yüzünden istismar ve ihmal oranlarının daha yüksek olduğu görülüyor; monogami bu çatışma zeminini büyük ölçüde ortadan kaldırmış. Yani medeniyetin inşası, suçun azalması, çocukların güvenle büyümesi açısından tek eşlilik gerçekten de “hayati” bir rol oynamış; bu, kaynakların inkâr edemeyeceği kadar net bir bulgu.
Bireysel düzeyde tablo değişiyor
Oysa aynı soruyu bireysel mutluluk düzeyinde sorduğumuzda iş değişiyor. Monogaminin güveni artırdığı, kıskançlığı önlediği, ilişki tatminini yükselttiği yönündeki yaygın inanış, ampirik verilerle pek örtüşmüyor. Karşılıklı rızaya dayalı tek eşli olmayan ilişkiler (poliamori, açık ilişki gibi) yaşayan kişilerle tek eşli bireyler karşılaştırıldığında, ilişki memnuniyeti ve bağlılık açısından anlamlı bir fark çıkmıyor; bazı çalışmalarda bu kişilerin partnerlerine daha fazla güvendiği, kıskançlığı daha iyi yönetebildiği bile görülüyor.
Hatta cinsel sağlık konusunda beklenmedik bir paradoks var: “Tek eşliyim” diyen ama gizlice aldatan kişiler korunma yöntemlerini genellikle hızla bırakıyor, çünkü ilişkilerini zaten tek eşli olarak tanımlamışlar. Açık ilişki yaşayanlar ise risklerin tamamen farkında oldukları için ilişki dışı partnerleriyle çok daha dikkatli korunuyorlar. Yani kâğıt üzerinde “güvenli” görünen tek eşlilik, sadakatsizlik gizliyse, fiilen daha riskli olabiliyor.
Bunun altında yatan asıl mesele belki de “ömür boyu tek ve mükemmel bir partner” idealinin kendisi. Bir insanın onlarca yıl boyunca bir başka insanın bütün cinsel, duygusal ve ekonomik ihtiyaçlarını eksiksiz karşılaması beklentisi, gerçekçi olmaktan çok bir masal. Bu fazla yüklenmiş beklenti, sıklıkla hayal kırıklığına, boşanmaya, aldatmaya zemin hazırlıyor.
Neden şimdi sorguluyoruz
Tüm bu genetik yatkınlığa karşın, alternatif ilişki modellerinin gittikçe görünür olması tesadüf değil. İnsan biyolojisinin temelinde uyum sağlama kapasitesi var; evrimsel olarak tek eşliliğe yönelmiş olsak da, kültürel düzeyde hiçbir davranışımız taş gibi sabit değil. Kadınların doğum kontrolüyle ve ekonomik bağımsızlıklarıyla birlikte geçmişin kısıtlamalarından kurtulması, bu kısıtlamaları sorgulamayı da kolaylaştırdı. Üstüne, milyonlarca insanın yaşadığı şehirlerde ve uygulamalar aracılığıyla sayısız potansiyel partnere anında erişebildiğimiz bir dünyada, tek eşli kalmak ıssız bir ormanda yaşayan bir maymun türünde olduğu gibi kolay değil; sürekli yeni seçeneklerle karşı karşıyayız.
Belki de en köklü değişen şey şu: tek eşliliğin doğal, değişmez bir kanun değil; tarıma geçişle, mülkiyetin birikmesiyle ve bu mirasın “meşru” çocuklara geçmesi ihtiyacıyla şekillenmiş, sonradan din ve hukukla sıkılaştırılmış bir toplumsal inşa olduğunu fark etmemiz. Zayıflayan, insanların bağlanma ihtiyacı değil; tek eşliliğin her sorunu çözecek tek doğru yol olarak kutsanması.
Tek eşliliğin ötesindeki haritalar
Bugün “karşılıklı rıza ile tek eşli olmama” şemsiyesi altında, birbirinden oldukça farklı modeller yan yana yaşıyor. Poliamori, bir kişinin aynı anda birden fazla insanı sevip onlarla derin, duygusal bağlar kurabilmesini ifade ediyor; genellikle bir “asıl” partnerin olduğu hiyerarşik yapılardan, üçlü-dörtlü birlikteliklere, daha geniş yakınlık ağlarına kadar çok çeşitli biçimler alabiliyor.
Açık ilişkilerde ise çift birbirine duygusal olarak bağlı ve “birincil” kalmaya devam ediyor; dışarıdaki ilişkiler genellikle sadece cinsel, duygusal bağ taşımıyor. Swinging buna benzer ama daha “ortaklaşa” işliyor; partiler ya da özel ortamlarda çift birlikte katılıyor, deneyim bir çift aktivitesi olarak yaşanıyor ve dışarıdaki kişilerle duygusal bağ kurulmaması hedefleniyor.
Çoklu sadakat (polyfidelity), üç veya daha fazla kişinin kendi içine kapalı bir sadakat çemberi kurduğu bir model; monogamish ise temelde tek eşli kalıp, ortak kararla zaman zaman sınırları esneten bir ara form. Poligami, yani resmi ya da dini olarak birden fazla eşle evlilik, bu listenin biraz dışında kalıyor; çünkü o, rızaya dayalı eşzamanlı ilişkilerden değil, tarihsel ve dini bir kurumdan besleniyor.
Bütün bu çeşitliliğe ve artan görünürlüğe rağmen gerçekçi olmak gerekirse, nüfusun yalnızca yüzde bir ile üçü tek eşli olmayan bir ilişki içinde yaşıyor; monogami hâlâ ezici bir çoğunlukla baskın model.
Poliamori ile ilişki anarşisi arasındaki ince çizgi
Bu haritada en çok karıştırılan iki model poliamori ve ilişki anarşisi, oysa felsefeleri kökten farklı. Poliamori genellikle bir hiyerarşi taşır: bir “asıl” partner, evi ve geleceği paylaşılan kişi vardır, diğerleri “ikincil” sayılabilir; ilişkiler genellikle adlandırılır, “sevgili”, “eş” gibi etiketlerle tanımlanır ve kıskançlığı yönetmek için açıkça müzakere edilmiş kurallar, bazen de asıl partnerin “veto hakkı” bulunur.
İlişki anarşisi ise tam tersine hiyerarşiyi kökten reddeder. Hiçbir ilişki bir diğerinden daha “üstün” sayılmaz; bir romantik partnerin bir arkadaştan otomatik olarak daha değerli olması gerektiği fikrine karşı çıkılır. Statüler bilerek belirsiz bırakılır; “ilişki” veya “partner” gibi etiketler, getirdikleri hazır beklentiler yüzünden özellikle kullanılmaz; bir bağın ne olduğu, isim koymadan, zamanla kendi doğasını bulmasına izin verilerek anlaşılır. Kurallar da neredeyse yoktur: bir ilişkinin nasıl şekilleneceğine “böyle olması gerekir” diyen toplumsal normlar değil, o ilişkiye dahil olan insanların o anki rızası ve müzakeresi karar verir. Belki de en temel fark şu: poliamoride hâlâ güçlü bir “biz” inşası varken, ilişki anarşisi tamamen “ben” merkezlidir; yakınlık, geleneksel bir istikrardan değil, insanların tamamen özgür olmalarına rağmen birbirini “seçmeye devam etmesinden” doğar.
Sadakatsizliğin kökleri
Bütün bu modeller, sadakatsizliği nasıl anladığımızı da değiştiriyor; ama klasik tek eşli ilişkilerde aldatmanın arkasındaki psikoloji üzerine epey net bir tablo var. En sık görülen kaynak, ilişkideki duygusal boşluk: sevgi ve ilginin azalması, eşlerin birbirinden uzaklaşması, çatışmadan kaçma ve ilişkiyi “umutsuz” görme. Bazen bu boşluğa öfke ve intikam eşlik eder; partnere kızgınlık veya geçmişteki bir aldatmanın rövanşı, sadakatsizliği tetikleyen güçlü bir motivasyon olabilir.
Bireysel düzeyde ise düşük özgüven ve sürekli onaylanma ihtiyacı, kişinin başka biri tarafından arzulanarak kendini iyi hissetme arayışına itebiliyor; narsisistik eğilimleri olan kişilerde ise aldatma genellikle şişkin bir ego ve “hak ediyorum” duygusuyla besleniyor. Bu kişiler empati eksikliği yüzünden davranışlarının partnerleri üzerindeki yıkımını çoğu zaman gerçekten kavrayamıyor. Depresyon, anksiyete, bağımlılıklar ve işlenmemiş çocukluk travmaları da dürtü kontrolünü zayıflatan, riski artıran etkenler arasında.
Cinsel tarafta ise mesele bazen ilişkiyle hiç ilgili değil: tekdüzelikten sıkılma, yeni bir aşkın heyecanı, cinsel çeşitlilik arzusu; kişi partneriyle hiçbir sorunu olmadan da sadece “daha fazlasını” isteyebiliyor. Son olarak durumsal etkenler var: akut stres, aşırı alkol, ebeveynliğe geçiş ya da uzun süreli ayrılıklar gibi yaşam krizleri, muhakemeyi zayıflatıp anlık sadakatsizliklere zemin hazırlayabiliyor.
Bağlanma yaraları
Bu nedenlerin altında çoğu zaman çocuklukta şekillenen bağlanma kalıpları yatıyor. Kaygılı-kararsız bağlanan kişiler, terk edilme korkusuyla partnerlerinden sürekli dramatik sevgi kanıtları talep eder; uzun süreli ilişkilerde bu yoğunluk doğal olarak azaldığında, aradıkları o yakıcı ilgiyi ve heyecanı başka bir ilişkinin yeniliğinde arayabiliyorlar. Kaçıngan bağlananlar ise yakınlık kurmaktan rahatsızlık duyar; yarattıkları bu mesafe bazen partnerlerini başka yerde sıcaklık aramaya iter, bazen de kendileri mevcut ilişkiden uzaklaşıp alternatiflere ilgi duymaya başlar. Daha çarpıcı olan ise bu örüntünün nesilden nesile geçebilmesi: ebeveyninin ilişkisi sadakatsizlikle biten bir çocuk, güvensiz bağlanma geliştirmeye ve yetişkinlikte kendi partnerini aldatmaya daha yatkın hale gelebiliyor.
Cinsel mi, duygusal mı?
Burada önemli bir ayrımı atlamamak gerek: cinsel sadakatsizlik her zaman duygusal bir kopuş anlamına gelmiyor. Araştırmalar, insanların büyük çoğunluğunun, cinsel bir sadakatsizliğin hiçbir duygusal bağ olmadan da yaşanabileceğine inandığını gösteriyor. Bazı kişiler partnerlerine duygusal olarak hâlâ tam bağlı olsalar da, sadece anlık bir zafiyet, cinsel merak ya da durumsal bir etken yüzünden sadakatsizlik yaşayabiliyor; ve genellikle de birincil ilişkilerini sonlandırmak gibi bir niyetleri olmuyor. Bu da aldatmanın tek bir şablona sığmadığını, bazen ilişkinin temelindeki bir çatlağın belirtisi, bazen de ilişkiden tamamen bağımsız, dürtüsel bir an olduğunu gösteriyor.
İhanetten sonra: itirafın ikili doğası
Sadakatsizlik ortaya çıktığında, “gerçeğin iyileştireceği, sırrın yok edeceği” sözü terapi odalarında sık tekrarlanır; ama pratikte itiraf süreci hiç de bu kadar basit değil. Aldatılan taraf genelde tam bir şeffaflık ister: şifreler, buluşmaların ayrıntılı zaman çizelgesi, sorulmadan gönüllü itiraf. Oysa bütün bu çıplak gerçeğin dökülmesi, çoğu zaman her iki taraf için de uzun süreli bir işkenceye dönüşebiliyor; detaylar ne kadar artarsa artsın şüphe bitmeyebiliyor ve şeffaflık, ilişkiyi kurtarmak yerine yıllarca süren bir acıya dönüşebiliyor.
Bazı durumlarda süreç daha da karanlık bir yere savruluyor: aldatılan taraf, partnerini değil, yargılanması gereken bir “sanığı” görmeye başlıyor; aile ve terapistlerin de katılımıyla itiraf süreci bir tür sürekli pişmanlık talep edilen mahkemeye dönüşebiliyor. Bu noktada dürüstlük artık ilişkiyi onarmaktan çok, bir tarafın güç ve kontrol elde ettiği bir cezalandırma aracına dönüşüyor.
İlginç bir bulgu da, sadakatsizliği itiraf eden ile sır olarak tutanların farklı motivasyonlardan geliyor olması: itiraf edenler genelde partnerine duyduğu öfke veya ihmal hissiyle hareket ediyor ve çoğu zaman yeni ilişkilerine ciddi bir adanmışlıkla geçiş yapmayı düşünüyor; sırrı saklayanlar ise daha çok cinsel arzu ve çeşitlilik peşinde, ilişkiyi bitirme niyetinde değiller. Bir de şu var: “gerçeği bilme hakkı” üzerine kurulu ısrar, şüphelenen tarafı bazen telefon dinlemeye, mesajları gizlice okumaya, bir tür siber takibe itebiliyor; bu da paradoksal şekilde, dürüstlük arayışının kendisinin yeni bir mahremiyet ihlaline, yeni bir ihanete dönüşmesine yol açabiliyor.
Buna karşın, dürüstlüğün kurtarıcı bir yüzü de var, özellikle duygusal yakınlıklarda. Bir aldatmayı “aldatma” yapan asıl şey çoğu zaman gizlilik; eğer kişi dışarıda gelişen duygusal bir bağı, bunun anlamını ve hissettirdiklerini partneriyle açıkça paylaşırsa, bu durum onu incitse de artık ortada bir asimetri, bir gizlilik kalmıyor. Bu da onu kavramsal olarak bir “aldatma”dan çok, acı verici ama şeffaf bir ilişkisel geçişe dönüştürüyor.
Güvenin yeniden örülmesi ve büyüme
Bütün bu karanlık tabloya rağmen, sadakatsizlik sonrası bir ilişkinin onarılması, hatta eskisinden daha sağlam bir hâle gelmesi gerçekten mümkün. Bunun ilk ve belki de en kritik şartı, üçüncü kişiyle her türlü iletişimin kesin olarak sona ermesi; o kişinin varlığı sürdüğü sürece yara kapanmıyor. Bunun yanında iki tarafın ilişkide kalma konusunda gerçek bir kararlılık göstermesi gerekiyor; bu adanmışlık eksikse, ilişkinin hayatta kalma şansı oldukça düşük.
İletişim önemli, ama her acı detayın sürekli konuşulması iyileştirmekten çok yıpratabiliyor; şok, utanç, öfke gibi duyguların işlenmesi zaman ve alan istiyor. Belki de en derin iyileşme, öfkenin altındaki incinmişliği, korkuyu paylaşabilmekten geçiyor; sadece öfkeyi yönetmek değil, kırılganlığı gösterebilmek gerçek bir yakınlık kuruyor. Terapistler genellikle aldatmanın aniden düşen bir yıldırım olmadığını, geçmişten gelen güvensiz bağlanma kalıplarının veya karşılanmamış ihtiyaçların bu krizin altında yattığını hatırlatarak süreci normalleştiriyor; bu da çiftlerin birbirini suçlamak yerine, ortak bir “düşmana” karşı birlikte mücadele etmesine alan açıyor.
Sonunda mesele şu noktaya geliyor: kriz, kaybetme riskiyle yüzleştirerek neyin gerçekten değerli olduğunu gösteriyor. Doğru yönetildiğinde, sadakatsizlik bir ilişkiyi yıkmakla kalmıyor; ilişkiye yeni bir anlam, daha şeffaf bir iletişim zemini ve şaşırtıcı bir dirençlilik de kazandırabiliyor. Yıkımın kendisi değil, onun nasıl ele alındığı, ilişkinin ya çok daha dürüst ve derin bir bağla yeniden doğmasını ya da iyileşmenin imkânsız hâle geldiği bir güç savaşına dönüşmesini belirliyor.
Mutlu Aşk Sözleşmesi
Mutlu Aşk Sözleşmesi
Aşk, doğası gereği bizi savunmasız bırakan, irrasyonel bir şeydir. Modern dünya ise tam tersini öğütler: özerk ol, kendi ayaklarının üzerinde dur, hiçbir şeye gözü kapalı teslim olma. Bugün bir ilişki kurmanın asıl zorluğu da burada başlıyor: Aşkın bizi içine çeken o akıl dışı, kontrol edilemez doğasıyla, özgürlüğümüzü hiçbir şeye feda etmek istemeyen modern benliğimizi nasıl bir arada tutacağız?
Bilim bu işi hiç kolaylaştırmadı. Aşkı serotonine, oksitosine indirgeyip kimyasal bir reaksiyon olarak açıkladığı andan itibaren, etrafındaki o mistik haleyi de dağıttı. Feminizm, romantik masalların altında yatan eşitsizliği gösterdi. Psikoloji ise bizi sürekli kendimizi sorgulamaya, içgüdülerimizden şüphe etmeye itti. Sosyolog Eva Illouz’un “büyünün bozulması” dediği bu süreç geri alınamaz. Eski masalları aynen geri getirmeye çalışmak beyhude bir çaba; yapılması gereken, aşkı bugünün koşullarında yeniden icat etmek.
Acı Çekmeden de Sevilir
Klasik romantik idealde aşk, kişinin uğruna ölüme kadar acı çekmeye razı olduğu, dine yakın bir adanmışlıktı. Acı, aşkın bir kanıtı sayılır, yüceltilir, hatta güzel bulunurdu. Illouz bu fikre şiddetle karşı çıkıyor. Ona göre asıl peşinde olmamız gereken şey “mutlu aşk” — sürekli mutsuzluk üreten o eski modelden çok daha zengin, çok daha sahici bir ihtimal. Bu mutlu aşkın içinde modernitenin bize kazandırdığı büyükbir ahlaki ilerleme var: karşımızdakini gerçek bir eşit olarak görmek. Biri diğeri için yok olmuyor, biri diğerine tahakküm kurmuyor. Tutku yine var, ama artık eşitlik zemininde.
Bunun pratikte ne anlama geldiğini anlamak için biraz da neden zorlaştığına bakmak gerekiyor. 1960’lardan sonra ilişkiler aileden, dinden, toplumsal baskıdan koptu; bağımsızlaştı. Ama bu bağımsızlık bir bedel de getirdi: ilişkiler giderek bir arz-talep piyasasına dönüştü. Eskiden karşımızdaki kişiyi biricik, eşi benzeri olmayan biri gibi görürken, seçenek bolluğu bizi insanları bir rafta kıyaslanan ürünler gibi değerlendirmeye itti. “Acaba daha iyisini bulabilir miyim?” sorusu, karşımızdakine değer vermeyi neredeyse imkânsızlaştırıyor, ilişkiye adım atmayı felç ediyor. Üstüne bir de modern insanın kronik bir onay açlığı var — kendi değerini doğrulamak için bir başkasının bakışına ihtiyaç duyuyor, ama aynı zamanda kendini tamamen o bakışa teslim etmekten de korkuyor.
İşte tam burada yeni bir soru ortaya çıkıyor, hem de toplumca tartışmamız gereken bir soru: birbirimize ne borçluyuz? Sınırsız özgürlük rejimi, hiçbir ahlaki çerçeve sunmadığı için ilişkileri kaotikleştiriyor. Eski kuralcı dünyaya dönmeden, ama “her şey mübah” anlayışına da kapılmadan, kendimize yeni etik kodlar yazmamız gerekiyor. Bu kodların özeti basit: özgürlüğümüzü yaşarken, karşımızdakini olabildiğince az incitmeyi merkeze almak.
Karar Masasında Seyirci Olmamak
Eşitlik, güzel bir kelime ama günlük hayatta asıl sınandığı yer kararlar. Çatışmadan kaçmak, huzuru bozmamak ya da sadece “zaman kazanmak” için sürekli “evet” demek kolay gelir. Ama bu kolaylık zamanla bir bedel ödetir: kişi, kendi ilişkisinde söz hakkı olmayan bir izleyiciye dönüşür. İradeyi masada tutmak, fikir ayrılığı olsa da kararların ortak bir sentezle alınmasını istemek — eşitliğin gerçek sınandığı yer burası.
Eşitliğin bir diğer sınav alanı da, birbirimizin en kırılgan yerlerini nasıl ele aldığımız. Herkesin geçmişten taşıdığı, kendini savunmasız hissettiği bazı “fay hatları” vardır — kendini yeterince güzel bulmaması, eski bir travması, eleştiriye karşı hassasiyeti. Bu noktaları bilip bir tartışma anında tam oraya basmak, beklenmedik bir yerden gelen bir darbedir; çünkü darbe, bizi en çok koruması gereken kişiden gelmiştir. Bu, ilişkiyi içten içe çürüten gerçek bir aşk katilidir. Güç, partnerin zayıf anını avantaja çevirmek için değil, o kırılganlığı korumak için kullanılır.
Kendin İçin Var Olmaya Devam Etmek
Bir ilişkiye girmek, çoğu zaman bir kasırganın merkezine girmek gibidir. Psikolog Maximilien Bachelart’ın da işaret ettiği gibi, ilişki bizi kendine doğru çeker, yavaş yavaş içine kapatır. Bazı çiftler bu çekime tamamen kapılır, dış dünyayla bağlarını koparır, kendilerini bir tür oksijensiz füzyona teslim ederler. Oysa özerkliği korumanın sırrı çok karmaşık değil: ilişkiden önce sahip olduğumuz alışkanlıkları — kitap okumayı, sinemaya gitmeyi, arkadaşları, aileyi — sürdürmek. Bunlar dışarıdan içeri taşınan birer nefes gibidir.
Burada bir yanlış anlamaya da dikkat etmek gerek. Sağlıklı özerklik, partnerden gizli bir “bahçe” yaratmak, ondan sırlar biriktirmek değildir. Bachelart’a göre asıl rahatlatıcı olan, akıldan geçeni saklamak yerine adını koyup paylaşabilmektir. Mesele kendine ait bir alan bırakmak ile içini tamamen açmak arasında bir tercih değil; mesele, ilişkinin içinde bile “hâlâ kendisi için var olma” hissini kaybetmemek.
Yazılı Olmayan Sözleşme
İki insanın arasında, hiçbir yere yazılmamış ama herkesin az çok bildiği bir sözleşme işler. Bu sözleşmenin en katı maddesi mahremiyetle ilgili: bir gece önce aranızda geçen mahrem ya da komik bir anı, ertesi gün sadece insanları güldürmek için arkadaş ortamında anlatmak, partneri rızası olmadan başkalarının önünde çıplak bırakmaktır. Aynı sözleşme, toplum içindeyken de “aynı takımda” kalmayı şart koşar — bir tartışmada partneri yalnız bırakıp karşı tarafa geçmek, ya da onu mizah kisvesi altında küçük düşürmek, derin bir ihanet hissi yaratır.
Sözleşmenin belki de en sinsi maddesi, küçük sözlerle ilgili olanı. Yatağa kahvaltı getirme sözü, evdeki bir tamiratı yapma sözü, ertelenen bir hafta sonu tatili… Her tutulmayan küçük söz, görünmez bir kumbaraya atılan bir madeni para gibidir. Yıllar geçer, kumbara sessizce dolar, ve bir gün gerçekten de “hesap kesim vakti” gelir. O ana kadar önemsiz görünen onca ihmal, birikip kronik bir güvensizliğe dönüşmüştür.
Aşkı Her Gün Sulamak
Aşk kendi kendine yetişen bir şey değil; bir bitkiye bakar gibi gündelik bir özen ister. Bu özenin ilk şartı, partneri kendi kafamızdaki şablonlara göre değil, o günkü hâliyle görmek. Sırf “iyi bir eş” rolünü oynamak için her cumartesi ezbere çiçek almak değil, partnerin o gün gerçekten neye ihtiyacı olduğunu fark etmek — bazen bir çift söz, bazen sessizlik, bazen sadece dinlenmek.
Aynı özenin bir parçası da, ilişkiyi tamamen öngörülebilir bir rutine teslim etmemek. Her cuma akşamı aynı şeyi yapmak güven verir ama zamanla aşkın içindeki o macera hissini de söndürür. Sağlıklı bir denge, güveni yok etmeden sürpriz ve inisiyatif için yer açmaktır. Aşk, irrasyonel bir sihirle kendiliğinden var olmaz; sabırla, taş üstüne taş koyarak inşa edilir.
* * *
Sonuçta modern aşkın çözülmesi gereken tek bir formülü yok. Var olan şey, sürekli yeniden kurulması gereken bir denge: özgürlüğümüzden vazgeçmeden, karşımızdakini gerçek bir eşit olarak görmek; kendimizi kaybetmeden, ona derinden bağlanmak; güvenliği korurken, macerayı da hayatta tutmak. Eski masallara dönmek mümkün değil — ama belki de buna ihtiyacımız da yok. Bize gereken, hem özgür hem de sadık kalabileceğimiz, kendi elimizle yazdığımız yeni bir sözleşme.
Dr Sabri Derman bizi nereye götürür?
Zincirin Ucunda Özgürlük: Akıl, Tutku ve İradenin Felsefi Serüveni
Bir Önceki yazımda Dr Sabri Derman arkadaşımın “Aşkın nörobiyolojisi” konusundan yola çıkarak aşkın ömrünün sınırlı olduğu ve aklımızı kullanarak ve bazı teknikler uygulayarak bu hastalıklı durumdan kurtulmanın mümkün olduğunu görmüştük. Aşkın sevgiye dönüşebileceğini güvenli sularda yüzülebileceğini de anlamıştık . Özetle akıl yoluyla tutkuyu dizginliyebiliyorduk. Bu konunun ardından bizi herşeyin önceden belirli mi olduğu tutkularımızın bizi yönlendirdiği konusuna taşıdı. Bu tutkuları bir şekilde yönlendirmenin olasılık dahilinde olabileceğini ve irademizi kullanarak tutkularımızın bizi esir almasına izin vermeyerek özgürleşebileceğimizi düşünmeye başladık. Tüm bu düşünceler konuyu derimleştirip işi felsefi boyuta Spinoza’nın “Determinizm ve serbert irade” fikrine taşıdı. Buyrun buradan ilerleyelim…
İnsanın kendini özgür hissetmesi ile gerçekten özgür olması arasındaki o ince çizgi, felsefenin en sabırla işlenmiş sorularından biridir. Bu çizgi çoğu zaman, birbirine hiç benzemeyen iki düşüncenin —kadercilik ile determinizmin— zihnimizde aynı kefeye konmasından bulanıklaşır. Oysa aralarındaki fark, sadece akademik bir ayrıntı değil, insanın eylemlerine neden zahmet ettiğinin de cevabını taşır. Kadercilik, “ne olacaksa olacak” diyerek bizi sahnenin dışına atar; eylemlerimiz, doktora gitmemiz, müzakere etmemiz, çaba göstermemiz, önceden yazılmış bir sonucu değiştiremez. Determinizm ise tam tersi bir iddiada bulunur: evet, her şey nedenlerle örülüdür, ama biz de bu örgünün bir ilmeğiyiz. Doktora giden hasta ile gitmeyen hastanın kaderi aynı değildir, çünkü gitme kararının kendisi sonucu belirleyen nedenler zincirine dahildir. Antik çağdan beri bilinen “tembel safsata” işte bu karıştırmadan doğar: insan, determinizmi kadercilik zannedip eylemden vazgeçer, oysa belirlenmişlik fikri bizi eylemsizliğe değil, tam tersine müzakerenin ve seçimin ağırlığına davet eder. Karakterimizi değiştirme arzumuz bile, o karakteri şekillendiren nedenler zincirinin bir parçasıdır; bu yüzden determinist bir evrende çabalamak, kaderci bir evrende çabalamaktan tamamen başka bir anlam taşır.
Bu ayrımı en uca, en derin felsefi sonucuna kadar taşıyan isim Spinoza’dır. Spinoza için belirlenmişlik sadece dış dünyanın bir özelliği değildir; zihnin en mahrem köşesine, “irade” dediğimiz şeyin ta kendisine kadar uzanır. Burada Spinoza, Descartes’ın yüzyıllar boyunca özgür iradenin sığınağı haline gelen düalist resmini kökünden sarsar. Descartes’a göre akıl fikirleri pasifçe görür, irade ise bu fikirleri onaylayıp onaylamamakta özgür, ayrı bir güçtür. Spinoza bu ayrımı reddeder ve Etika‘da çarpıcı bir cümleyle özetler: irade ile akıl aynı ve tek şeydir. Bir üçgenin iç açıları toplamının iki dik açıya eşit olduğunu kavradığımız anda, bu fikri “onaylamak” için ayrıca devreye girecek bağımsız bir iradeye ihtiyacımız yoktur; fikri kavramakla onu doğru bulmak aynı zihinsel olaydır. İrade, eşyaya yönelen bir arzu değil, fikrin kendi içinde taşıdığı zorunlu bir evetlemedir. Bu küçük görünen tanım kayması, aslında özgür irade illüzyonunun temelini çeker alır: zihnimizdeki her fikir, sonsuz bir neden-sonuç zincirinin ürünü olduğuna göre, akılla özdeşleşen irademiz de bu zincirden muaf değildir. Spinoza’nın ünlü benzetmesiyle, kendini özgürce seçim yapıyor sanan insan, gözleri açık rüya görmektedir.
Tam burada, Spinoza’yı aynı determinist cepheden gelen bir başka isimle, Hobbes’la yan yana koymak, aradaki farkın ne kadar köklü olduğunu gösterir. İkisi de mutlak, nedensiz bir özgür iradeyi reddeder; ama “irade” kelimesine doldurdukları içerik birbirinden tamamen farklıdır. Hobbes için irade, müzakere sürecinde art arda gelen iştahların, kaçınmaların, umutların ve korkuların en sonunda eyleme dönüşen son halkasıdır — bir tür mekanik son iştah. İrade burada akıldan değil, bedenden, hazdan ve acıdan beslenen tutkunun kendisidir; Hobbes’a göre özgürlük de bu son iştahın dışarıdan fiziksel bir engelle karşılaşmadan eyleme geçmesinden ibarettir. Spinoza ise tam ters yönde ilerler: iradeyi tutkudan, arzudan, iştahtan tamamen ayırır ve onu saf bir yargı, bir bilme edimi olarak akla eklemler. Hobbes’ta irade bedenin sesidir, Spinoza’da ise aklın kendisidir. Bu karşıtlık, “arzuya karşı yargı” şeklinde özetlenebilecek bir çatallanmadır ve her iki filozofun özgürlük tanımını da bu çatallanma şekillendirir: Hobbes için özgürlük engelsizlik, Spinoza için özgürlük kavrayıştır.
Spinoza’nın bu kavrayış fikri, soğuk bir mantık alıştırması olarak kalmaz; bir yaşam pratiğine, hatta bir tür terapiye dönüşür. Tutkular —üzüntü, korku, kıskançlık— Spinoza’ya göre kaynağını bilmediğimiz bulanık fikirlerdir; onları “çekeriz”, çünkü dışarıdan gelen nedenlerin önünde edilgeniz. Ama bir tutkuyu kuşatan nedenleri akıl yoluyla açık ve seçik bir biçimde kavradığımız anda, o duygu artık eski haliyle bizi esir alamaz; tutku olmaktan çıkar. Bu, duygunun yok olması değildir — endişenin nesnesi ortadan kalkmaz — ama duyguyla ilişkimiz değişir: edilgen bir kurban olmaktan, nedenleri bilen bir özne olmaya geçeriz. Spinoza’nın sisteminde bu geçişin ödülü, sıradan bir rahatlama değil, kalıcı bir neşedir; çünkü bir şeyi ne kadar çok anlarsak o kadar özgür, nedenler konusunda ne kadar cahil kalırsak o kadar köleyizdir. Burada belirlenmişlik artık bir hapishane değil, anlaşıldığı ölçüde özgürleşmenin zeminidir.
Spinoza’nın bu çözümü, aslında akıl ile tutku arasındaki çok daha eski bir kavganın yeni bir cephesidir. Aristoteles’ten Aquinas’a uzanan çizgi, bu kavgayı bir “yönetim” meselesi olarak görür: tutkular bedenimize aittir, ama insanda akıl onları “despotik” değil “politik” bir tarzda yönetebilir — tıpkı iyi bir yöneticinin tebaasını zorla değil ikna ve terbiyeyle yönlendirmesi gibi. Hayvan içgüdüsünün zorunlu esiriyken insan, akıl sayesinde seçenekler arasında tartar, kıyaslar, yargıya varır. Kant ve Stoacılar bu fikri daha da yükseğe taşır: onlara göre gerçek özgürlük, doğanın mekanik nedensellik zincirinin tamamen dışına çıkmak, evrensel ahlak yasasına kendi aklımızla uymaktır — bir tür otonomi, kendi kendini belirleme. Ama bu zincirin tam karşı ucunda Hume ve Hobbes durur: Hume için akıl asla tek başına eyleme geçiremez, sadece bir hesap makinesidir; bizi harekete geçiren hep tutkudur. Hobbes da zaten müzakereyi bir akıl yürütme süreci değil, sırayla gelen iştahların birbirini kovalaması olarak görmüştü. Böylece akıl-tutku ilişkisi üzerine kurulu bütün bu felsefi harita, iki kutup arasında gerilir: bir yanda aklı tahtın sahibi ilan edenler, öbür yanda tahtın gerçek sahibinin hep tutku olduğunu söyleyenler.
Bütün bu sesleri yan yana koyduğumuzda ortaya çıkan tablo, tek bir cevaptan çok, özgürlüğün kaç farklı biçimde tanımlanabileceğinin envanteridir. Hobbes ve Hume için özgürlük, dışarıdan bir engelin yokluğudur; tutku zaten patrondur, mesele onun önündeki engelleri kaldırmaktır. Aristoteles ve Aquinas için özgürlük, aklın tutkuyu ortadan kaldırmadan terbiye etmesidir; tutku hâlâ oradadır ama artık tek başına karar vermez. Kant ve Stoacılar için özgürlük, nedensellik zincirinin üstüne çıkıp ahlaki bir yasayla kendini bağlamaktır. Spinoza ise bambaşka bir kapı açar: ona göre zincirin dışına çıkmaya hiç ihtiyacımız yoktur, çünkü özgürlük zincirin kendisini anlamaktan ibarettir. Determinizmi kadercilikle karıştırmayan bir zihin için bu dört yaklaşım birbirini reddetmek zorunda değildir; her biri, insanın aklıyla tutkusu arasındaki o eski gerilimin farklı bir yüzünü aydınlatır. Belki de özgürlük dediğimiz şey, hiçbir zaman nedenlerden tam bir kaçış olmamıştır — sadece o nedenlerle kurduğumuz ilişkinin niteliğidir: onları görmezden gelen bir teslimiyet mi, yoksa onları kavrayan ve böylece taşıyabilen bir bilinç mi?
Aşkın Nörobiyolojisi; Doktor bakışı… Dr Sabri Derman anısına..
Aşkın Nörobiyolojisi: Beyindeki Kimyasal Fırtına, Tuzaklar ve Bu Süreci Yönetmenin Yolları
Aşkın Temel Kimyası
Aşk, beynimizde belirli nörolojik mekanizmalar ve kimyasal süreçler tarafından şekillendirilen oldukça karmaşık ve güçlü bir olgudur. rahmetli çok sevgili arkadaşım Nörofizyolog Dr. Sabri Derman’ın yıllar öncesi her 14 Şubat’ta yaptığı konuşmalarında verdiği bilgilere göre, beynin farklı bölgeleri romantik aşkı; anne sevgisi, vatan sevgisi veya sadece şehvet duymaktan çok daha farklı bir şekilde işler ve beynin verdiği bu farklı tepkiler günümüzde MR teknolojileri sayesinde görüntülenebilmektedir.
Aşk duygusu tutkulu bir hale bürünürken beyinde özellikle dopamin, oksitosin ve serotonin gibi nörokimyasallar yoğun olarak devreye girer. Birey, çocukluk döneminde (2-8 yaş arası) bilinçaltında oluşturduğu “ideal eş” şablonuna uygun biriyle karşılaştığında, beyin sinir sisteminde ani bir reaksiyon başlatır; bu nörolojik tepki sonucunda kalp çarpıntısı, terleme ve vücut ısısında artış gibi bariz fiziksel belirtiler ortaya çıkar.
Aşkın kimyasal profili zaman içinde de değişim gösterir: ilişkinin ilk başlarında tutku ve cinsel arzu ön plandayken, zaman geçtikçe bu durum yerini oksitosin gibi bağlanma hormonlarına bırakır; bu kimyasal evre geçişi sayesinde ilişkide sadakat ve derin bir duygusal bağlılık hissi ön plana çıkar.
Beynin Bizi Kandırdığı Yollar
Evrimsel süreçte neslin devamını ve eşlerin birbirine bağlanmasını güvence altına almak için beynimiz bize oldukça güçlü, hatta bazen mantık dışı görünen nörolojik oyunlar oynar. Bu oyunların temelinde şu beş mekanizma yer alır:
1. “Aşkın Gözü Kördür” İllüzyonu
Aşık olduğumuzda beynimiz, eleştirel yargılama ve olumsuz duygu merkezlerini geçici olarak pasif hale getirir. Partnerimizin fotoğrafına baktığımızda veya onunla vakit geçirdiğimizde, beynin mantıksal kararlar alan prefrontal korteksi ile korku ve endişeyi işleyen amigdalası adeta şalteri indirir. Bu nöral susturma sayesinde partnerimizi idealize eder (pozitif illüzyonlar veya kristalizasyon), kusurlarını ve ilişkinin olası risklerini tamamen görmezden geliriz. Bu illüzyon, evrimsel açıdan sosyal çekinceleri aşıp bağ kurabilmemiz için beynin oynadığı en temel oyundur.
2. Bizi “Bağımlı” ve “Takıntılı” Birine Dönüştürmesi
Beynimiz romantik aşkı işlerken, tıpkı bir madde bağımlılığındaki gibi ödül sistemlerini (ventral tegmental alan ve nükleus akkumbens) yoğun bir şekilde dopamin bombardımanına tutar; partnerimizin varlığı beyinde kokain etkisi yaratarak bizi bu ödüle, yani partnere, bağımlı hale getirir. Aynı zamanda kandaki serotonin seviyeleri Obsesif-Kompulsif Bozukluk (OKB) hastalarının seviyelerine kadar düşer. Bu kimyasal oyun, aşık olduğumuz kişiyi saplantı haline getirmemize ve gününün büyük bir kısmını (bazen %65 ile %85’ini) onu düşünerek geçirmemize yol açar.
3. Engelleri ve Belirsizliği Bir “Kumar Makinesine” Çevirmesi
Beynimizdeki dopamin sistemi sadece ödül aldığımızda değil, ödül sürpriz veya belirsiz olduğunda daha güçlü ateşlenir. Karşı tarafın bazen ilgi gösterip bazen geri çekilmesi, istenmeyen ayrılıklar veya ailevi engeller (Romeo ve Juliet etkisi) gibi “aralıklı pekiştirme” durumlarında beynin ödül beklentisi tavan yapar. Beyin bu belirsizliği adeta bir kumar makinesi gibi algılayarak alışkanlık geliştirmemizi engeller ve kişiye duyduğumuz tutku ile bağımlılığı katlayarak artırır.
4. Rasyonel Çıkarları Yok Saydıran “Handikap” Prensibi
Beynimiz aşkı bilinçli bir fedakârlık şovuna dönüştürür. “Handikap Prensibi”ne göre, doğada güvenilir bir sinyalin taklit edilememesi için o sinyalin bedelinin ağır olması gerekir. Birine aşık olduğumuzda rasyonel çıkarlarımızı hiçe saymamız, diğer tüm potansiyel eş seçeneklerine gözümüzü kapatmamız ve enerjimizi tek bir kişiye akıtmamız, beynin “sana olan bağlılığım sahte değil” deme şeklidir. Akıl dışı davranmamız, karşı tarafa sadakatin dürüstlüğünü kanıtlayan, yüksek maliyetli biyolojik bir oyundur.
5. Ayrılık Acısını “Gerçek Bir Fiziksel Yaralanma” Gibi Hissettirmesi
Ayrılık veya reddedilme durumlarında beynimizdeki anterior singulat korteks, anterior insula ve somatosensoriyel korteks gibi fiziksel acıyı işleyen bölgeler yoğun bir şekilde aktifleşir; beynimiz bu sosyal kopuşu gerçek bir hayatta kalma tehdidi gibi algılar ve ruhsal acıyı, fiziksel bir darbe almışız gibi somutlaştırır. Ayrıca sürekli reddedilme — özellikle modern flört uygulamalarında art arda yaşanan küçük reddedilmeler — amigdalanın tehdit algısını bozarak bizi sürekli tetikte tutan bir “reddedilme birikimine” yol açar. Bu durum o kadar güçlüdür ki yoğun stres hormonları kalbin şeklini bozarak ölüm riskine dahi yol açabilen “Kırık Kalp Sendromu”na (Takotsubo Kardiyomiyopatisi) neden olabilir.
Bu Takıntılı Evre Ne Kadar Sürer?
Biyolojik ve nörokimyasal bulgulara göre, aşkın “takıntılı” ve yoğun evresi tipik olarak 12 ila 18 ay arasında, bazı tahminlere göre ise en fazla 3 yıla kadar sürmektedir. Aşkın Ömrü üç yıldır (Frederic Beigbeder 1997 Doğan Kitap) Bakınız; https://tr.wikipedia.org/wiki/A%C5%9Fk%C4%B1n_%C3%96mr%C3%BC_%C3%9C%C3%A7_Y%C4%B1ld%C4%B1rhttps://tr.wikipedia.org/wiki/A%C5%9Fk%C4%B1n_%C3%96mr%C3%BC_%C3%9C%C3%A7_Y%C4%B1ld%C4%B1r
Bu kısıtlı sürenin temel biyolojik dayanağı, beynimizdeki serotonin seviyelerindeki değişimlerle doğrudan ilişkilidir. Aşık olunan ilk dönemde düşen serotonin taşıyıcı (SERT) yoğunluğu, 12 ila 18 aylık bir sürenin ardından yeniden normal seviyelerine döner; bu da partneri saplantı haline getirme ve zihnin büyük bir kısmını onu düşünerek geçirme gibi takıntılı durumları ortadan kaldırır. Genel bilimsel görüş, bu yüksek enerjili ve stresli romantik aşkın 1-2 yıl içinde sönümlenerek yerini oksitosin ve vazopressin hormonlarının yönettiği, daha sakin ve güvenli bir bağlanma (arkadaşça sevgi) evresine bıraktığını ortaya koyar.
Bununla birlikte, nadir görülen “uzun süreli yoğun romantik aşk” vakalarında, fMRI beyin taramaları bireylerin 10 yıl veya daha uzun süre partnerlerine karşı ilk günküne benzer bir çekim ve haz hissetmeye devam edebildiklerini göstermektedir. Ancak bu kişilerin beyin kimyalarını yeni aşıklardan ayıran kritik bir fark vardır: ödül ve heyecan merkezleri aktif kalmaya devam etse de, kaygı ve takıntılı düşünme özellikleri büyük ölçüde azalmış veya tamamen kaybolmuştur.
Kısacası beynimiz, bu yıpratıcı “takıntı” durumunu metabolik ve psikolojik sağlığımızı korumak adına ortalama 1,5 yıl içinde sonlandırır ve ilişkiyi çok daha sürdürülebilir bir bağlanma evresine taşır.
Bu Kimyasal Süreci Yönetmek İçin Ne Yapılabilir?
Aşkın genlerimizin ve hormonlarımızın yönlendirdiği karmaşık bir biyokimyasal süreç olması, onun tamamen kontrol edilemez bir “kader” olduğu anlamına gelmez. İnsan bilinci ve iradesi, bu kimyasal süreçleri yönetebilir ve bireyler ilişkilerini bilinçli tercihlerle şekillendirebilir. İşte bu kimyasal oyunları lehimize çevirmek için kullanabileceğimiz yollar:
1. Belirsizliği Ortadan Kaldırmak
İlişkideki niyetleri ve sınırları netleştirmek, belirsizliği veya ulaşılamazlık durumunu ortadan kaldırmak, beynin “kumar makinesi” mantığıyla beslenen takıntı döngüsünü kırmasına yardımcı olur.
2. Dopamin Sistemini Sağlıklı Yollarla Dengelemek
Orta düzeyde egzersiz yapmak, meditasyon yapmak, yeni bir dil veya enstrüman öğrenmek gibi küçük güçlükler içeren ama sonunda tatmin ve ödül hissi veren aktiviteler, beynin kimyasal dengesini korumasına ve takıntının yatışmasına yardımcı olur.
3. Dikkati Başka Yöne Çeken Görevler Yapmak
Beyin görüntüleme çalışmaları, kelime ilişkilendirme gibi dikkati tamamen başka bir yöne çeken bilişsel görevlerin, sevgiliyle ilgili duygusal veya fiziksel acıyı ve takıntılı düşünceleri yönetirken etkili olabildiğini göstermiştir.
4. Mantığı (Prefrontal Korteksi) Bilinçli Olarak Devreye Sokmak
Eleştirel yargılama yeteneğinin biyolojik olarak askıya alındığının farkında olmak ve partneri veya ilişkiyi bilinçli bir çabayla rasyonel olarak değerlendirmeye çalışmak, kusurları da içeren daha gerçekçi bir bakış açısı geliştirmenizi sağlayarak körü körüne takıntı halini zayıflatabilir.
5. Zamanın İyileştirici Etkisine Güvenmek
Bu yıpratıcı ve takıntılı ruh halinin kalıcı olmadığını, ortalama 12-18 ay içinde biyolojik olarak normale döneceğini bilmek, bu sürece karşı kendinizi daha kabullenici ve sabırlı hissetmenizi sağlayabilir.
6. Uzun Süreli İlişkilerde Aşkın Kimyasını Bilinçli Eylemlerle Yeniden Üretmek
Romantik aşkın zamanla sönümlenmesi mutlak bir zorunluluk değildir. Partnerle birlikte yeni ve heyecan verici aktiviteler yapmak (yenilik), sönümlenmekte olan dopamin sistemini tekrar harekete geçirerek tutkuyu canlandırırken; fiziksel temas ve cinsel aktivite oksitosin salınımını tetikleyerek güven ve bağlılık hissini derinleştirir.
7. Ayrılık Acısını Yönetmek: Yapılandırılmış İyileşme Pencereleri
İrademizi kullanarak beynimize müdahale edebiliriz: “yapılandırılmış iyileşme pencereleri” yaratarak (örneğin uygulamalara veya tetikleyicilere ara vermek**) beynin aşırı uyarılmış tehdit sistemini, yani amigdalayı, dinlendirebiliriz. Beyne iyileşmesi için bu zamanı tanımak, amigdalanın tehdit eşiğini yeniden normal seviyesine çeker.
** Şu uygulamalara veya tetikleyicilere ara vermek konusunu açalım isterseniz biraz; “Uygulamalar” (Apps): Dijital Flört ve Sosyal Medya PlatformlarıUygulamalar ile kastedilen temel olarak akıllı telefonlarımızdaki dijital flört platformlarıdır (Tinder, Bumble, Hinge vb.) “Tetikleyiciler” (Triggers): Acıyı Yeniden Uyandıran Uyaranlar Tetikleyiciler, beyninize ayrılık veya reddedilme acısını anında hatırlatarak sinir sistemindeki stres ve acı devrelerini yeniden alevlendiren her türlü dış unsurdur.
- Eski Partneri Hatırlatıcılar: Örneğin, istenmeyen bir ayrılık sonrasında eski partnerin fotoğrafına bakmak veya sosyal medyasını kontrol etmek, beyinde tıpkı fiziksel bir darbe almış gibi fiziksel yaralanma bölgelerini (sekonder somatosensoriyel korteks) anında aktif hale getirir. Belirsizlik Beklentisi: Karşı taraftan gelecek bir mesaj için bildirim seslerini açık tutmak veya iletişimi koparmamak, beyni sürekli bir “beklenti ve tehdit” durumunda tutarak stres hormonu olan kortizolün sürekli yüksek kalmasına neden olur
- Tetikleyicilere ara vermek; bildirimleri kapatmak, fotoğrafları kaldırmak veya eski partnerle tüm iletişimi kesmek (no-contact) gibi adımlarla beyni bu acı uyaranlarından mahrum bırakıp dinlenmesine izin vermektir
Özet
Aşk, evrimsel bir biyolojik zorunluluk olarak başlasa da insan bilinci bu kimyasal süreçlere kurban olmak zorunda değildir. Beynimiz bizi mantıklı ve bağımsız bir bireyden çıkarıp; kusurları görmeyen, takıntılı, belirsizlikle heyecanlanan ve ayrılığı fiziksel bir ölüm tehlikesi gibi algılayan birine dönüştürerek, kendi evrimsel amacına (bağlanma ve üreme) ulaşmak için kusursuz bir senaryo yazar. Ancak ne hissettiğimizin ve neden mantıksız davrandığımızın nörolojik altyapısını bilmek; iyileşme süreçlerimizi yapılandırmamızı, zararlı bağımlılık döngülerini kırmamızı ve romantik kaderimizi kendi irademizle yeniden yazmamızı sağlayan en büyük gücümüzdür.
Dengede Rüya Görmek: Fondation Louis Vuitton’da Alexander Calder’in Hareketli’leri
Dengede Rüya Görmek: Fondation Louis Vuitton’da Alexander Calder’in Hareketli’leri
Paris’te dün bir heykel sergisi gezmek üzere gittiğim Fondation Louis Vuitton’da (FLV) heykel sergisinden çok başka bir şeyle karşı karşıya kaldım. Vakfın Alexander Calder’e ayırdığı “Rêver en equilibré” yani “Dengede Rüya Görmek” adlı sergi, sanatçının yüz yıl önce sorduğu basit ama keskin bir sorguyu yeniden gündeme getirmiş: “Bir heykel neden hareket etmesin?”
Bugün heykellerin durağan olmasını doğal karşılıyoruz. Oysa Calder için bunun tam tersi geçerliydi. Ona göre asıl doğal olan; bir formun zamanla, havayla ve sesle birlikte değişebilmesiydi. Sanatçının hikayesi şöyle: 1898’de Amerika’da, hem babası hem büyükbabası heykeltıraş olan sanatçı bir ailede dünyaya gelmiş. Önce makine mühendisi olmuş, ardından sanatçı kimliğine bürünmüş. İleride heykellerinde göreceğimiz o matematiksel hassasiyet ve kusursuz denge, bence bu mühendislik bakışından kaynaklanıyor. 1920’li yıllarda Paris’te tanıştığı dönemin avangart sanatçıları Piet Mondrian ve Joan Miró’nun fikirlerinden etkilenmiş. Önce telden insan figürleri ve minyatür sirk karakterleri yaratmış; sonra da sanat tarihine adını yazdıracağı, Marcel Duchamp’ın şaka yollu önerdiği isimle “Mobil”lerini üretmeye başlamış. 1930’da Mondrian’ın atölyesini ziyaret ettiği gün ondan ilham alarak soyut sanata yönelmiş ve hareketin getirdiği yeni güzellik olasılıklarını araştırmaya koyulmuş. Önceleri elle çevrilen ya da küçük motorlarla çalışan heykeller, ardından da en hafif esintiyle bile dönmeye başlayan o zarif, havada asılı formlar gelmiş. Calder için denge, dondurulmuş bir poz değil; uzayda ve zamanda durmadan kendini yeniden kuran bir akış sanki.
Doğayla Ortak Bir Yaratım
Calder doğayı taklit etmeye hiç teşebbüs etmemiş. Tam tersine, doğanın kendi yaptığı esere dokunmasını istemiş. Rüzgar, hava akımları ve yer çekimi gibi unsurlar onun için birer engel olmaktan ziyade birer “ortak yaratıcı”. O yüzden eserleri sabit semboller değil, güçlerin dinamik konfigürasyonları olarak beliriyor. 1946 yılında Jean-Paul Sartre yazdığı bir yazıda, Calder’in heykellerini madde ile yaşam arasında yarı yolda kalmış garip varlıklar olarak nitelendiriyor ve bu formların havayla beslenen, nefes alan, hayatlarını atmosferin belirsizliğinden ödünç alan işler olduğunu vurguluyor. Bu tanım bana da çok hoş geldi. Sartre ayrıca Calder’in mobil eserlerini “açıp solan çiçeklere” benzetmiş.
Sergi bize bu felsefeyi anlatmaya çalışmaktan da öteye geçiyor. Neden derseniz; ben bu sergiyi sanki gezmedim, yaşadım. Fondation Louis Vuitton’un o görkemli binasını gördünüz mü bilmiyorum ama Frank Gehry’nin tasarladığı o dalgalı, kırılgan görünümlü binanın kendisi de bir hareket hissi taşıyor. Bina ile Calder’in eserleri adeta mimari bir diyalog içine giriyor ve sergiyi alışılmışın dışına çıkarıyor.
Mekanın ve Sesin Boyutları
Sergi binanın bütün katlarına yayılmış, çok geniş bir seçki sunuyor. Gezilen değişik salonlarda Calder’in farklı şapkalarını görüyorsunuz. Bazı salonlarda onlarca eser aynı anda gözünüzün önünde yavaş yavaş dönüyor, bazı salonlarda ise işler tamamen başka bir hale bürünüyor. Bir salonda sanki duvarlara tırmanan takımyıldızları ve fantastik figürleri görüyoruz; tavandan aşağı sarkıyorlar. Kendimi bütünüyle bir atmosferin içine girmiş hissettim. Geleneksel izleme alışkanlığımdan çıkıp mekanın kendisini sanat eserinin bir uzantısı olarak görmeye başladım.
Başka bir salonda, “Gonglar” serisinde, heykellerdeki küçük tokmaklar disklere çarpıyor; ama çıkan sesler ana göre değişiyor. Havanın akışına ve etraftaki insanların hareketine göre şekillenen bu sesleri duyduğumuzda, Calder’in “Ses başlı başına başka bir boyuttur” derken ne kadar haklı olduğunu anlıyoruz. Aynı sinemada olduğu gibi, ses unsurunun yapıtlara bambaşka bir katman ekleyip eseri bir seviye daha yukarı çıkardığını zaten biliyoruz.
Bir diğer salonda ise karşımıza kırmızı renkli, metrelerce büyüklükte bir mobil eser çıkıyor. Yirmiye yakın parça birbirine dengeleyicilerle bağlanmış. İşte tam burada Calder’in dengeyi nasıl kurduğunu, içine mühendislik zekasını nasıl dahil ettiğini anlıyoruz. Bütün parçalar birbirine bağlı olduğu halde, her bir parça kendi başına bağımsızca hareket edebiliyor. Calder bunu doğrudan elleriyle, deneme yanılma yöntemiyle buluyormuş; her bir parçayı oynatıp diğerinin ona nasıl tepki verdiğini izleyerek eserini şekillendiriyormuş.
Ölçeklerin Sınırlarını Zorlamak: Takılardan Dev Heykellere
Calder, ölçek konusunda da kuralları altüst etmiş. Bir yanda avuç içine sığacak, hurda metalden, gümüşten, bazen de altından üretilmiş takılar varken; diğer tarafta devasa eserler var. Bir salon tamamen mücevherlere ayrılmış. Sanat tarihçileri bunlara şakayla karışık “takılamayan mücevherler” demiş; çünkü Calder bunları bir takı mantığıyla değil, heykel mantığıyla tasarlamış. Sanatçı bu takıları eşi Louisa’ya , Charlotte Perriand, Bella Chagall’a veya Jeanne Bunuel’e hediye etmiş. 1942’de New York’taki galeri açılışı sırasında Peggy Guggenheim da Calder’den aldığı bir küpeyi takarak bu eserleri sanat dünyasının merkezine taşımış. Bu küçük takı-heykellerin aksine, açık havada sergilenen çok büyük çelik heykeller de “Stabiller” sergide geniş yer buluyor.
Başka bir salon ise “Calder Sirki”ne (Cirque Calder) ayrılmış. 1926-1931 yılları arasında Paris’te Calder’in bizzat kendisinin sunduğu bu minyatür sirk, günümüzün happening veya performans sanatının ilk örneklerinden biri sayılabilir. Calder bu sirk oyunlarını izleyiciler karşısında canlandırıyordu. Bu performanslar sırasında bazı mekanizmalar kusurlu çalışıyor, bazıları duruyor, bozuluyordu; tamamen rastlantısal bir performans… Öyle ki, bir numara başarısız olduğunda bile bu durum gösterinin bir parçası sayılıyordu. Sesin sanata girişi de işte tam burada başlıyor. Eşi Louisa’nın çaldığı gramofon plakları, davul sesleri ve karton borulardan çıkan aslan kükremeleri de işin içine karışıyordu. Dönemin tanınmış sanatçılarından Fernand Léger, Marcel Duchamp, Jean Cocteau ve Piet Mondrian gibi isimler bu gösterilere gelip hayrana kalmışlardı.
İki Farklı Kinetik Dünya: Calder ve Tinguely
Sergiden çıkarken insanın aklında kalan şey tek bir heykel ya da tek bir an değil, daha çok bir his. Ben bu güzel hissi bütünüyle içimde yaşadım diyebilirim. Calder’in yarattığı dünya; yer çekiminin, rüzgarın, sesin ve boşluğun birbirine karıştığı, sürekli yeniden kurulan bir denge alanı. İşte bu nedenle sergiye “Dengede Rüya Görmek” adını vermişler; bu başlık kesinlikle boşuna seçilmemiş.
Sergiyi gezerken aklıma Jean Tinguely düştü. İsviçreli sanatçı Tinguely de Calder gibi heykeli durağanlıktan çıkarıp zamanı, hareketi ve malzemeyi işin içine sokan kinetik sanatın öncülerindendi. Ama ikisini yan yana koyduğumuzda, aslında birbirine ne kadar zıt iki dünya kurduklarını fark ediyoruz. Calder ile Tinguely’nin ortak noktası, ikisinin de saf bir mühendislik zekasına sahip olmasıydı. Formların nasıl etkileşime gireceğini, ağırlık merkezlerini ve fizik kurallarını ustaca biliyorlar; eserlerinde her zaman bir rastlantısallık payı bırakıyorlardı. Yani rüzgarın yönü ya da bir çarkın ritmi, eserin o anki halini belirliyordu.
Ancak bu ortak zemin, pratikte ikisini çok farklı yerlere taşımış:
Enerji Kaynağı: Calder’in enerji kaynağı doğaldır; rüzgar, hava akımı ya da bir elin hafif dokunuşu… Tinguely ise tam tersine, elektrik motorları, dişliler ve çarklarla çalışan yapay, mekanik bir sistem kurar.
Malzeme Seçimi: Calder temiz kesilmiş metalleri, ince telleri ve saf ana renkleri kullanırken; Tinguely sokaktan topladığı paslı hurdaları, eski motorları ve endüstri artıklarını bir araya getirir.
Ses Estetiği: Ses konusunda bile karşı kutuptalar. Calder’in “Gong” serisindeki sesler rüzgarla gelen hafif, meditatif bir tını taşırken; Tinguely’nin makineleri gıcırdayarak, patlayarak neredeyse bir kakofoni yaratarak çalışır.
Asıl fark sanıyorum felsefelerinde gizli. Calder doğayla uyum içinde, evrendeki kozmik bir dengeyi ve zarafeti arıyor gibi; çünkü onun mobil eserleri havada süzülen şiirsel danslar gibi. Tinguely ise tam tersine, endüstri devrimine ve tüketim çılgınlığına bir eleştiri olarak “anti-makinelere” yöneliyordu. Genellikle bir fonksiyonu olmayan, kendi kendini yok eden absürt işler yapıyor; modern dünyanın kaosunu, gürültüsünü yüzümüze çarpan bir ayna tutmak istiyordu. Geçtiğimiz yıl yine Grand Palais de Niki de Saint Phalle ile ortak sergilerinde Tinguely’nin eserlerini hayranlıkla izlemiştik.
Sonuçta Calder ve Tinguely aynı soruyu sormuşlar: “Heykel neden hareketsiz olmak zorunda?” demişler ama verdikleri cevaplar onları tam tersi yönlere savurmuş. Biri rüzgarın yarattığı şiir duygusuna gitmiş, diğeri makinenin kaotik felsefesine… Calder’in sergisinden sonra bir gün Tinguely’nin eserleriyle karşılaşırsanız, kinetik sanatın ne kadar geniş bir yelpazeye yayılabildiğini, aynı fikrin nasıl bu kadar farklı iki ruhla can bulabildiğini çok daha iyi anlayacaksınız.
Son Söz
Sonuç olarak; eğer Paris’teyseniz ve sanatın sizi sadece izletmekle kalmayıp aynı zamanda dinletmesini, hatta bir şekilde içine çekmesini arzuluyorsanız, işte bu sergi tam size göre. Lütfen kaçırmayın. Calder’in bir mobilinin önünde birkaç dakika durup, en küçük hava akımıyla bile yön değiştiren o güzel, hareketli formları izleyin. Bazen bir köşede beklenmedik bir gong sesi duyun, sonra bahçeye çıkıp gökyüzüne uzanan devasa heykellerin isim babası jean Harp olan “Stabil”lerin arasında dolaşın. Bütün bunları yaparken, bir asır önce Calder’in “Heykel durağan olmak zorunda değil” sorusunu bir fısıltı olarak duymaya çalışın.
Belki de bu sergiden çıkarken yapabileceğiniz en güzel şey; bu dünyanın bize dayattığı hızı biraz kesmek, bir mobilin önünde gereğinden uzun durup ne zaman ve ne yöne döneceğini sabırla bekleyerek bir tefekküre dalmak olmalı. Son söz olarak Calder bana sanki şöyle fısıldadı:
“Güzellik her zaman beklenmedik bir anda, beklenmedik bir esintiyle gelir.”
Türk Şarapçılığı Nasıl Görünüyor?
Avrupa’dan bakarak başlayayım bu yazıya. Türkiye’den epeydir uzaktayım, dolayısıyla artık içeriden bir değerlendirme yapamıyorum. Elimdeki belgeleri düzenlerken Euronews’e yazdığım eski bir yazı önüme düştü. 2010’da yazmışım, oldukça karamsar bir yazıymış. Zaten o tarihten sonra şarapla ilgimi düşünsel boyutta azaltıp sadece tatma seviyesinde sürdürmeye devam etmiştim. Yazıyı “bugün yazsaydım ne değişirdi” diye merakla yeniden okudum. Aslında pek bir şey değişmediğini gördüm. Doğu cephesinde yeni bir şey yok gibi görünüyor. Batı cephesinde hafif olumlu kıpırdanmalar var, ama bağlar ülkesi olan memleketimde şarapçılık pek iyiye gitmiyor; üstüne bazı sorunlar da büyüyor gibi. İsterseniz biraz daha yakından bakalım.
Avrupa Bağı Küçültürken Değerini Büyütüyor; Türkiye Üzüm Zenginliğini Hâlâ Şarap Medeniyetine Çeviremiyor
Bir zamanlar mesele sadece üretmekti. Bugün mesele, ne ürettiğin değil; onu hangi hikâyeyle, hangi mevzuatla, hangi kalite rejimiyle ve hangi piyasa zekâsıyla sunduğun. Şarap artık sadece bir tarım ürünü değil; aynı anda bir kültür, bir coğrafya, bir hukuk, bir ihracat stratejisi ve bir ulusal imaj meselesi. Avrupa bunu uzun zamandır biliyor. Türkiye ise üzümün ülkesi ama şarabın diliyle konuşmayı henüz tam öğrenemedi.
Bugün tabloya yeniden baktığımda, eski yazımı hem doğrulayan hem de düzeltmeye zorlayan bir gerçekle karşılaşıyorum: Avrupa Birliği artık bağ sökümünü kör bir küçülme olarak görmüyor; piyasa dengesi, kalite optimizasyonu, iklim uyumu ve değer zinciri yönetimi olarak ele alıyor. Avrupa Komisyonu’nun güncel şarap sektörü çerçevesi; bağların yeniden yapılandırılmasını, yeşil hasadı, hasat sigortasını, yatırımı, inovasyonu, yan ürün damıtımını ve AB dışı pazarlarda tanıtımı aynı politika sepetinde topluyor. Fransa, İtalya ve İspanya gibi ülkelere ayrılan yıllık AB destekleri yüz milyonlarca avro düzeyinde. Bu sadece bir tarımsal destek değil; bir medeniyetin kendi terroir’ını koruma refleksi.
2024 verileri de Avrupa’nın romantik değil, oldukça sert bir gerçekle yüz yüze olduğunu gösteriyor. AB’nin toplam bağ alanı 2024’te %0,8 düşüşle 3,2 milyon hektara geriledi. Aynı yıl AB’nin şarap üretimi 138,3 milyon hektolitreye indi; bu, 21. yüzyılın en düşük seviyelerinden biri. Üstelik bu düşüşün tek nedeni piyasa değil: OIV, iklim dalgalanmalarını, aşırı yağışları, kuraklıkları, fırtınaları ve hastalık baskısını da başlıca etkenler arasında sayıyor. Yani Avrupa bağ söküyor, ama yenilgiden değil; yeniden ayar vermek için.
Buna rağmen Avrupa hâlâ dünya şarap düzeninin merkezi. 2024’te AB, 103,6 milyon hektolitreyle dünya şarap tüketiminin yaklaşık %48’ini oluşturdu. Fransa 23,0 milyon hektolitre, İtalya 22,3 milyon hektolitre ve Almanya 17,8 milyon hektolitreyle Avrupa’nın en büyük iç pazarları olmayı sürdürdü. Dış ticarette de sahne büyük ölçüde aynı kaldı: 2024’te dünya şarap ihracatında ilk üç sırayı alan İtalya, İspanya ve Fransa toplam 54,6 milyon hektolitre ihracatla küresel hacmin %54,7’sini, değerin ise %63,4’ünü temsil etti. İtalya 21,7 milyon hektolitre ve 8,1 milyar avro; Fransa 12,8 milyon hektolitre ve 11,7 milyar avro; İspanya ise 20,0 milyon hektolitre ve 3,0 milyar avro seviyesindeydi. Kısacası Avrupa bugün daha az romantik, daha teknik; ama hâlâ oyunun sahibi.
Türkiye cephesine geçtiğimizde, ilk bakışta hâlâ etkileyici bir doğal zenginlik görüyoruz. OIV’ye göre Türkiye, 2024’te 402 bin hektarlık bağ alanıyla dünyanın en büyük beş bağ alanına sahip ülkesinden biri. Ama aynı kaynak, bu alanın son on yılda yaklaşık %20 küçüldüğünü ve büyük ölçüde sofralık ve kurutmalık üzüm için kullanıldığını da vurguluyor. Tarım ve Orman Bakanlığı’nın 2025 Üzüm Piyasaları raporu bu tabloyu destekliyor: 2023/24 sezonunda Türkiye’de 3,7 milyon dekar alanda 3,4 milyon ton üzüm üretildi; 2025 için ilk tahmin ise 2,8 milyon tona gerilemesi yönünde. Yani toprağımızda güç var, fakat bu güç şaraba dönüşen bir ekonomik mimariye yeterince akmıyor.
Asıl kırılma da burada başlıyor. Türkiye üzümde büyük, şarapta küçük bir ülke olmaya devam ediyor. Tarım ve Orman Bakanlığı’nın Bağcılık Sektör Politika Belgesi’ne göre Türkiye’nin son beş yıllık ortalama şarap üretimi yaklaşık 673 bin hektolitre; ortalama tüketimi ise 728 bin hektolitre. Aynı belgede, Türkiye’nin dünya şarap ihracatındaki payının son beş yılın ortalamasında yalnızca %0,03 civarında olduğu belirtiliyor. Daha güncel dış ticaret verileri bu dengesizliği daha da görünür kılıyor: OEC’nin UN Comtrade temelli 2024 verilerine göre Türkiye’nin şarap ihracatı 23,9 milyon dolar, ithalatı ise 52,6 milyon dolar. Yani üzüm ülkesi Türkiye, şarapta net ithalatçı görüntüsünden hâlâ tam olarak kurtulamadı.
Bu tablo sadece üreticinin suçu değil; aslında “suç” kelimesi burada fazla sığ kalır. Sorun yapısal. Türkiye’de şarap hâlâ tam anlamıyla bir tarım-kültür-sanayi politikası nesnesi olarak kabul edilmiyor. Mevzuatın bir kısmı modernleşmiş durumda: Türk Gıda Kodeksi Şarap Tebliği şarabı tanımlıyor, üretimde kullanılacak çeşitleri ve alkol sınırlarını belirliyor; ayrıca “köken ismi” ve coğrafi işaret mantığını da mevzuata taşıyor. Bu, teknik açıdan küçümsenmeyecek bir adım. Artık hukuki dilde terroir’ın karşılığına yaklaşan bir kavram seti var.
Ama aynı anda başka bir gerçek de var: 4250 sayılı Kanun’un güncel halinde alkollü içkilerin reklamı ve tüketiciye yönelik tanıtımı yasak; satış özendirilemiyor; posta yoluyla satış yapılamıyor; perakende satış saat 22.00-06.00 arasında yasak; ürünler işletme dışından görülecek şekilde sergilenemiyor. Yani Türkiye’de şarap, teknik olarak tanımlanmış ama kültürel olarak kamusal alanda susturulmuş bir ürün. Bir ülke şarabını sadece üretim bandında değil, kamusal dilde de görünmez kılarsa, o ürün ulusal değer zincirine nasıl dönüşebilir? Avrupa şarabı kalite rejimleri ve tanıtım fonlarıyla dünyaya anlatırken, Türkiye şarabı çoğu zaman kendi ülkesinde dahi alçak sesle konuşmak zorunda kalıyor.
Vergi meselesi de hâlâ merkezi önemde. Güncel vergi listelerinde şarap için maktu ÖTV uygulanmaya devam ediyor; 2026 başı itibarıyla şaraplarda litre başına 56,87 TL düzeyindeki vergi tutarı, kamuya açık vergi listelerinde ve bu artışları haberleştiren yazılarda yer aldı. Buna KDV ve dağıtım maliyetleri eklendiğinde, şarap Türkiye’de yalnızca üretimi değil, tüketimi de zorlaşan bir ürüne dönüşüyor. Avrupa’nın birçok ülkesinde şarap bir kültür ve kırsal kalkınma unsuru olarak ele alınırken, Türkiye’de çoğu zaman sadece bir vergi kalemi olarak görülüyor. Bu fark kadehte başlamıyor; devletin zihninde başlıyor.
Yine de bugünün Türkiye’sini sadece karanlık renklerle boyamak haksızlık olur. Son yıllarda Anadolu üzüm çeşitlerine, mikro-terroir fikrine, doğal/yerel üretim anlatısına ve şarap turizmine ilgi belirgin biçimde arttı. Resmî mevzuatta köken ismi ve coğrafi işaret mantığının yer alması, TÜRKPATENT sisteminin bu alanda kullanılabilmesi ve bazı yerel şarapların coğrafi işaret almaya başlaması, gecikmiş ama önemli adımlar. Bu alan doğru kullanılırsa Türkiye, sadece Cabernet ve Merlot taklitçisi bir ülke değil; Kalecik Karası, Öküzgözü, Boğazkere, Narince, Emir gibi üzüm hafızasını hukuka ve pazara çevirebilen bir ülke olabilir.
Bugün asıl mesele şu: Türkiye üzümü bir ürün olarak biliyor, ama şarabı hâlâ yeterince stratejik bir anlatı olarak bilmiyor. Oysa Avrupa’nın yaptığı tam olarak bu. Bağ alanı küçülse de değerini büyütüyor. Litreyi azaltıp avroyu yükseltiyor. Hacim yerine hikâye, tonaj yerine menşe, anonim içki yerine coğrafi kimlik satıyor. Türkiye ise çoğu zaman üzümün biyolojisini biliyor ama şarabın jeopolitiğini, hukukunu ve marka ekonomisini yeterince kuramıyor.
Ben bugün de aynı soruyu, ama daha ağır bir tarih bilinciyle soruyorum: Dünyanın en eski bağ coğrafyalarından birine sahip bir ülke, neden hâlâ şarapta kendi medeni iddiasını tam kuramıyor?
Sorunun cevabı artık sadece üreticide değil. Yanıt; vergide, tanıtım rejiminde, coğrafi işaret siyasetinde, kırsal kalkınma anlayışında, turizm politikasında ve kültürel cesarette gizli.
Türkiye isterse üzüm ülkesi olmaktan çıkıp şarap ülkesi olabilir. Ama bunun için önce şarabı sadece alkollü bir içki olarak değil; toprağın hafızası, Anadolu’nun estetik dili ve yüksek katma değerli bir kültür ürünü olarak görmesi gerekiyor.
Kebabı dünyaya öğreten bir ülke, yanında Öküzgözü’nü, Boğazkere’yi, Emir’i, Narince’yi de anlatabilmeli. Asıl eksik olan bağ değil. Asıl eksik olan, o bağın içindeki sesi duyan devlet.
Provokatör Bir Fotoğrafçı; Daido Moriyama
Daido Moriyama; Provokatör Bir Fotoğrafçı
Mehmet Ömür
Bugün Henri Cartier-Bresson Vakfı’ndaki Daido Moriyama sergisini gezdim ve bu aykırı fotoğrafçının ruhunu adeta içimde hissettim. Eserlerine bakarken onunla kendi aramdaki benzerlikleri düşünmeden edemedim. Sergilerin insana kattığı muazzam yararlar vardır; öğrenirsiniz, derinlemesine düşünürsünüz ve yepyeni farkındalıklar kazanırsınız. Bir taraftan görme biçiminizi eğitirken, diğer yandan duygusal anların doruklarına ulaşırsınız. Sosyal medyada hızla ve hunharca tüketilen dijital görüntülerin aksine, gerçek bir sanat eserinin karşısında durup zaman geçirmek, insanda çok daha farklı ve derin bir bilinç hâli yaratıyor. Moriyama’nın sergisini gezerken ben de tam olarak bu yoğun duyguları yaşadım. Serginin başlığı ise beni derinden etkiledi: “Fotoğrafa Yazılmış Aşk Mektupları”. Vakfın müze kitapçısında aynı adı taşıyan kitabın da satışa sunulduğunu görmek de hoş oldu.
Bazı fotoğrafçılar vardır; onların fotoğraflarına baktığınızda bir görüntü dışında, farklı bir tarz ve bir yaşam biçimi görürsünüz. Günümüz çağdaş fotoğraf sanatının en etkili isimlerinden biri olarak kabul edilen Daido Moriyama da hiç şüphesiz bu isimlerden biri. Onun hikâyesi, aslında Tokyo sokaklarında bitmek bilmeyen, tutkulu bir yürüyüşün hikâyesidir. 1938 yılında Osaka’da dünyaya gelen sanatçı, gençlik yıllarında önce grafik tasarımla ilgilense de kısa süre sonra asıl yolu olan fotoğrafla kesişti. Ünlü fotoğrafçılar Takeji Iwamiya ve Eikoh Hosoe’nin yanında çalışarak deneyim kazandıktan sonra, 1964 yılında kendi özgün yolunu çizmeye başladı. Bu dönemde Shomei Tomatsu’nun kareleri, William Klein’ın sert ve enerjik New York görüntüleri, Andy Warhol’un gündelik hayatı sanatın merkezine taşıyan yaklaşımı ve Jack Kerouac’ın özgürlükçü yazılarından çok etkilendi.
Moriyama’nın fotoğraf anlayışını özetleyen üç sihirli kelime var: “Are, bure, boke”; yani grenli, bulanık ve net olmayan görüntüler. İlk bakışta birer teknik kusur gibi algılanabilecek bu özellikler, aslında onun tamamen bilerek ve isteyerek yaptığı estetik bir tercihidir. Çünkü ona göre fotoğraf, kusursuz ve steril bir görüntü yakalamak için değil; hayatın o saf, filtresiz ve çarpıcı gerçekliğini göstermek içindir. Bir söyleşisinde dile getirdiği “Fotoğraflarımı gözlerimden çok bedenimle çekiyorum” cümlesi, onun benzersiz çalışma biçimini çok iyi özetliyor. Çoğu zaman vizörden bakma ihtiyacı bile duymadan; yürürken, koşarken ya da hareket hâlindeki bir araçtan deklanşöre basıverir. Ortaya çıkan bu görüntüler bazen bulanık, bazen sert, bazen de düzensizdir ancak tam da bu yüzden benzersiz bir şekilde saf ve canlı fotoğraflardır. 1960’ların sonunda Japonya’da ortaya çıkan Provoke hareketiyle birlikte sanatçının bu asi fotoğraf dili daha da belirginleşti. Dönemin fotoğraf dünyası teknik mükemmelliği ve estetik güzelliği yüceltirken, Provoke sanatçıları bunun tam zıttını savunuyordu. Onlara göre dünya düzenli bir yer değildi ve dolayısıyla fotoğrafın da düzenli görünmesi gerekmiyordu. Belirsizlik, parçalanmışlık ve çelişki, hayatın ta kendisiydi.
Sergide Moriyama’nın yalnızca bir fotoğrafçı olmayı hedeflemediğini anlıyoruz. Moriyama aynı zamanda bugüne kadar 180’den fazla kitap yayımlamış son derece üretken bir yazardır. 1968 yılında yayımlanan ilk kitaplarından Japan: A Photo Theater ile dikkatleri üzerine çekmiş; ardından gelen Farewell Photography, Hunter, Mayfly ve Another Country in New York gibi eserleri fotoğraf tarihinin klasikleri arasındaki sarsılmaz yerini almıştır. Yüz seksenden fazla kitap yayımlamış olması, onun fotoğrafla kurduğu bağın ne denli yoğun ve tutkulu olduğunu anlamamıza yetiyor. Özellikle 1972 tarihli Farewell Photography (Elveda Fotoğraf) kitabı, kariyerinde çok özel bir mihenk taşıdır. Bu kitapta alışılmış estetik kuralların neredeyse tamamını yerle bir etmiştir. Üzerleri çizilmiş negatifler, filmlerin kenarları, teknik açıdan “başarısız” kabul edilen kareler ve parçalanmış görüntülerin hepsini cesurca bu kitapta toplamıştır. Moriyama adeta fotoğrafın sınırlarını sonuna kadar zorlar ve hepimize şu vurucu soruyu sorar: “Fotoğraf gerçekten nedir?”.
Bu varoluşsal sorunun peşinde geçen yaşamının büyük bir bölümüne ise Tokyo’nun Shinjuku semti tanıklık etmiştir. 1961 yılında yerleştiği bu canlı ve kaotik mahalle, onun bitmez tükenmez ilham kaynağı olmuştur. Neon ışıkları, reklam afişleri, kalabalık metro çıkışları, barlar, sokak köpekleri ve gecenin anonim yüzleri, yıllar boyunca fotoğraflarında tekrar tekrar karşımıza çıkmaya devam etmiştir. Bugün doksan yaşına yaklaşmasına rağmen hâlâ Shinjuku’dan kopamamış olması kesinlikle bir tesadüf değildir. Moriyama’nın en tanınmış eseri ise hiç şüphesiz 1971 yılında çektiği o meşhur “başıboş bir köpek” görüntüsüdür. Dişlerini göstererek objektife sertçe bakan bu köpek, zamanla çağdaş fotoğraf sanatının en güçlü ikonlarından birine dönüşmüştür. Moriyama bu fotoğrafı bir tür “öz portre” olarak tanımlar. Belki de gerçekten öyledir: Huzursuz, özgür, yalnız ve sürekli hareket hâlinde olan bir ruh…. Sergide bu fotoğrafın bir zeytinyağı şişesi üzerinde onun imzasıyla yer alması, bir fotoğrafın ne kadar ikonik olabileceğinin bir örneği olabileceğini anlamamıza yardım ediyor.
Paris’teki Fondation Henri Cartier-Bresson’da düzenlenen “Lettres d’amour à la photographie” yani “ Fotoğrafa aşk mektupları” başlıklı sergi, sanatçının dünyasına farklı ve derinlikli bir bakış açısıyla ev sahipliği yapıyor. Sergi, onun hem eserlerini hem de fotoğrafla kurduğu o dipsiz, neredeyse takıntılı ilişkiyi anlatıyor. Beni en çok etkileyen detaylardan biri de, fotoğrafın öncülerinden Nicéphore Niépce’in ruhunun peşine takılıp onun Saint Loup de Varenne’deki evine adeta bir hac seferi yapar gibi gitmesi oldu. O pencereden çatılara bakmaya çalışması ve Niépce’in yatak odasının fotoğrafını çekmesi büyüleyici bir tutku örneği. Ben de artık ziyaret edilebilen bu 200 senelik tarihi evi gezmeyi, gidilecek yerler listemin en üst sırasına yazdım.
Bu sergi kesinlikle klasik bir retrospektif değil. Buradaki amaç, Moriyama’nın kariyerini kronolojik olarak sıralamaktan ziyade, onun altmış yılı aşkın süredir fotoğrafla sürdürdüğü o tutkulu diyaloğu hissetmemizi sağlamak.
Daha önce de değindiğim gibi, Daido Moriyama’nın fotoğrafları kadar kaleme aldığı metinleri de büyük bir önem taşıyor. Yıllar boyunca çeşitli dergilerde yayımlanan yazılarının büyük bir bölümünü Shinjuku’daki küçük barlarında kaleme almış. Onun eşsiz dünyasında fotoğraf; sadık bir yol arkadaşı, bir sevgili, bir eş, bazen bir sırdaş, bazen bir günlük, bazen de dünyayla kurduğu ilişkinin ta kendisidir. 90 yaşına yaklaşan bu dev çınarın fotoğraf çekmeyi bırakıp bırakmadığını merak ederken, küratör arkadaş onun şu unutulmaz sözüyle bize cevap veriyor: “Fotoğraf çekmek benim işim değil, alışkanlığım.”. Dolayısıyla anlıyoruz ki, yavaş adımlarla da olsa, Shinjuku sokaklarında dolaşmaya ve hayatı kaydetmeye hâlâ devam ediyor. yakında yeni bir kitabının piyasaya çıktığını görmek bizi şaşırtmaz sanıyorum.
Daido Moriyama’nın fotoğraflarına baktığımızda sadece Tokyo’yu görmüyoruz; aynı zamanda bir insanın hayatı boyunca peşinden gitmekten asla vazgeçmediği büyük bir tutkuyu izliyoruz. Ve işte bu tutku, altmış yılı aşkın süredir bize hâlâ aynı soruyu sordurmayı başarıyor: “Bulunuşunun 200. yılında, bir fotoğraf gerçekten neyi gösterebilir?”. Bizi Moriyama ile buluşturup fotoğrafa dair böylesine derin sorular sormamıza vesile olan HCB Vakfı’na teşekkür ediyoruz.
Daido Moriyama – Fotoğrafa Yazılmış Aşk Mektupları (Lettres d’amour à la photographie)
Mekân: Fondation Henri Cartier-Bresson, 79, rue des Archives 75003 Paris
Tarihler: 20 Mayıs – 4 Ekim 2026
Küratör: Clément Chéroux


















































































