Orson Welles Sen nasıl bir insansın?
Orson Welles: Büyük bir beyin!
Orson Welles’i severim.
Takdir ederim.
Ama asıl mesele bu değil.
Onu sevmekten çok, onunla baş edememek ilgimi çeker. Orson Welles bana her zaman bir fazlalık gibi gelmiştir: zekâsı fazla, enerjisi fazla, sesi fazla, hayalleri fazla. Bir insan için “fazla” olan ne varsa, sanki hepsi onda toplanmıştır. Bu yüzden hiçbir yere tam olarak sığamamıştır. Ne Hollywood’a, ne Avrupa’ya, ne de tek bir kimliğe.
Paris’teki Orson Welles retrospektif sergisi, bu taşma hâlini gayet net bir şekilde görünür kılıyor. Bildiğimi sandığım bir ismin, aslında ne kadar çok katmandan oluştuğunu fark ediyorsunuz. Sergi bir filmografiyi sıralamıyor; insanı büyük ve karmaşık bir zihnin kıvrımlarında dolaştırıyor. Bir arşivden çok, bir beyin içi gezinti sanki.
Duvarlarda yalnızca filmler yok. Yönetmen Welles’in yanında aktör, tiyatro insanı, radyocu, anlatıcı ve evet bir de sihirbaz olan Welles var. Her köşede başka bir Orson Welles’e rastlıyorsunuz. Sanki tek bir kişi değil; kalabalık bir sanatçı topluluğu sergileniyor.
Ve bir cümle asılı kalıyor ortada; “Neden benden bu kadar çok var da sizden bu kadar az?” Bunu biraz açmalıyım. Orson Welles bunu kendisini seyretmeye gelen bir kaç kişilik seyirci topluluğna oyundan önce söyler.
Bu söz biraz meydan okuma, biraz da hüzün taşıyor. Welles, sahnede kendini sayar: yönetmenim, aktörüm, yazarım, spikerim… sayar da sayar. Sonra salondaki birkaç kişiye döner ve sorar: Ben neden bu kadar çoğum, siz neden bu kadar azsınız?
Bu bir kibir gösterisi değil; daha çok, taşan bir benliğin göstergesidir.
Citizen Kane ve Erken Gelen Zirve
Citizen Kane sertgide elbette merkezde. Ama bu sergide bir anıt gibi değil; bir eşik gibi duruyor. Oradan geçip devam ediyorsunuz. Filmi çektiği kameralar, montaj masası, o meşhur siyah-beyaz fotoğraf duvarda asılı… Orson Welles montaj masasının başında. Hepsi sinema tarihinin neredeyse kutsal nesneleri gibi. Ama sanki bir kaderin başlangıç noktası gibi de duruyor.
Sinemayı değiştiren o film, Welles’in hayatını da belirlemiş. Erken gelen bu zirve, uzun süren bir uyumsuzluk yaratmış. Hollywood’la bitmeyen gerilim, sonra Avrupa yılları, yarım kalan projeler, kesilip biçilen montajlar, başka ellerde tamamlanan filmler…
Sergi bana şunu düşündürdü: Welles’in trajedisi başarısızlık değildi. Tam tersine, fazlasıyla erken ve fazlasıyla büyük bir başarıydı. Hollywood’un sevmediği türden bir yetenekti o: kontrol edilemeyen, yönlendirilemeyen, ölçülere sığmayan.
Yarım kalmış işler bir eksiklikten çok, bir direnişin izleri gibi duruyor. Welles hiçbir zaman tam anlamıyla evcilleştirilemedi. Hep aykırı, hep biraz vahşi kaldı.
Bir Entelektüelin Sineması
Bu retrospektifin en güçlü yanlarından biri, Orson Welles’i yalnızca bir sinemacı olarak değil, bir entelektüel olarak ele alması. Shakespeare, Kafka, Cervantes, Conrad… Bunlar basit referanslar değil; onun düşünsel evreninin rehberleri.
Filmlerindeki karakterler çoğu zaman iktidarla çevrili ama içten içe yalnız karakterlerdir. Güçle temas ettikçe insanın nasıl bozulduğunu, kibirle yalnızlığın nasıl el ele yürüdüğünü anlatır. Bazen Kane’dir, bazen Falstaff, bazen Othello. Ama hepsinde biraz Orson Welles vardır. Kendisi hep işin içindedir.
Belki de bu yüzden filmleri hâlâ canlıdır. Çünkü iktidar biçim değiştirir; ama insanın zaafları pek değişmez.
Bugünden Bakınca
Bugün Orson Welles’i yeniden düşünmek tuhaf bir şekilde rahatlatıyor beni. Hızın, algoritmaların, “verimlilik” ve “tamamlanmışlık” söylemlerinin kutsandığı bir çağda, onun savurgan yaratıcılığı sessiz bir itiraz gibi duruyor.
Bitmeyen projeler, taşan fikirler, ölçüsüz hayaller… Hepsi bana şunu fısıldıyor:
Bazen tamamlanmamış olmak, bu çağın bize dayattığı “tamlık” fikrine karşı bir duruştur.
Paris’ten Küçük Bir Not
Sergiden çıktığımda Paris her zamanki gibi sakindi. Sinematekin önünde insanlar ağır ağır yürüyordu; bazıları bir kahveye, kimileri bir sonraki filme yetişme telaşındaydı. Kimse büyük bir efsaneyle karşılaşmış gibi görünmüyordu. Ve bu, çok Parizyen bir durumdu.
Orson Welles’in dışarı fışkıran dünyası, Paris’in ölçülü dinginliğiyle yan yana gelince garip bir denge oluşuyordu. Belki de bu yüzden bu sergi en çok burada anlamlıydı. Paris, büyük isimleri kutsamaktan çok, onlarla yaşamayı bilen bir şehir.
Ben oradan, Orson Welles’i biraz daha severek değil; ama kesinlikle onu biraz daha anlayarak ayrıldım.




İnce vücuda sahip olmak günümüzün modası mı oluyor?
|
15 Ara Pzt 22:37 (12 saat önce) |
|||
Özellikle ince hatta zayıf gençlerde dikkatimi çeken yeme içme alışkanlıkları var.
Genellikle alkol içmiyorlar ya da çok az az alkollü içkilerden o da makul miktarlarda tüketiyorlar. Tek tabak yemek tüketmekten yana olduklarını fark ediyorum. Çoğu zaman da bir sandviç ile öğün atlatmayı tercih ettikleri de oluyor. Tabaklarındaki yemeğin bir kısmını tabakta bıraktıkları da oluyor. Dolayısı ile havuza az enerji girdiğinden şişmanlamaları mümkün değil.
Şişman olanlar da yukarıda tanımladığım incelere özenerek kendilerini yontmaya çalışıyorlar.
Son zamanlarda genelde bedenler küçülmeye başladı.
Bunu veri olarak, hem de gözlem olarak yazıyorum. Sokakta, fotoğraflarda, dergilerde, sosyal medyada… Daha az yer kaplayan, daha pürüzsüz, daha günümüzde makbul kabul edilen bedenler çoğalıyor.
Bu küçülme yalnızca spor salonlarının ya da mutfak alışkanlıklarının sonucu değil. Daha hızlı, daha zahmetsiz bir mekanizma da var artık. Bir enjeksiyon. Ozempic adlı ilaç dünyayı kasıp kavuruyor ve benzerleri de onu takip ediyorlar. Fransa’da bu ilaçları kullananlar milyona yaklaşmak üzere.
The New Yorker, bu durumu tek bir cümlede özetliyordu:
“Bunlar sadece zayıflama ilaçları değil aynı zamanda bu bir kültürel olay, kültürel dönüşüm.”
Gerçekten de mesele yalnızca kilo değil. Asıl mesele, bedenle kurduğumuz ilişkinin yeniden kurulması.
Bir süredir fark ediyorum: Zayıflık geri dönüyor. Ama bu, eski anlamıyla bir irade işi değil. Ne disiplin, ne suçluluk, ne de sabır söz konusu. Bu kez zayıflık çok kolay elde ediliyor. Ve belki de tam bu yüzden, sorgulanmadan kabul ediliyor.
The Guardian’ın uzun okuma dosyasında şu cümle dikkatimi çekmişti:
“Zayıflama tekrar geri döndü, hem de zahmetsiz.”
Mücadeleden arındırılmış bir incelik…
Bu, bedeni bir başarı hikâyesi olmaktan çıkarıp, bir ayar meselesine dönüştürüyor.
2010’lu yılları hatırlıyorum. Çeşitli bedenler her yerde görülüyordu. Şişman kadınlar moda defilelerinde boy gösteriyorlardı. Hamileler de öyle. “Body positive” diye bir kavram yaratılmıştı. Bu kalıplara klişelere bir isyandı Farklı bedenler görülüyordu; kusurlu denilen şeyler kadraja giriyordu. Bu, dünyaya “başka türlü de mümkün” deme cesaretinin göstergesiydi.
Şimdi o cesaret sanki geri vitese taktı. Moda dünyasında 36 bedeni aşan bedenlerin kaybolması bunun en görünür işareti. Vogue Business bunun altını çizmişti.
“Moda dünyası ideallerine yeniden şekill veriyor.”
Burada herhangi bir dayatma yok. Yasak yok. Ama göz önünden çekiliyor bu farklı bedenler. Medyada görünmüyorsanız zamanla unutulursunuz.
Ozempic bir ilaçtan öte bir tür estetik düzenleyici gibi iş görüyor. Photoshop’un biyolojik versiyonu dersem abartmış olmam. Fazlalıkları siliyor, konturları belirginleştiriyor, bedeni “derli toplu” bir şekle sokuyor.
Ancak bu durum bazı sorunları da beraberinde getiriyor. Hızlı kilo kaybıyla ortaya çıkan ve “Ozempic yüzü” bana hep aşırı pozlanmış bir fotoğrafı hatırlatıyor. Detay var ama anlam yok. Netlik artıyor ama kişinin karakteri yok oluyor.
1857 yılında Boston’da yayına başlayan The Atlantic adlı dergide okuduğum bir ifade bu hissi iyi veriyor
“Beden, ruhtan daha hızlı değişiyor.”
Beden dönüşüyor, ama anlam ona yetişemiyor.
Beni asıl düşündüren ise iştah meselesi. İnsanlar “ilk kez gerçekten doyduklarını” söylüyorlar. Doymuş hissediyorlar. Bu cümle ilk bakışta kulağa hoş geliyor. Ama bir yerlerde bir eksiklik var. Açlık, yalnızca mideyle ilgili değildir. Arzuyla, merakla da ilgilidir.
Susan Bordo, yıllar önce şunu yazmıştı:
“Disiplinli beden, modernlik açısından kültürel bir idealidir.”
Bugün artık o disiplinli beden açlıkla değil, kimyayla, ilaçla sağlanıyor.
Restoranlarda porsiyonlar küçülüyor. Menüler değişiyor. Dünya bu yeni bedene hızla uyum sağlıyor. New York Times Style bunu şöyle tarif ediyor:
“Ozempic sessiz sedasız bir statü sembolü haline geldi.”
Gösterişsiz ama etkili bir statü diyebiliriz. Günümüzde bu konuya yeterince eğilinmediği kanısındayım. Fransa’da bugün 700 bin kişi Ozampic kullanıyor.
Belki de mesele zayıflık değil. Mesele, belki de bedenin artık bir proje hâline gelmesi, yönetilen bir şeye dönüşmesi.
İnceliğin artık geri dönmeye başladığı anlaşılıyor. Ama bu dönüş bir zafer mi, yoksa bir yenilgi mi işte onu bilemiyorum.
Ve galiba bugün sormamız gereken soru hâlâ çok basit:
Bu beden gerçekten benim mi? Yoksa onu çağın yönlendirmelerine mi uydurmaya çalışıyorum.
Martin Parr’a Veda
Martin Parr’a Veda:
Rengin, Mizahın ve Gündeliğin Büyük Tanığına
Bu yıl fotoğraf dünyası çok önemli isimlerini kaybetti. 2025 i terk etmeden son günlerde de onu kaybettik. Her yaz Arles’a gittiğimde, şehrin taşlarına sinmiş o tuhaf fotoğraf kokusunu duyarım: biraz tarih, biraz merak, biraz da insan kalabalığının dökülmüş izleri… Bu kokunun bir yerinde de Martin Parr mutlaka vardır. Arles Fotoğraf Buluşmalarında her zaman ona bir sahne vardır; bazen çocuksu bir kahkahanın, bazen ferah bir rengin ardında bilirim ki başka türlü bakmayı öğreten biri durmaktadır. Paris Photo’da da öyle… Binlerce işin arasından Parr’ın fotoğrafları yine önüme çıkar, yine gözüme ilişir, yine kendi gündelik dünyama ayna tutar.
6 Aralık 2025’te Bristol’dan gelen haber, fotoğraf dünyasının göğsünde ince bir sızı bıraktı: Martin Parr aramızdan ayrıldı. 73 yıllık hayatı boyunca yaptığı şey, aslında son derece basitti ama kimsenin onun kadar iti yapamadığı bir şey vardı. Sıradan olanı olağanüstü net bir anlatımla göstermek. O sanki muzur bir çocuk gibi hayatla dalga geçen delikanlı gibi duruyordu benim gözümde. Bir plajdaki patates kızartması, yağmur altında sinsice sırıtan bir şemsiye, turist kalabalığının birbirine karışmış ayakları… Parr, bu küçük anların içine toplumlarımızın tuzunu, şekerini, acısını tatlısını ve ironisini yerleştirmeyi bildi. Renk, onun elinde hem oyuncak hem estetik olmuştu. Toplumsal sıradanlığı gerçekten dalga geçer gibi gözler önüne seriyordu.
Arles’la kurduğu bağ neredeyse biyografik sayılır. 1986’da François Hébel’in davetiyle The Last Resort ve Bad Weather serileriyle burada sahneye çıktığında, fotoğrafın geleceğine renkli ve bir parantez açmıştı. Daha o yıllarda cesareti çok belliydi: parlak renkler, alaycı bir gülümseme, ama her şeyin altında insanı denen o muhteşem yaratığı incitmeden sorgulayan keskin bir bakış. 2004’te misafir küratör olarak Arles’a tekrar geldiğinde, genç fotoğrafçı kuşaklara yer açmayı bildi. Arles’a yeni bir soluk getirdi. 2015’te Matthieu Chedid ile yaptığı ortak proje ile, fotoğraf ile müziğin birbiriyle buluştuğunda çok neşeli bir enerji çıkardığını kanıtladı.
Parr’ın fotoğrafçılığı dışında; tutkuyla kitap biriktiren, fotoğraf kitabını fotoğrafın kalbi sayan bir koleksiyoncu olduğunu da biliyorum . Benim gibi fotoğraf felsefesine düşkün olması da beni her zaman etkilemiştir. 12.000’i aşkın eserlik kütüphanesinden 2019 Arles sergisi için seçtiği kitaplar hala gözümün önünde, başka hiç bir yerde eastlamadığım kitaplar vardı bu sergide. Onun bilgiye ve paylaşıma duyduğu heyecanı da görmüştüm.
Tüm bu üretkenliğin ardında, yıllardır süren hastalığına rağmen bitmeyen bir çalışma arzusu vardı. Her zaman yeni projelerin peşindeydi. Fotoğrafın yalnızca bir imge değil, aynı zamanda toplumu okuma biçimi olduğuna da olan inancını hiçbir zaman yitirmedi.
Şimdi geriye dönüp bakınca, Martin Parr’ın ardımızda bıraktığı şeyin yalnızca renkli fotoğraflar olmadığını görüyoruz. O, gündelik sıradan olayların, sıradan ayrıntıların içinden toplumların ruhunu okumayı öğretti bize. Gülümsetirken düşündüren, düşündürürken bir iğne batıran o ironik bakış artık yok; ama fotoğrafa çentik attığı o yer hep kalacak.
Onu Arles’ın güneşinde, Paris Photo’nun kalabalığında, bir İngiliz sahilinin rüzgârında hatırlayacağız. Rengin hem şaka hem de eleştiri olabileceğini, mizahın bazen en derin hakikati söylediğini ondan öğrendik.
Yakınlarına sabır, fotoğraf dünyasına ise bu büyük kayıp için baş sağlığı diliyorum.
Ve biliyorum: Bir yerlerde bir turist grubu yine birbiriyle karışıyor, bir dondurma akıyor, bir güneş gözlüğünde toplum görünür hale geliyor.
Martin Parr’ın gözleriyle bakmayı sürdürenler için fotoğraf bir parça daha canlı, bir parça daha insani
Şarapta 1855 sınıflandırması nedir? Bordeaux da öne çıkan markalar nelerdir? Bordeaux Şarapçılığı ile bilmek istediğiniz ama soramadığınız soruların cevabı burada…
1855: Fransız Şarapçılığında Dönüm Noktası Olarak Bir Tarih ve Bir Sınıflandırma
Fransız şarap tarihini incelerken 1855 yılı, kronolojide yalnızca bir tarih olmaktan ziyade, bugüne kadar gelen bir anlayışın simgesel eşiği olarak okunmalıdır. Bordelais bağlarının ekonomik mantığı, Britanya pazarının talepleri, Hollandalı tüccarların pragmatik yaklaşımı, Napoléon III’ün imparatorluk prestiji arayışı ve Paris’te düzenlenen 1855 Evrensel Sergisi, bu tarihte tek bir potada birleşmiş; ortaya hem ticari hem kültürel açıdan kalıcı bir çerçeve çıkarılmıştır. Bugün hâlâ “1855 Sınıflandırması” dendiğinde, yalnızca bir liste değil, “kalite–fiyat–prestij–sürekli ilerleme” dörtlüsüne dayanan bir şarap medeniyeti anlayışı kastedilmektedir.
Şuraya 1855 sınıflandırmasına giren Bordeaux sol yakasının en önemli şarapları olduğu kabul edilen 61 şarabı kategorilerine göre sıralayayım.
1. Premiers Crus (1. Sınıf – 5 şato)
-
Château Lafite-Rothschild – Pauillac
-
Château Latour – Pauillac
-
Château Margaux – Margaux
-
Château Mouton Rothschild – Pauillac
-
Château Haut-Brion – Pessac
2. Deuxièmes Crus (2. Sınıf – 14 şato)
-
Château Rauzan-Ségla – Margaux
-
Château Rauzan-Gassies – Margaux
-
Château Léoville Las Cases – Saint-Julien
-
Château Léoville-Poyferré – Saint-Julien
-
Château Léoville Barton – Saint-Julien
-
Château Durfort-Vivens – Margaux
-
Château Gruaud Larose – Saint-Julien
-
Château Lascombes – Margaux
-
Château Brane-Cantenac – Margaux
-
Château Pichon Baron – Pauillac
-
Château Pichon Longueville Comtesse de Lalande – Pauillac
-
Château Ducru-Beaucaillou – Saint-Julien
-
Château Cos d’Estournel – Saint-Estèphe
-
Château Montrose – Saint-Estèphe
3. Troisièmes Crus (3. Sınıf – 14 şato)
-
Château Kirwan – Margaux
-
Château d’Issan – Margaux
-
Château Lagrange – Saint-Julien
-
Château Langoa Barton – Saint-Julien
-
Château Giscours – Margaux
-
Château Malescot Saint-Exupéry – Margaux
-
Château Boyd-Cantenac – Margaux
-
Château Cantenac Brown – Margaux
-
Château Palmer – Margaux
-
Château La Lagune – Haut-Médoc
-
Château Desmirail – Margaux
-
Château Calon Ségur – Saint-Estèphe
-
Château Ferrière – Margaux
-
Château Marquis d’Alesme Becker – Margaux
4. Quatrièmes Crus (4. Sınıf – 10 şato)
-
Château Saint-Pierre – Saint-Julien
-
Château Talbot – Saint-Julien
-
Château Branaire-Ducru – Saint-Julien
-
Château Duhart-Milon – Pauillac
-
Château Pouget – Margaux
-
Château La Tour Carnet – Haut-Médoc
-
Château Lafon-Rochet – Saint-Estèphe
-
Château Beychevelle – Saint-Julien
-
Château Prieuré-Lichine – Margaux
-
Château Marquis de Terme – Margaux
5. Cinquièmes Crus (5. Sınıf – 18 şato)
-
Château Pontet-Canet – Pauillac
-
Château Batailley – Pauillac
-
Château Haut-Batailley – Pauillac
-
Château Grand-Puy-Lacoste – Pauillac
-
Château Grand-Puy Ducasse – Pauillac
-
Château Lynch-Bages – Pauillac
-
Château Lynch-Moussas – Pauillac
-
Château Dauzac – Margaux
-
Château d’Armailhac – Pauillac
-
Château du Tertre – Margaux
-
Château Haut-Bages Libéral – Pauillac
-
Château Pédesclaux – Pauillac
-
Château Belgrave – Haut-Médoc
-
Château de Camensac – Haut-Médoc
-
Château Cos Labory – Saint-Estèphe
-
Château Clerc Milon – Pauillac
-
Château Croizet-Bages – Pauillac
-
Château Cantemerle – Haut-Médoc
1. Siyasal ve Endüstriyel Arka Plan: Bir İmparatorluğun Prestij Arayışı
1789 Devrimi’nden Napoléon’un Konsüllük ve İmparatorluk dönemine, Restorasyon’dan 1848 Devrimi’ne ve II. İmparatorluk’a kadar uzanan dalgalı siyasal süreç, Fransa’nın hem iç yapısını hem de dış imajını çok sarsmıştır. 1850’ler, bu çalkantılı yüzyılın ortasında, Fransa’nın sanayi ve kültür gücünü yeniden göstermek ister.
1855 Paris Evrensel Sergisi (Exposition Universelle), Londra’nın 1851’deki Kraliçe Viktoria’nın organize ettiği Crystal Palace sergisine bir yanıt niteliği taşımaktadır. Champs-Élysées’de kurulan devasa endüstri sarayı, demir ve cam mimarisinin simgesel bir anıtı olarak tasarlanmış, 15 Mayıs–15 Kasım 1855 tarihleri arasında 25 devlet ve kolonilerinden gelen katılımcıları ağırlamıştır. Beş milyonu aşkın ziyaretçi, dikiş makinesinden çim biçme makinesine, lokomobilden betonarme gemi denemelerine kadar dönemin teknolojik yeniliklerini aynı çatı altında görme imkânı bulmuştur. Fotoğrafçılıkta ıslak kolodyon tekniğine geçilmiş, portrelerin çoğaltılabilirliği artmış, Atlantik’i aşan elektrik kablosu küresel iletişimin ufkunu değiştirmiştir.
Napoléon III için bu sergi, askeri veya diplomatik bir başarıdan çok daha fazlasını temsil eder: Fransa, sanayi çağının “medeniyet sahnesinde” imzalı bir eser bırakmak zorundadır. Bu bağlamda şarap, bir tarım ürününden çok ulusal kimliğin ve elit kültürün bir ifadesi olarak öne çıkar.
2. 1855 Evrensel Sergisi ve Bordeaux Şaraplarının Sahneye Daveti
İmparator, sergiyi organize etmek üzere kuzeni Jérôme Napoléon Bonaparte’ı komisyon başkanlığına getirir. Komisyon, 86 ilin valilerine yazı göndererek sergide yer alacak ürünleri belirlemelerini ister. Bordeaux bölgesinde kurulan ilk komisyon, uzun süre tekstilden zanaata pek çok ürünü tartışır; ancak şarap, gündeme dahi gelmez. Champagne ve Bourgogne bölgelerinin sergide kendi şarap stantlarını kuracakları haberi gelene kadar, Bordelais için şarap, ironik biçimde, “unutulmuş” bir dosya olarak kalır.
Merkezden gelen uyarı mektubu, “Bordeaux şaraplarını sergiye sokup sokmama niyetini” sorguladığında, komisyon adeta şaşkınlıkla uyanır. Bağ sahipleri ve üreticiler toplantıya davet edilir; Champagne ve Bourgogne’un katıldığını duyan üreticilerin tepkisi ittifak hâlindedir: Bordeaux mutlaka temsil edilmelidir. Ancak hemen ardından temel soru ortaya çıkar: Sunumu kim organize edecek ve hangi ölçütlere göre bir seçim yapılacaktır?
Bu noktada sürece, bölgenin en yetkin aktörleri olarak ticaret erbabı ve şarap brokerleri dâhil edilir. Nathaniel Johnston ve özellikle hem Château Smith Haut Lafitte hem de Château Gironville’in sahibi olan Duffour-Dubergier, Bordeaux bağcılığının hem ekonomik hem duyusal belleğine hâkim figürler olarak öne çıkarlar. Kişisel mahzeninde dünyanın en iyi şaraplarından 4100 şişe bulunduran Duffour-Dubergier, “bölgenin en iyi tadımcısı” olarak kabul edilmektedir.
Odak, hızla bir sergileme sorunundan daha geniş bir yapısal soruna kayar: Bordeaux şarapları, Paris’te dünya kamuoyunun önüne hangi sistematik çerçeve içinde çıkacaktır?
3. Sınıflandırma Öncesi Dönem: Britanya Pazarı, Hollandalı Tüccarlar ve Bölgesel Hiyerarşiler
1855 Sınıflandırması, boş bir sayfaya yazılmış bir düzenleme değildir; en az iki yüzyıllık ticari pratik ve fiyatlandırma hiyerarşisinin kurumsallaşmış sonucudur. Roma döneminden itibaren bir lojistik merkez olan Bordeaux limanı, yüzyıllar boyunca Akdeniz ve Atlantik dünyası arasında şarap sevkiyatının düğüm noktası hâline gelmiştir.
1154–1453 arasındaki İngiliz egemenliği, Bordeaux şaraplarını Britanya pazarına öncelikli ürün olarak konumlandırmış; “claret” adı verilen soluk renkli, gündelik tüketim amacıyla üretilen kırmızılar, İngiliz damak zevkini şekillendirmiştir. İngilizlerin bölgede uyguladığı ticaret tekeli, Bordeaux şarabının fiyatlandırmasını da büyük ölçüde Londra’dan belirler hâle getirmiştir. İngilizlerin ayrılmasından sonra devreye giren Hollandalı tüccarlar ise, kalite yerine maliyet–hacim dengesine dayalı bir yaklaşımı öne çıkarmış, tatlı beyaz şaraplara ve “vins noirs” denen koyu, dayanıklı kırmızılara yönelmişlerdir. Barsac ve Sauternes’te beyaz ve liköröz yani tatlı şarap üretiminin teşviki, bu dönemin doğrudan sonucudur.
-
yüzyıl ortalarında Bordeaux Jurade’ının (kentsel konsey) tutanakları, şarapların bölgesel temelde fiyatlandırıldığını göstermektedir. Graves, Médoc ve Palus şarapları, tek tek mülklerin değil, geniş coğrafi bölgelerin adlarıyla anılmakta; tüccarlar, farklı üreticilerin şaraplarını harmanlayarak “bölgesel stil” yaratmaktadır. Bir başka deyişle, henüz “şato adı” üzerinden inşa edilmiş bir marka ekonomisi yoktur; kimlik, bölgeye, stil ve fiyat bandına bağlıdır.
Bu yapı, 17. yüzyılın sonu ve 18. yüzyıl boyunca yavaş yavaş dönüşür. Arnaud de Pontac’nın Graves bölgesindeki mülkü Haut-Brion’a yaptığı yatırımlar, mülk ölçeğinde kalite hedefli bir üretim tarzının simgesi hâline gelir. Samuel Pepys’in 1663 tarihli günlüğünde “Haut-Brion”u biricik bir şarap olarak anması, artık belirli bir mülkün, belirli bir terroir’in, kendi adıyla İngiliz tüketicinin zihninde yer etmeye başladığının göstergesidir. Pontac’nın Londra’da açtığı “Pontac’s Head” tavernası, şatonun şarabını doğrudan Londra’da sunan, bugün “marka stratejisi” diye adlandırılacak bir hamledir.
Bu dönemde üç temel olgu kristalleşir:
-
Belirli mülk sahibinin emeğine duyulan güven – Şarap kalitesi, anonim bir bölgeden ziyade, isimli bir üreticiyle özdeşleşir.
-
Bölgesel tanımın daralması – “Graves” veya “Médoc” gibi geniş alanlar içinde alt bölgeler ve köyler öne çıkar.
-
Terroir kavramının doğuşu – Toprak, iklim, topografya ve insan bilgisi (savoir-faire), birlikte düşünülen bir bütün hâline gelir. Sunumda kullanılan kısa formülle:
CRU = TERROIR; TERROIR = SOL + CLIMAT + CÉPAGE + SAVOIR-FAIRE.Bu cru ve terroir kavramı ayrı bir yazıyı hak eder. O yazıya da geleceğim.
4. 18. Yüzyılın Sonunda Ticari Sınıflandırmanın Olgunlaşması
-
yüzyılın ikinci yarısında Bordeaux Ticaret Odası ve bölge yöneticilerinin hazırladığı çeşitli raporlar, şarapların fiilî olarak bir fiyat/kalite hiyerarşisine göre sıralandığını belgelemektedir. Dupré de Saint-Maur’un 1776 tarihli, Guyenne bölgesine ilişkin sınıflandırma çalışması; William Eden’in İngiltere–Fransa ticaret anlaşması müzakereleri sırasında kullandığı fiyat analizleri; özellikle de başkan olmadan Amerika Birleşik devletlerinin Paris teki büyükelçisi olan Thomas Jefferson’un 1787’deki Bordeaux ya yaptığı ve aylar süren gezisinden sonra tuttuğu ayrıntılı notlar, 1855 Sınıflandırması’nın şemasını önceden hazırlar.
Eden’in belgesinde, İngiliz pazarının gözünde en yüksek mertebeye sahip şaraplar açıkça belirlenmiştir: Château Lafite, Château Latour, Château Margaux ve Château Haut-Brion, “premier cru” mantığının nüvesi olarak, fiyat ve prestij bakımından diğerlerinden ayrılır. Jefferson’un gözlemleri, bu hiyerarşiyi doğrular niteliktedir; ancak önemli olan, bu listelerin kâğıt üzerinde “resmî” bir sınıflandırma olmamasına rağmen, ticari pratikte fiilen bağlayıcı hâle gelmiş olmasıdır.
-
yüzyıl başında bu ticari sınıflandırma, beş seviyeli bir yapıya doğru genişler; kimi listelerde beşinci kademe yer alır, kimilerinde dördüncü kademede sınır çizilir, bazıları ise ara formüller (örneğin “premier–quatrième”) kullanır. 1855’e gelindiğinde sistem, aslında pratikte hazırdır; eksik olan yalnızca, İmparatorluk mührüyle onaylanmış resmî bir çerçevedir.
5. 1855 Bordeaux Sınıflandırması: Ticari Zekâdan Devlet Belgesine
1854 sonunda Bordeaux Ticaret Odası, Prefet Pierre de Mentque başkanlığında toplanarak Paris’teki Evrensel Sergi’ye katılım konusunu gündemine alır. Tartışmaların sonunda, bölgenin en yetkin dört aktöründen oluşan bir komite kurulur: Blondeau, André Férrière, Nathaniel Johnston ve Duffour-Dubergier. Görevleri, Bordeaux’nun kırmızı şarapları için, o güne dek fiilen uygulanan fiyat/kalite hiyerarşisini resmî bir sınıflandırma formuna dönüştürmektir.
buraya Roshchild ailesinin şarap i,şine girişini almam belki yazıyı uzatacak ama meraklısında da bence güzel bir ek bilgi olacaktır diye düşünüyorum.
Rothschild Ailesinin Şarap Dünyasına Girişi: Ekonomik Sermayeden Aristokratik Terroya Uzanan Bir Dönüşüm
-
yüzyıl Avrupa’sı, sermaye ile toprak arasındaki ilişkinin yeniden tanımlandığı bir çağdı. Bu dönüşümün simge ailelerinden biri, kuşkusuz, Paris’te Rue Laffitte’de kurduğu banka ile finans dünyasının merkezi aktörlerinden biri hâline gelen James de Rothschild’di (1792–1868). Bankacılık alanında elde ettiği güç, ona yalnızca ekonomik bir nüfuz kazandırmakla kalmadı; aynı zamanda Fransa’nın aristokratik yapısına eklemlenmenin kapılarını da araladı. James’in koleksiyonerlik tutkusu, at yetiştiriciliği, hayırseverlik girişimleri ve Château de Ferrières’in inşası, bu yeni konumun kültürel işaretleriydi. Fakat gerçek sıçrama, ekonomik sermayenin kültürel ve topraksal sermayeye çevrildiği Bordeaux hamleleriyle gerçekleşti.
Ailenin şaraba girişi, “bir gün şarap yapalım” düşüncesinden ziyade, modern kapitalizmin aristokratik kodlarla kurduğu karmaşık ilişkinin bir sonucuydu. James’in 1868’de satın aldığı ve daha sonra Château Lafite-Rothschild adını taşıyacak olan mülk, Bordeaux’nun 1855 Sınıflandırması’nda Premier Cru Classé statüsündeydi. Bu, sadece bir bağ satın almak değil; Fransız aristokrasisinin en seçkin kulvarına giriş bileti anlamına geliyordu. James’ten önce, 1853’te, yeğeni Nathaniel de Rothschild’in Pauillac’ta Château Mouton’u (sonradan Mouton Rothschild) edinmiş olması, ailenin Bordelais’ye yönelişinin tesadüfi değil, bilinçli bir strateji olduğunu gösterir. Ekonomik güç → toprak alımı → aristokratik tanınırlık → küresel şarap prestiji zinciri, tam da bu dönemde şekillendi.
Rothschild ailesi, Bordeaux’ya yalnızca sermaye taşımadı; şarabın kültürel ve estetik anlamını da yeniden çerçeveledi. Lafite’in Premier Cru mirasını korurken, Mouton’da zamanla geliştirilen yenilikçi yaklaşım —özellikle 20. yüzyılda Baron Philippe de Rothschild’in başlattığı sanatçı etiketleri, şarabı bir kültür objesi hâline getiren öncü bir pazarlama formuydu— ailenin sektördeki “dönüştürücü rolünü” belirginleştirdi. Şarap üretimi artık sadece bağcılık ustalığı değil, uluslararası dağıtım, kültürel kimlik inşası ve estetik kurgu gibi katmanlar üzerinden de okunur hâle geldi.
Rothschild ailesinin Bordeaux’daki varlığı, bankacı bir hanedanın aristokrasinin sembolik alanına girişini temsil eden tarihsel bir dönüşümdür: finans dünyasından gelen sermaye, toprak üzerinden meşruiyet kazanmış; Premier Cru bağları, ekonomik gücü kültürel nüfuza dönüştüren bir araç olmuştur. Bugün Lafite-Rothschild ve Mouton Rothschild adları yalnızca şarap markalarını değil, modern Avrupa’nın sermaye, kültür ve prestij ilişkilerini anlamak için birer anahtar kavramı temsil eder. Rotshchild’lerin şarapçılığa “nasıl” girdiğinin cevabı da tam olarak burada yatar: güç, toprak ve kültür arasındaki üçlü ilişkinin tarihsel bir sentezi.
Tekrar ana konumuza dönelim 1866 evrensel fuara gidecek şarapları seçecek Komitenin yaklaşımı radikal değil, tersine son derece pragmatiktir:
-
Değerlendirme ölçütü, uzun yıllara dayanan piyasa fiyatları,
-
Şarapların istikrar göstermiş kalite algısı,
-
Mülklerin uluslararası pazardaki itibarı ve
-
Bu mülklerde gözlenen sürekli ilerleme kapasitesidir.
Böylece ortaya, bugün literatürde “1855 Crus Classés” olarak bilinen yapı çıkar. Médoc kırmızıları (ve istisnai olarak Graves’ten Haut-Brion), beş seviyede, toplam 61 üretici olarak sınıflandırılır; Barsac ve Sauternes tatlı beyazları için ise ayrı bir hiyerarşi oluşturulur. Pessac-Leognan bölgesindeki Haut-Brion, bu şemada Graves’ten gelen tek kırmızı olarak “premier cru” statüsüne dâhildir; Médoc dışı bu ayrıcalık, terroir ve tarihsel prestijin ağırlığını göstermesi bakımından dikkat çekicidir.
Komitenin amacı bir “tat yarışması” düzenlemek değil, şarap dünyasına okunabilir, ihracata uygun, yatırım yapılabilir bir referans çerçevesi sunmaktır. Liste, 18 Nisan 1855 tarihli bir kararnameyle resmiyet kazanır; Evrensel Sergi, bu şemayı dünya kamuoyuna tanıtan sahne olur.
6. Süreklilik ve İstisnalar: Üç Değişiklik ve Bir Sistem
1855’ten bu yana, Bordeaux kırmızı şaraplarının bu sınıflandırmasında yalnızca üç değişiklik yapılmış olması, sistemin hem tutuculuğunu hem de kalıcılığını göstermektedir:
1855 son Hayati beye
-
1856’da Château Cantemerle’in beşinci cru olarak listeye eklenmesi,
-
1973’te Château Mouton Rothschild’in ikinci cru’dan birinci cru’ya yükseltilmesi,
-
Üçüncü cru olan Château Dubignon’un Château Malescot ile bütünleşmesi.
Bu üç istisna dışında, 1855 sınıflandırma tablosu şaşırtıcı bir istikrarla korunmuştur. Bu istikrar, kimi eleştirmenlerce “hareketsizlik” ve “piyasa dinamiklerine körlük” olarak yorumlansa da, finansal ve kültürel açıdan büyük bir güven çerçevesi yaratmıştır. 21. yüzyıl yatırımcısı için de, 19. yüzyılın işadamı için de 1855 listesi, Bordeaux’nun “mavi çip”leri, yani en güvenilir büyük markaları anlamına gelmektedir.
7. Cru, Terroir ve Şato Örneği: Château Margaux Üzerinden Okuma
Sınıflandırmanın soyut bir tablo olmaktan çıkıp somutlaştığı en parlak örneklerden biri Château Margaux’dur. Orta Çağ’a uzanan “La Mothe Margaux” kalesinden, 19. yüzyıl başında inşa edilen neo-klasik palladyan şatoya kadar, mülkün mimari evrimi, terroir kavramının mekânla birleşmiş halidir. 1810–1816 arasında Louis Combe’un tasarladığı, iyonik sütunlu, üçgen alınlıklı yapı ve yüz metreyi aşan fıçı mahzenleri, şatonun hem teknik hem kültürel iddiasını ortaya koyar.
Bağların zeminini oluşturan Günz dönemi çakılları, yer yer killi ve kireçtaşı katmanlarıyla birleşerek, Cabernet Sauvignon ağırlıklı (yaklaşık %75), Merlot (%20), Cabernet Franc ve Petit Verdot (%5) karışımına son derece uygun bir su drenajı ve ısı düzeni sağlar. 12 hektarlık Sauvignon Blanc plantasyonu ise, kırmızı terroir’in ortasında ayrı bir beyaz kimlik (Pavillon Blanc) oluşturur.
Margaux’nun tarihsel sahiplik zinciri —Orta Çağ baronlarından devrim sonrası el değiştirmelere, 19. yüzyılda Aguado ve Pillet-Will ailelerine, 20. yüzyılda Ginestet hanedanına ve nihayet Mentzelopoulos ailesine— mülkün bir “arazi” olmaktan çıkıp bir “kurum”a dönüşümünü anlatır. Büyük yıllar (1900, 1961, 1990, 2000, 2005) yalnızca eleştirmen notları ile anılmaz; aynı zamanda 50 yılı aşan yıllandırma kapasitesiyle, terroir’in ve insan bilgisinin zamana karşı dayanıklılığını somutlar.
8. Üzüm Çeşitlerinin Rolü: Cabernet Sauvignon ve Merlot’nun Mimarlığı
1855 sınıflandırmasının ardındaki yapısal mantığı anlamak için, Bordeaux’nun başat kırmızı üzüm çeşitlerine de kısaca eğilmek gerekir. Cabernet Sauvignon, Cabernet Franc ile Sauvignon Blanc’ın bir melezlenmesi olarak 17. yüzyılda ortaya çıkmış, kalın kabuğu, yüksek tanen seviyesi ve yıllandırmaya uygun yapısıyla “iskelet kuran” bir üzüm hâline gelmiştir. Geç tomurcuklanması ona ilkbahar donlarına karşı belirli bir koruma sağlarken, tam olgunluğa erişmeden hasat edildiğinde yeşil biberi andıran bitkisel tonlar üretme riskini taşır. Ahşap fıçıda olgunlaştırmaya son derece uygun olan Cabernet Sauvignon, Fransız meşe ile birleştiğinde vanilya ve baharat nüansları kazanır.
Merlot ise daha ince kabuklu, erken olgunlaşan, kırmızı meyve ve şekerleme çağrışımları taşıyan, daha yumuşak tanenli bir yapı sunar. Toprak açısından iyi drenajlı, hafif nem tutan alt eğim alanlarını tercih eder. Bordeaux’da, özellikle sağ yaka (Saint-Émilion, Pomerol) için belirleyici olsa da, sol yaka kupajlarında Cabernet Sauvignon’un “omurgasını” yuvarlatan, ona hacim ve yumuşaklık kazandıran unsur olarak işlev görür.
1855 sınıflandırmasındaki büyük şatoların çoğu, bu iki çeşidin oranlarıyla oynayarak, kendi terroir’lerine özgü bir stil inşa etmişlerdir. Bu anlamda cru kavramı, yalnızca coğrafyayı değil, üzüm çeşitleri arasındaki hassas dengeyi de içerir.
9. Sonuç: 1855’in Bugüne Uzanan Yol
1855 Bordeaux Sınıflandırması, ilk bakışta yalnızca teknik bir liste gibi görünebilir: beş kademe, belirli sayıda şato, kırmızı ve tatlı beyaz ayrımı. Oysa bu liste, arkasında en az iki yüzyıllık ticaret tarihini, siyasal dönüşümleri, teknoloji ve ulaşım altyapısındaki ilerlemeleri, damak zevkinin evrimini, terroir bilincinin yükselişini ve mülk ölçeğinde kalite arayışını taşıyan uzun bir yolculuktur.
Napoléon III’ün imparatorluk prestijini güçlendirme arzusuyla başlayan süreç, Bordeaux’nun brokerleri, mülk sahipleri ve tüccarlarının pragmatik zekâsı sayesinde, evrensel serginin süresini aşan bir kurumsal yapı doğurmuştur. Bugün Château Lafite, Latour, Margaux, Haut-Brion veya Mouton Rothschild isimleri bir şaraptan çok daha fazlasını çağrıştırıyorsa, bu çağrışımın ardında 1855’te resmileşen, fakat 17. yüzyıldan beri örülmekte olan bir hikâye bulunmaktadır.
Bu nedenle 1855, yalnızca Fransız şarapçılığı açısından değil, kalite kavramının tarihsel inşası açısından da bir dönüm noktasıdır. Şarap şişesinin etiketi, o tarihten itibaren, yalnızca bir üreticinin değil, bir sınıflandırmanın, bir tarihsel hafızanın ve bir kültürel mirasın işaretine dönüşmüştür.
Buraya kadar Bordeaux şehrinin içincen geçen ve bölgeyi sağ yaka sol yaka diye ayıran Gironde nehrinden bahsetmedik ama şimdi sırası geldi. buraya kadar anlattığımın sarapların hepsi Gironde nehrinin okyanusa akış istikametinin sol tarafında kalan şaraplardı ve çok önemli markalardı. Oysa bir de Pertur Cheval Blanc Ausone, Angelus gibi aynı nehri akış istikametinin sağ yapkasında ünlü Saint Emilion kasabasındaki bağlarda üretilen ve dünya çapında bilinirliği olan şaraplar var. Bunlar sahneye nasıl ve nezaman çıktı en önemli markalar nelerdir ve bunların özellikleri nelerdir onlara bakalaım. Biliyorum yazı uzadıkça uzuyor ve ancak meraklılarının buraya kadar gelebildiklerinin farkındayım. Saint Emilion ve sağ yaka şarapçılığını Fransa ve Dünya bilinirliği bölgeğe demiryolu ulaşımı sayesinde 1900 lü yılların başında olmuştur. Yani sol yakadan yarım asır sonra ancak sağ yaka da kısa sürede kendini göstermiş daha sonra kendi sınıflandırmasını yapmıştır. Gelin buraya da son sınıflandırmada öne çıkan şarap markalarını koyayım ön-dan sonra bu bölge şarapçılığını özelliklerini yazayım.
İlk beş Saint Emilion’un amiral gemileri;
-
Château Cheval Blanc
-
Château Ausone
-
Château Angélus
-
Château Pavie
-
Château Figeac
aardından;
-
Château Canon
-
Tarihsel şato, son yıllarda müthiş formda; çok zarif, kireçtaşı damarlı, uzun ömürlü.
-
-
Clos Fourtet
-
Saint-Émilion platosunun tam kenarında, güçlü ama ince işlenmiş tanenleriyle öne çıkıyor.
-
-
Château Pavie-Macquin
-
Pavie tepesinin diğer büyük oyuncusu; enerjik asidite + yoğun meyve, çok karakterli.
-
-
Château Valandraud
-
“Garaj şarapları” akımının öncülerinden; çok konsantre, modern stile yakın ama seviyesi yüksek.
-
-
Château Belair-Monange
Gelelin Pomerol bölgesi incilerine. Önce 5 ikon şarap;
Pétrus
Le Pin
Vieux Château Certan
Château Lafleur
Château Trotanoy
Bunlara ek olarak Pomerol’den 5 güçlü isim daha:
-
Château La Conseillante
-
Mor çiçekler, menekşe, zarafet… Pomerol’ün en feminen, en rafine üsluplarından biri.
-
Château L’Évangile
-
Güçlü ama şık; siyah meyve, hafif tütsü ve derin yapı, çok iyi yıllanıyor.
-
Château Clinet
-
Daha kaslı, yoğun, siyah meyve ağırlıklı; modern tarza hafif göz kırpan, sağlam Pomerol.
-
Château Gazin
-
Pétrus komşusu; daha “klasik”, ciddi ama ulaşılabilir bir Pomerol profili.
-
Château Hosanna
-
Üretimi az, stili yoğun ve konsantre; koleksiyoncu gözüyle bakılan küçük bir mücevher.
Bordeau sağ yaka şarapçılığın sol yaka şarapçılığından farkları nelerdir özellikleri nelerdir. Biraz buna bakıp yazımızı sonlandıralım. Böylece sevdiğimiz bir kişinin Bordeaux da tanınmış şarap markası var mıdır? sorunun da genişçe cevaplamış olalım. Bu şarapları elde etmek iççinde şişe başına mininum 50-100 euro maksimum için bir rakam vermek de oldukça zordur binlerce euro ya kadar uzanır bu rakamlar.
Bordeaux’nun sol ve sağ yakası, aynı nehir yatağının karşılıklı kıyılarında duran iki coğrafya olmaktan çok, toprağın ve insanın yüzlerce yıllık ortaklaşa çabasının iki farklı yorumu gibidir. Bu bölgeleri ayıran şey yalnızca harita üzerindeki çizgiler değildir; her birinin ardında farklı bir tarih, farklı bir toprak hafızası ve farklı bir şarap kültürü bulunur. Sol yakanın çakıl ağırlıklı, güneş ısısını tutan ve suyu hızla süzen toprakları, Cabernet Sauvignon’a güçlü bir omurga kazandırırken; sağ yakanın kireçtaşı ve kil karışımı, suyu tutan ağır yapısı, Merlot’nun kadifemsi meyvesini olgunlaştırır. Böylece Bordeaux’nun iki yakası, aynı iklimin altında birbirinden ayrışan iki ayrı ifade biçimi geliştirir.
Sol yaka—özellikle Médoc ve Graves—1855 sınıflandırmasının aristokratik düzeninin şekillendiği yerdir. Burada şarap, büyük şatoların disiplinle kurduğu bir mimarî düzende yükselir. Cabernet Sauvignon’un yüksek taneni, diri asiditesi ve siyah meyve profili, sol yakayı çizgisel, katmanlı ve zaman içinde açılan bir yapı hâline getirir. Bu şaraplar çoğunlukla genç yaşta kapalıdır; yıllar geçtikçe sedir, grafit, tütün ve siyah frenk üzümü tonları arasında bir dengeye oturur. Sol yaka, Bordeaux’nun aklını, düzen tutkusunu ve uzun vadeli sabrını sembolize eder.
Sağ yaka ise—başta Saint-Émilion ve Pomerol—daha geç parlayan ama daha içten bir karakter taşır. Burada toprak, Merlot’ya hem yumuşaklık hem yoğunluk sunar; Cabernet Franc ise bu yapının gizli mimarı olarak gölge tonlarını derinleştirir. Sağ yakanın şarapları daha erken olgunlaşır, daha sıcak bir meyve profiline ve daha yumuşak tanenlere sahiptir. Kiraz, erik, menekşe ve hafif baharat notaları, bu bölgenin şaraplarına insanî bir yakınlık, neredeyse pastoral bir dinginlik kazandırır. Sol yakadaki büyük hiyerarşik yapıların aksine, sağ yaka çoğu zaman küçük aile mülklerinin adımlarıyla şekillenmiştir. Burada şarap, aristokrasinin anıtları arasında değil, insan ölçeğinde bir samimiyet içinde doğar.
İki yaka arasındaki ayrım, yalnızca teknik bir sınıflandırma değil, aynı zamanda bir şarap düşüncesi ayrımıdır. Sol yaka, yapının, sürecin ve mühendisliğin rehberliğinde yükselen bir dil konuşur; sağ yaka ise duygunun, dokunun ve meyvenin sıcaklığını öne alan daha lirik bir ton taşır. Biri düzenin soyut geometrisini, diğeri insanın somut yakınlığını hatırlatır. Ama her ikisi de Gironde’un zaman içinde taşıdığı aynı mineralli suyun ürünüdür; aynı ışığı paylaşırlar, aynı rüzgârla yüzleşirler. Farklılıklarını belirleyen şey, toprağın altında saklı olan eski bir hikâyedir: hangi üzümün kök salacağına, hangi insanın o toprağı nasıl işleyeceğine dair yüzyıllar boyunca verilmiş kararların toplamı.
Bordeaux’nun iki yakası böylece birbiriyle yarışan değil, birbirini tamamlayan iki karakter hâline gelir. Sol yaka şarabı yapısal bir düşüncenin zarafetine sahipken, sağ yaka şarabı duyusal bir yakınlığın cömertliğini taşır. Aynı coğrafyanın iki farklı nefesi; biri senfonik, diğeri lirik. Ve ikisi birlikte, Bordeaux’nun dünya şarapçılığındaki benzersiz konumunu oluşturan armoniyi yaratır.
Rosangela Renna ve Fotoğrafın Ahlakı…
Bu yazıyı 2 yıl önce Arles Fotoğraf Karşılaşmaları sırasından Woman in Motion ödülünü alırken tanıdığım ve bu yıl da Paris te Grand Palais’deki Paris Photo fotoğraf fuarına “The Last Photo” serisi ile damgasını vuran Rosangela Renno adlı sanatçıdan çok etkilendiğim için yazmaya karar verdim. Fotoğrafın sadece deklanşöre basmak olmadığına inanan bir kişi olarak fotoğraf çekmeden fotoğrafa katkı sağlayan beyinlere saygım çok büyük. Renno’nun da bunlardan birisi olduğuna inanıyorum önce onu size tanıtayım:
Brezilyalı sanatçı Rosângela Rennó, 1962’de Belo Horizonte’de doğmuş ve bugün Rio de Janeiro’da yaşayan çağdaş sanatın en özgün seslerinden biridir. Onun sanatı, klasik fotoğrafçılığın tam tersine, yeni görüntüler üretmekten çok unutulmuş imgeleri yeniden yorumlamaya dayanıyor. Rennó, bitpazarlarında, eski aile albümlerinde, gazetelerde ve devlet arşivlerinde bulduğu anonim fotoğrafları toplayarak, hafızalarda tamamen unutulmuş yüzleri ve hikâyeleri yeniden görünür kılıyor.
Rennó’nun ilgisi “küçük hikâyelere” yönelik, yani resmi tarihin görmezden geldiği, “ezilenlerin ve yenilmişlerin” hikâyelerine. Bu nedenle onun işleri, Brezilya tarihinin utançla gizlenen dönemlerine, sesikalmış çıkmayan çıkamamış insanlara ve tamamen unutulmuşlara bir tür arkeolojik kazı gibi yaklaşıyor. Fotoğrafı bir belge olmaktan çıkarıyor; onu acıtan bir yara haline getiriyor.
Sanatçı, mimarlık ve güzel sanatlar eğitiminin ardından 1997’de São Paulo Üniversitesi’nde doktorasını tamamladı. Tez çalışması Scar (Cicatrice), São Paulo Cezaevi Müzesi’nin arşivlerinden aldığı negatiflerle oluşturduğu kitaptır. Bu çalışma, Rennó’nun hem fotoğrafın maddeselliğine hem de etik boyutuna duyduğu ilgiyi açıkça gösteriyor: o, başkalarının unutulmuş karelerini yeniden canlandırırken, fotoğrafların kim tarafından, hangi amaçla ve ne şekilde üretildiğini sorguluyor.
1980’lerin sonlarından itibaren Brezilya ve uluslararası sanat çevrelerinde tanınmaya başlayan Rennó, 1993’te Venedik Bienali, 1994 ve 2010’da São Paulo Bienali, 1997’de Havana Bienali gibi önemli sergilere katıldı. 1999’da Guggenheim Bursu’nu kazandı.
Rennó’nun pratiğini etkileyen iki önemli düşünür var: benim fotoğraf kuramına dair yazdığım diğer yazılarımda değindiğim uzun yıllar Brezilya’da yaşayan çek fotoğraf kuramcısı Vilém Flusser ve Alman sanatçı Andreas Müller-Pohle. Özellikle Müller-Pohle’ün “görüntülerin ekolojisi” kavramı, Rennó’nun var olan fotoğrafları koruma ve yeniden kullanma biçimini ciddi bir şekilde etkilemiş sanki.
2023’te, Arles Fotoğraf Buluşmaları’nda verilen Women In Motion Fotoğraf Ödülü’yle onurlandırılan ve onunla bu ödül töreni sırasında tanışma fırsatı bulduğum Rennó, bugün hâlâ geçmişin sahipsiz görüntüleriyle uğraşmayı sürdürüyor. Onun işleri, sadece görsel bir arşiv oluşturmakla kalmıyor. Aynı zamanda ahlaki bir çağrı da yapıyor: kaybolmuş yüzlerin, kimliksiz fotoğrafların ve susturulmuş hikâyelerin yeniden ses bulmasını sağlamaya çalışıyor Renno.
Kısacası, Rosângela Rennó, unutulmuş negatifleri yeniden ışığa çıkararak bize şu soruyu sorduruyor: “Bir görüntü, unutulmaya direnirken neyi hatırlatır?”
Gelelim Fotoğrafın Ahlakı konusuna;
Rosângela Rennó’nun Görmeyi Reddeden Hareketine Dair kısa-uzun arası bir ek yapalım buraya;
Bir fotoğraf makinesi düşünün:
İçinde tozlu, paslı bir film rulosu var, son kez çekilmiş bir kareyle de var içinde tabii ki ama bu bu film rulosu veya bobini banya edilmeden fotoğraf makinesi içine hapsedilmiş, oraya kilitlenmiş ve mühürlenmiş.
Ne banyo edilmiştir o film, ne de bir ekrana düşmüştür.
Sonsuza kadar karanlıkta kalmaya mahkûm bir görüntü, görünmeyenin kalbine kazınmış bir nefes gibi kalakalmıştır.
Rosângela Rennó, böylesi bir sessizliğin sanatçısıdır. The Last Photo adlı serisi için bit pazarından içinde film unutulmuş ve banyo edilmemiş filmler bulunan 80 eski fotoğraf makinesi satın almış ve bunları Sao Paolo’daki ünlü İsa heykeli çeken fotoğrafçılarının işleriyle birlikte sergilemiştir. 2006 tarihli The Last Photo serisinde Rennó, fotoğraf makinelerini birer arkeolojik kalıntı gibi sergilemiştir. Böylece seyirciyi düşünmeye yönlendirmiş; “Acaba bu son film şeridinde ne fotoğraflar vardı? Kim çekmişti? Ne zaman, nerede çekmişti? gibi sorular sordurmaya zorlamıştır. Her fotoğraf filmi, bilinmeyen bir hayatın son bakışını da içinde taşır; o bakış artık kimseye dönük değildir. Sanatçı, makineleri açmaz, filmleri çıkartmaz. Tam tersine, onları mühürleyerek yeniden kapanmaya, yeniden unutulmaya gönderir. Bu, bir sanat eylemi olduğu kadar bir yas törenidir.
Fotoğrafın ölümsüzlük iddiasına karşı, onun ölümlülüğünü ilan eden bir törendir bu.
Rennó’nun jesti, bugünkü beynini yitirmiş görsel dünyanın çığlığına karşı bir sessiz ve nefessiz kalma manifestosu gibidir.
Görmek yerine görmemeyi, göstermek yerine gizlemeyi tercih eder.
Kamerayı bir silah olmaktan çıkarır; bir kalıntıya dönüştürür.
Her mühürlenmiş fotoğraf makinesi, bir hayatın açılmamak üzere kapanmış gözüne benzer.
İçinde bir fotoğraf vardır — ama o fotoğraf, artık bizim için değildir, sadece merakımız, sadece hayalimiz içindir.
Renno’nun bu hareketi, Susan Sontag’ın fotoğrafın ahlaki sınırlarına dair uyarılarını hatırlatır bize.
Sontag, On Photography’de fotoğrafın dünyayı ele geçiren bir bakış biçimi olduğunu söyler.
Bakmak, onun gözünde her zaman bir tür iktidar eylemidir: seçmek, kadrajlamak, sahiplenmek.
Birini ya da bir acıyı fotoğraflamak, onu estetikleştirerek uzağa itmektir.
Savaş, ölüm, yoksulluk…
Hepsi birer “temsil”e dönüşür; ve temsil, çoğu zaman duygunun ölümüdür.
Sontag bu yüzden “acıya bakma”nın bizi körleştirdiğini söyler.
Fotoğraf çoğaldıkça vicdan azalır.
Rennó’nun sessiz makineleri, işte bu ahlaki körlüğe karşı bir cevap niteliğindedir.
O, bakışın gücünü değil, bakmamanın sorumluluğunu bize hatırlatır.
Fotoğrafın ontolojik şiddetini, işlevsizleştirerek durdurur.
Her makine, bir “anti-fotoğraf” nesnesine dönüşür; ne görüntü verir ne de alır.
Görmeyi reddetmek burada bir körlük değil, saygı eylemidir.
7 yıl sonra, 2013’teki Arquivo Universal serisiyle Rennó bu sessizliği tersine çevirir.
Bu kez karşımızda yokluk değil, fazlalık vardır.
Dijital çağın sonsuz arşivleriyle dolu bir dünyada, artık hiçbir şey kaybolmaz — ama hiçbir şey de kalmaz.
Renno, gazetelerin, çevrimiçi haberlerin ve dijital veri tabanlarının arasında unutulmuş yüzleri, isimsiz kurbanları, silinmiş kayıtları toplar.
Fakat yine, onları “göstermek” için değil, bunların çok fazla olduğunu hatta boş şeyler olduğunu hissettirmek için yapar.
Pikselleri büyütür, dosya adlarını öne çıkarır, tarihler ve meta verilerle yeni bir görsel dil kurar.
Artık fotoğraf, insanın yüzü değil, sistemin yüzüdür.
Bu noktada Ariella Azoulay’ın düşünceleri devreye girer.
Azoulay, fotoğrafı bir temsil aracı olarak değil, bir sivil sözleşme olarak görür.
Ona göre her fotoğraf üç özne arasında yapılmış bir anlaşmadır: fotoğrafı çeken, fotoğrafı çekilen ve bakan kişi.
Bu üçlü ilişki, modern yurttaşlığın bir varoluş biçimidir.
Görmek, bir hak ve bir görevdir; tanıklık, adaletin ön koşuludur.
Azoulay için etik olan, görmeyi sürdürmektir.
Ama Rennó’nun sessiz kameraları bu sözleşmeyi bozar.
O, ne “bakmayı sürdürür” ne de “bakışı kapatır.”
Arada, üçüncü bir alan yaratır: sessiz tanıklık.
Yani fotoğrafı üretmeden, yine de onun varlığına saygı duymak.
Bir tür görsel perhiz.
Bu perhiz, unutuşun tersine, hatırlamanın en güzel şeklidir.
Rennó’nun işleri bu anlamda Sontag ve Azoulay arasında bir köprü gibidir:
Sontag’ın “fazla bakmak körleştirir” uyarısı ile
Azoulay’ın “bakmamak adaletsizliktir” çağrısı arasında sıkışan çağdaş vicdanın estetik bir yol haritası gibi durur.
O haritada Rennó, kendi yolunu bulur:
Ne görüntüyü sömürür, ne de onu yok sayar.
Sadece sessizliğini dinler.
Bu dinleme hâli, dijital çağın gürültüsünde neredeyse devrimci bir harekettir.
Çünkü artık her şey kaydediliyor, her yüz tanınıyor, her imge çoğaltılıyor.
Ama bütün bu görünürlük içinde, sanki herkes gerçekten görünmez hale bürünüyor.
Rennó’nun mühürlenmiş kameraları, bu çağın tam karşısına dikilir.
Görsel taşkınlık karşısında bu yaklaşım bir karşı duruş ve bir tür meditasyon denemesidir.
Her biri, kaybolmuş bir zaman dilimi gibi sessizce durur.
Onun sanatı, fotoğrafın “yokluğuyla” ilgilenir.
Bir imgenin üretilmemesi, belki de üretilmesinden daha derin bir ifadedir.
Tıpkı müzikte bir sus işaretinin melodiyi tamamlaması gibi.
Rennó’nun mühürlenmiş fotoğraf makineleri, susmanın fotoğrafik araçlarıdır.
Bu noktada Renno, fotoğrafın varoluşunu yeniden tanımlar:
Bir kare çekilmeden de fotoğraf olabilir mi?
Bir görüntüye bakmadan da tanıklık edilebilir mi?
Rennó’nun yanıtı, evet’tir.
Çünkü fotoğrafın özü, yalnızca “görmek”te değil, hatırlamakta da yatar.
Ve bazen, hatırlamak için görüntüye değil, sessizliğe ihtiyaç vardır.
Bugün, imgelerin sel gibi aktığı bir dünyada, Rennó’nun kilitlediği o makineler neredeyse kutsal kalıntılar gibi görünür.
Her biri, bir çağın son tanığıdır. Analog bir nefesin dijital boğulmaya karşı direnişini düşündürür bize.
Onlara bakarken, görmenin yerine duymayı, göstermenin yerine sezgiyi koyarız.
Bir film rulosunun karanlıkta kalan kareleri, bize kendi kör noktalarmızı düşündürür.
Rennó, fotoğrafın sonunu ilan etmez; sadece onun susmasını ister.
O suskunlukta bir ahlak, bir merhamet, bir tevazu vardır.
Görselin değil, insanın onurunu koruyan bir alandır bu duruş.
Bu yüzden onun sanatının insani bir tarafı vardır:
görmekle görmemek arasındaki o ince, kırılgan sınırda
bir yüzü değil, bir vicdanı görürüz.
Belki de Rennó’nun mühürlediği makineler bize şunu söyler:
Fotoğrafın geleceği, yeni imgeler üretmekte değil,
var olanların sessizliğini duymaktadır.
Çünkü bazen tanıklık,
bir kare daha çekmek değil,
bir kare eksiltmektir.
Ve belki insan, o eksiltilmiş karede kalır. Kim bilir?
Fotoğrafın Doğuşu; 1826 mı? 1827 mi? yoksa 1839 mu? 200 cü yıla girerken biraz fotoğraf tarihi.
Fotoğrafın Doğuşu: Görsel Hafızanın Kalıcı Olma Serüveni
Hafızanın Görselleşmesi
Bu yazıyı Merih akoğulun yazısını okuduktan sonra yazmaya karar verdim. Yazıyı siz de okumak isterseniz yazı şu bağlantıda duruyor.
Aynaların içinde Asma Bahçeleri başlıklı yazı şöyle başlıyor;
Tarih tekerrürden ibarettir; ya da hep öyle derler. Tarih, aynı yerlerden farklı zamanlarda geçmektir. Zamanın tarihi, 1839’dan beri fotoğrafın da tarihidir. Şu 1839 ve/veya 1826-27 tarihlenen fotoğrafın bulunuşu hep kafamı karıştırmış, doğru tarihi nereye koymalı diye hep düşünmüşümdür.
Bunun iki nedeni var. Fotoğraf tarihi bilinmeden iyi fotoğrafçı olunmayacağına olan inancım ve ilk fotoğrafın ne zaman çekildiği konusu ile fotoğrafın bulunuşu konularındaki tereddütler. Bu konulara acaba biraz açıklık getirebilir miyim? diye düşündüm.
1826 veya 1827’de Joseph Nicéphore Niépce ışığa duyarlı bir levha üzerinde, kalıcı görüntüler elde etmeyi başarır. Aslında ilk fotoğrafı 1822 de elde etmiştir. Bu bir natür mort’dur. Ancak bu fotoğrafı Niepce koruyamamış bir şekilde tahrip olmuştur. O nedenle fotoğrafın tarihi eldeki ilk fotoğraf Point de vue du Gras olduğundan fotoğrafın çıkış tarihi 1826 ya tarihlenir. Genel olarak kabul edilen çekim tarihi başlangıçta 1826 idi, ancak 1967’de Harmant ve Marillier, Niépce’in mektuplarına dayanarak bunun 1827 yılına, 4 Haziran ile 18 Temmuz arasına ait olduğunu ileri sürerek bu tarihi tartışmaya açtılar. Bir de süre konusunda kafa karışıklığı vardır. Bir 8 saat süreden bahsedilir hatta uzun süre boyunca, güneşin her iki taraftaki binaları da aydınlatıyor oluşu, pozlama süresinin tam bir gün olduğu düşüncesini doğurmuştu ancak 1990’larda yöntem yeniden uygulanıp dönemin tanıklıklarına da başvurulduğunda, Marignier adlı araştırmacı poz süresinin birkaç gün olmak zorunda olduğunu göstermiştir .
Kaynak; https://www.canalacademies.com/emissions/sous-la-coupole/academie-des-beaux-arts/aux-origines-de-la-photographie-nicephore-niepce
Niépce, bu fotoğrafı karanlık kutu (camera obscura) ve parlatılmış kalay plaka üzerine sürülmüş Bitume de Judee maddesi ile çekmiştir. Bu madde Seyssel’deki asfalt madeninden gelmiştir. İşte ilk fotoğraf da bu Yahudi bitümü olarak da adlandırabileceğimiz madde kullanarak gerçekleştirdi. Kaynaklara göre kalay plakanın boyutu 16,2 × 20,2 cm [ ya da 16,7 × 20,3 × 0,15 cm olarak verilmektedir.
Niépce daha önce yukarıda da belirttiğimiz gibi , 1822’de, tarihe karışmış ve unutulmuş bir natürmort çalışması, La Table servie étrangement (“Tuhafça Hazırlanmış Masa”) adlı bir görüntü elde etmişti. Bu fotoğraf aslında, bir masa üzerine yerleştirilmiş nesnelerin yakalanıp kalıcı bir yüzeye aktarılması bakımından tarihin ilk fotoğrafıdır. Ancak korunamadığı için ilk fotoğraf olma özelliğini Point de vue de Gras’ya bırakmıştır. Bu eserin orijinali, Teksas/Austin’deki Harry Ransom Center adlı sanat arşivinde bulunmaktadır.
Meraklısı için şu bağlantıyı da buraya alalım. İçinde başka ayrıntılar da var; http://www.niepce-daguerre.com/le_point_de_vue_du_Gras..html
Point de vue du Gras, yaygın biçimde zannedildiğinin aksine, çekilmiş ilk fotoğraf değildir. Yalnızca bugüne ulaşmış olan ve hâlâ varlığını sürdüren ilk fotoğraf olma özelliğini taşır. Bununla birlikte, fotoğraf tarihiyle ilgili birçok dergi ve yayında yanlışlıkla tarihin ilk fotoğrafı olarak sunulmuştur sunmaya da devam etmektedir.
Niepce, 1829’da benzer çalışmalar yapan Louis-Jacques-Mande Daguerre’la ortaklık kurar.
Fransa 1839 yılında Daguerre’in buluşunu tüm dünyaya Fransa’nın hediyesi olarak tanıtma sözü karşılığında Daguerre’e emekli aylığı ödemeyi kabul etmiştir.
19 Ağustos 1839’da Fransız devleti, Daguerre ile Nicéphore Niépce’in mirasçısı olan Isidore Niépce’ten bu yöntemi satın aldı ve onu “Fransız hükümetinin tüm dünyaya armağanı” ilan etti.
Ancak Akademi tarafından kamuya yapılan ilk tanıma anı, aslında 7 Ocak 1839’dur.
İnsanlık tarihi boyunca hafıza konusunda en güçlü araçlardan biri görsellik olmuştur. Mağara duvarlarına işlenen hayvan figürleri, Ortaçağ el yazmalarındaki minyatürler ya da Rönesans ressamlarının tuvalleri… Hepsi, çağlar boyunca yaşananları görüntüye dönüştürme çabalarıydı. Bu çabaların ortak noktası, insan elinin müdahalesiydi. Gerçeği birebir yakalamak, doğrudan ışığı kullanarak kalıcı izler bırakmak ise ancak 19. yüzyılda mümkün oldu. Fotoğraf tarihi de bence yalnızca bir teknik buluş değildir. Dünya kültür tarihinin dönüm noktalarından biridir.
İlk Denemeler: Işıkla iz nasıl düşürülür?
-
yüzyıldan itibaren kullanılan camera obscura (karanlık oda) optik cihazı, sanatçıların ve bilim insanlarının ilgisini çekiyordu. Küçük bir delikten içeri giren ışığın dış dünyayı ters bir görüntü halinde yansıtması, görenleri büyülüyordu. Ancak bu görüntü yalnızca anlıktı; kalıcı hâle getirilemiyordu. Bu noktada bilim insanlarının arayışı, ışığın bıraktığı izi kaydetmek üzerine yoğunlaştı.
Niépce ve İlk Kalıcı Fotoğraf (1826)
Fotoğraf tarihinin başlangıç noktası olarak kabul edilen an, 1826 yılıdır diye bilinegeldi yıllarca oysa araştırmalar bu tarihi bir yıl sonrasına taşıdı. Fransız mucit Joseph Nicéphore Niépce, Burgonya’daki evinin penceresinden gördüğü manzarayı kalıcılaştırmayı başardı. “Le Gras’taki Pencereden Görünüm” olarak bilinen bu ilk fotoğraf olarak kabul edilen bu fotoğraf, ışığa duyarlı bitüm kaplı bir metal plakanın günlerce pozlanmasıyla elde edildi.
Ortaya çıkan görüntü, bugünün estetik ölçütleriyle hamdır: bulanık siluetler, belirsiz hatlar… Ama kültür tarihi açısından devrim niteliğindedir. Çünkü ilk kez insan elinden bağımsız olarak ışık, kendi izini yüzeye bırakmıştı. Niépce’in buluşu, insanlık belleğinde “ışığın kendi hafızası” fikrini doğurdu.
Daguerre ve Dagereotip (1839)
Niépce’in ölümünden kısa süre sonra, onun ortağı Louis-Jacques-Mandé Daguerre, çalışmaları daha ileriye taşıdı. 1839’da duyurduğu dagereotip yöntemi, fotoğrafı kamusal bir buluş haline getirdi. Gümüş kaplı bakır levhalar üzerine iyot buharıyla duyarlılık kazandırılan yüzeyler, ışığa maruz bırakıldıktan sonra cıva buharı ile geliştirilip tuzla sabitleniyordu.
Ortaya çıkan sonuç, dönemin insanlarını hayrete düşürdü: inanılmaz netlikte, ayrıntılarıyla seçilebilen görüntüler… Ressamların haftalarca çalışarak elde ettiği portreler, birkaç dakikalık pozlama ile yakalanabiliyordu. Üstelik 1839 yılı, yalnızca teknik bir başarı değil, aynı zamanda fotoğrafın kültürel kabulünün başlangıcıdır. Fransız Bilimler Akademisi’nde yapılan duyuru, bu icadı tüm dünyaya tanıttı. İşte o günlerde ressam Paul Delaroche, “Bugünden itibaren resim ölmüştür!” cümlesini kurmuş ama bu söz iyiki de gerçekleşmemiş resim sanatı da kendi yolunda ilerlemeye devam etmişit. resim sanatı olmaksızın sanat dünyası öksüz kalırdı diye düşünüyorum.
Fotoğrafın Erken Dönemde Topluma Etkisi
Dagereotip, özellikle burjuva sınıfında büyük ilgi gördü. Portre ressamlarına başvurmak pahalı ve zahmetliydi; oysa fotoğraf, kişisel kimliği belgeleyen hızlı ve güvenilir bir araç haline gelmişti. Aynı zamanda şehirlerin, anıtların, coğrafi keşiflerin kayda geçirilmesinde de kullanılmaya başlandı.
Toplum için bu, sadece yeni bir teknik değil, aynı zamanda görsel hafızanın demokratikleşmesi anlamına geliyordu. Artık aristokratların ya da kilisenin dışında da, daha geniş kitlelerin de “görünür olma” şansı ortaya çıkmıştı.
Görsel Hafızadan Kültürel Devrime
Niépce’in ilk fotoğrafı ile başlayan süreç, Daguerre’in dagereotipi ile ivme kazandı ve insanlığın görsel hafızasını köklü biçimde dönüştürdü. Fotoğraf, bir icat olmanın ötesinde, modern kültürün temel yapı taşlarından biri haline geldi.
Bugün elimizdeki dijital fotoğraflar ve sosyal medya akışları bile köklerini 1827’deki ilk ışık izinde ve 1839’daki kamusal ilanla atılan temelde bulur. Fotoğraf, geçmişi kaydetmenin ötesinde; kimliğimizi, toplumsal hafızamızı ve kültürel bilinçlerimize de biçim verir.
Görsel hafıza gözlerimizin yaşadığı saniyelik deneyimler dışında, tarihe düşülen kayıtlardır. Fotoğrafın bulunuşu, insanlığın kendisini yeniden görme biçimidir diyeler sözlerime son vereyim.
Bourdieu’nün Kültürel Habitus’u Üzerine
Zevk Neyi Hatırlar? Bourdieu’nün Kültürel Habitus’u Üzerine
Christiane Caujolle’ün aramızdan ayrılışı nedeniyle yazdığım yazıda onun Bourdieu’nün kültürel habitus’uyla ilgisinden de bahsetmiştim. Dolayısıyla bu kültürel habitusa da söz hakkı doğdu.
Bourdieu’nün habitus kavramı, içine doğduğumuz toplumsal koşulların bedene, dile, zevke ve “kendiliğinden” seçimlerimize sinmiş içselleşmiş eğilimler sistemidir. “Kültürel habitus” bu eğilimlerin özellikle sanat, müzik, edebiyat, fotoğraf, mutfak, şarap, müze konuları gibi kültürel konularda nasıl işlevi olduğunu gösterir. Beğenilerimiz bize “doğal” gibi görünür; oysa aile, okul, sınıfsal çevre ve kurumlar tarafından yıllar içinde farkına varmadan içimize işlenmiştir. Bu yüzden kimi izleyici bir fotoğrafı tarihsel referanslar ve kavramsal bağlamla okurken, başkası aynı imgeyi teknik ölçütlerle değerlendirir; her iki tavır da bir kültürel sermaye birikimini ve dolayısıyla buna bağlı habitus’u yansıtır. Habitus yazgı değildir; değişebilir, fakat ağır ağır değişir. Eğer hızla dönüşürse (ör. yapay zekâ & fotoğraf) bizde histerezis denilen bir gecikme yaşanır. Konu konuyu doğuruyor Christian caujolle’e anma yazısından kültürel habitusa geçtik, kültürel habitus da öyle anlaşılıyor ki bizi histerezis’e taşıyacak. Bu konulu başka bir yazıda yeniden buluşmak üzere diyerek biz kendi konumuza devam edelim. Habitus’u fark etmek, sembolik şiddetin görünmez mekaniklerini çözmenin ve daha kapsayıcı kültürel köprüler kurmanın ilk adımıdır. Bu arada Bourdieudamarımıza girmeye başladı,onun “sembolik şiddet” anlayışının da bir yazıyı hatta kendisinin de bir kaç yazıyı hakettiğini düşünmeye başladım. Kapı kapıyı açıyor demeliyim.
Zevk Mimarisi
Bir sergi salonunda yürürken adımlarımızın hızı, duvar yazılarını okuyup okumama kararımız, katalogu çantaya atıp atmamamız—tüm bu küçük jestler—nereden gelir? Zevk çoğu zaman bize “benim” gibi görünür; oysa Bourdieu’ye göre, zevkimizin mimarları bizden önce bizi buna hazırlamıştır: aile, okul, mahalle, kurumlar ve içlerinde oynadığımız görünmez kurallar hepsi işin içine girmiştir. Bourdieu bu görünmez mimarlığa habitus adını vermiştir.
Habitus, tek tek tercihlerimizin arkasındaki alışkanlıklar matrisidir: dilin ritmi, bedenin taşıyışı, görme ve duyma duyularımız ve bunların birde biriktirdiği arşiv, “uygun” olanı sezme biçimimiz. Bu matris rastgele oluşmaz; belirlibir sermaye birikimi (ekonomik, kültürel, sosyal, sembolik) ve bazı alanlar (sanat dünyası, akademik dünya, gastronomi vb.) içinde yavaşça şekillenir.
Üçlü Mekanik: Koşullar, Eğilimler, Seçimler
- Koşullar → Eğilimler: Erken çocukluktan itibaren aile ve okul belirli jestler, sözcükler, referanslar kazandırır.
- Eğilimler → Seçimler: Bu öğrenilmiş eğilimler, sergiyi nasıl gezeceğimizi, hangi şarabı seçeceğimizi, fotoğrafta neye dikkat edeceğimizi belirler.
- Seçimler → Yeniden Üretim: Seçimlerimiz—farkında olmadan—ait olduğumuz kültürel çevreyi görünür kılar ve çoğu kez pekiştirir.
Bu döngünün en güçlü yanı doğalmış gibi görünmesidir. Bourdieu’nün eleştirel hamlesi de tam burada başlar: “Doğal” sandığımız şeylerin tarihsel ve toplumsal olduğunu göstermek.
Saha-Alanın Harita olarak belirmesi
- Saha-Alan (field): Kendi oyunu ve puan cetveli olan sahalar vardır: bunlar sanat, akademi, gastronomi gibi alanlardır…
- Sermaye: Ekonomik olanın yanında kültürel (eğitim, bilgi), sosyal (ağlar), sembolik (itibar) sermayeler de vardır.
- Habitus: Geçmiş deneyimlerden damıtılmış yarı-bilinçli eğilimleridir.
- Doxa ve illusio: Alanın tartışmasız doğruları ve oyuna inanma hâli. Bu Doxa ve illusio’da bize Bourdieu’nün bir armağanıdır. şöyle açıklayabiliriz; Doxa, tiyatro sahnesinin dekorudur; herkes o sahnede oyunu “öyle olması gerektiği gibi” oynar. Illusio ise oyuncuların sahneye tutkuyla bağlanması, oyuna gerçekmiş gibi katılmasıdır.
- Sembolik şiddet: Egemen ölçütlerin “doğal” diye kabul ettirilmesi.
- Histerezis: Alan hızla değişince habitus’un gecikmesi.
Fotoğraf Üzerinden Okuma: Görmenin Öğrenilmiş Grameri
Aynı fotoğrafı inceleyen iki kişi düşünün. İlki “netlik-kompozisyon” ekseninde bakıyor; ikincisi, Sontag-Barthes-Benjamin hattındaki düşünsel referansları, küratoryal bağlamı ve metin-görüntü ilişkisi ile ilgileniyor. İki bakış da yanlış değil; fakat her biri farklı kültürel sermaye düzeyi ve habitusu gösteriyor gibi düşünebiliriz.
- Bedenleşmiş bilgi: Müzeye girişte tereddüt etmemiz, salonlar arasında geçirdiğimiz zaman dilimi, eserle mesafe bedensel bir lisandır.
- Sözlü repertuar: “İz, delil, aura, temsil, özne-nesne gerilimi” gibi kavramlarla konuşabilmek, imgeyle kurulan ilişkinin bir başka halini bize gösterir.
- Kurum ve meşruiyet: Katalog alma, sanatçı ile yapılan sohbete katılma, koleksiyon oluşturma gibi yaklaşımlar “oyuna katılma”nın göstergeleridir.
Şarap & Gastronomi: Damağımızdaki Bilgi bankası
Şarap yalnızca damak değil, öğrenilmiş bir sözlüktüe aynı zamanda da bir ritüeldir. “Tanen, asit, alkol, gövde, terroir, yıl, üretim tekniği” gibi kelimeler, bedende tatla eşzamanlı çalışan bir kültürel bellek oluşturur. Bu sözlük zenginleştikçe, damak daha çok şey hissetmeye başlar. Ancak bundan sanki tecrübe arttıkça daha iyi koku alırız anlamı çıkartılmasın, koku ve tat alma duyuları zamala yaşlandıkça azalır. zaten her insanda da aynı seviyede değildir. Restoranda servis sırasına itiraz etme veya hatalı bir şarabı geri gönderebilme cesareti hatta eşleştirmeyi değiştirme özgüveni bile bir habitus göstergesidir.
Müze’de Sessiz Protokoller uygulamak
Bir sergiyi “başından sonuna” okumak, duvar yazısını atlamamak, eser adlarını not etmek, katalogda bibliyografyaya bakmak… Bunlar, müzede izleyicinin farkına varmadan yaptığı işlemlerdir. Önceden bu protokollere alışmış olanlar, mekânı kendi alışkanlıklarıyla değerlendirir; tanışmamış olanlarsa baka kalabilir. Bourdieu’nün “sembolik şiddet” dediği şey, işte bu görünmez eşiklerdir.
Yanlış Anlamalara Kısa Yanıtlar
- Habitus = Yazgı değildir: Değişir, fakat yavaş yavaş değişir. Farkındalık ve farklı alanların etkisi altında kalma bu değişimi hızlandırır.
- Özgünlük kaybolmaz: Özgünlük vardır; ama olasılık sahamızı çoğu zaman habitus dediğimiz şu anlatmaya çalıştığımın şey çizer.
- “Zevk doğuştandır”lafı efsanedir: Zevk, büyük ölçüde sosyal olarak öğrenilir.
Dönüşüm İçin 5 Soruluk Mini Atölye
- Hangi yaptıklarım “kendiliğinden” geliyor—ilk nerede öğrendim?
- Kullandığım terminoloji kimleri içerde, kimleri dışarıda bırakıyor?
- Hangi alanlarda doxaya yani görüş, kanaat, sanı, inanca teslim olmuşum yani tartışmasız doğru saydıklarım neler?
- Son yıllarda (ör. yapay zekâ & fotoğraf, doğal şarap dalgası) hiç histerezis yaşadım mı? Yani histerezisi açasak; Histerezis, bir sistemin cevabının yalnızca o anki girdiye değil, geçmişteki etkilere de bağlı olmasıdır. Bu nedenle aynı şartlarda ileriye giderken ve geriye dönerken farklı sonuçlar alınır; bu fark, sistemin hafıza etkisi olarak düşünülebilir.
- Kendi üretimlerimde yeni şeyler için pedagojik yaklaşımlar yani öğrenme yöntem, tutum ve tekniklerini kullanabiliyor muyum?
Küratoryal ve Pedagojik Köprüler
- Eşikleri görünür kılın: Sergi metinlerinde “başlangıç” ve “ileri” başlıkları oluşturun; sözlük ve okuma listesi de oluşturun, konuyu derinleştirmeye çalışın.
- Sözlük konuyla ilgili kelimeler paylaşmaya çalışın: Atölye veya degüstasyon öncesi minicik bir “terimlerle ısınma turu” yapın.
- Katılımı ritüelleştirin: Katalog, not alma, mikro-konuşmalar, soru-cevap sizi ileriye taşır.
- Çoklu okuma rotası: Aynı işi teknik-tarihsel-kavramsal olmak üzere üç rotayla gezin.
- Hafıza protokolleri oluşturun: Yani ziyaretçiye burada giderken “ yanına ne alıp gidiyor?” sorusuna bir cevap bulmaya çalışın.
Bugün bu konu Neden bu kadar Önemli?
Her şey hızlanıyor. Fotoğraf ile yapay zekâ arasındaki yeni gerilim, gastronomideki “doğal/low-intervention” akımları, müzelerde deneyim tasarımının değişmesi… Histerezis riskini büyütüyor: Eski alışkanlıklarımız yeni güncellemeleri kaçırmamıza neden olabilir. Tam da bu yüzden habitus üzerine düşünmek, yalnızca teorik bir çalışma olarak görülmemeli günümüze odaklanmak anlamına da gelmelidir diye düşünmeden edemiyorum.
Son Söz: Zevki Demokratikleştirmek
Bourdieu’nün niyeti snobluğa yani kendini üstün gören, başkalarını küçümseyen, gösteriş meraklılığına payanda olmak değil; tersine, görünmez eşitsizlik mekaniklerini ortaya koymaktır. Habitus’u anlamak kendi bedenimizde, dilimizde, seçkimizde nasıl çalıştığını hissetmek sembolik şiddeti azaltır ve kültürel alanları daha geçirgenleştirir, zenginleştirir. Zevk, yalnızca bir düşünceyi, isteği veya bilgiyi açıkça ortaya koymak değildir. Zevk bir sorumluluk olarak algılanmak zorundadır. Eşiği fark eden, eşiği hem yükseltmeyi hem de duruma göre alçaltmayı da bilmelidir.
Christian Caujolle aramızda ayrıldı… Christian Caujolle nous a quittés…
Yaşama veda eden önemli kişiler ardından anma yazısı yazmayı pek sevmem. Ölüm herkesi olduğu gibi beni de üzer. Fotoğraf dünyası Christian Caujolle’un iki gün önce 20 Ekim 2025’te kaybetti. Kendisini iyi tanımadığım için, daha iyi tanımak amacı ile birza araştırdım. Bu fotoğraf insanının vedası, Fransız fotoğraf dünyasında derin bir sessizlik bıraktı. Çünkü Caujolle, hayatı boyunca fotoğrafı yalnızca bir meslek ya da sanatsal uğraş olarak görmedi; o, fotoğrafı bir Barthes düşünme biçimi, dünyaya açılan bir vicdan penceresi olarak yaşadı. Bu neden dolayı kendisini çok sevdim. Fotoğrafın sadece bana yeniden görmeyi değil düşünmeyi de biraz da olsa öğretmeyi de sağladığını düşünmüşümdür. Foucault’dan Barthes’a, Bourdieu’den Fotoğrafa 1953 doğumlu Caujolle, Saint-Cloud’daki École normale supérieure’de aldığı eğitimle Foucault, Barthes ve Bourdieu gibi düşünürlerin entelektüel dünyasında yaşama fırsatı buldu. Bu, onu yalnızca bir fotoğraf eleştirmeni değil, aynı zamanda bir görme filozofu haline getirdi. Barthes’in Camera Lucida’sında fotoğrafın “punctum” kavramıyla açtığı duygusal alan, Caujolle’un yaşamında kendine yer buldu; Foucault’nun bilgi-iktidar ilişkileri, onun fotoğrafın politik boyutunu kavramasını sağladı; Bourdieu’nün kültürel habitus düşüncesi (bu konuyu çok önemsediğimden, ona ayrı bir safya açmayı planlıyorum) ise fotoğrafı toplumsal bağlamdan koparmadan değerlendirmesine olanak sağladı. Libération Gazetesi ve Fotoğrafın Gazetecilikteki Devrimi Caujolle’un asıl devrimci adımı 1980’lerde Libération gazetesinde fotoğraf servisinin başına geçtiğinde oldu. Burada fotoğrafı, haberi süsleyen bir görsel olmaktan çıkarıp, olayların eşit söz hakkına sahip eleştirel tanıkları haline getirdi. Onun sayesinde fotoğraf bir gazete sayfasında artık sadece gösteren değil, aynı zamanda soran ve yargılayan bir unsurdu. Agence VU: Bir Mekân, Bir Düşünce 1986’da kurduğu Agence VU, aslında bir ajans olmanın ötesindeydi. Caujolle VU fotoğraf ajansını, fotoğrafı estetik bir nesne olmaktan çok etik bir tavır olarak ele almayı ve toplumsal bir diyalog alanı yaratmayı amaçlayan bir yapı olarak kurmayı planlamıştı. Paolo Pellegrin’den Antoine d’Agata’ya kadar pek çok isim, bu çatı altında sadece üslup dışında aynı zamanda sorumluluk da öğrendi. VU, bir anlamda “bakış atölyesi” olarak işlev gördü. Phnom Penh: Fotoğrafla Kültürlerarası Köprü Onun en etkili girişimi, Kamboçya’da kurduğu Photo Phnom Penh Festivali oldu. 2008’de başlayan bu yolculuk, Asya ile Avrupa arasında bir arşiv işlevi de gören sanat köprüsü oldu. Caujolle, fotoğrafın evrensel bir dil olduğuna inanıyordu; Phnom Penh’in genç fotoğrafçılarını dünyaya tanıtırken, aynı zamanda Batı’nın bakışını da sorgulamaya açtı. Kamboçya’da sergilenen işler, estetik olduğu kadar, toplumsal hafızayı da ayakta tutumaya yarıyordu. Caujolle’un titizliği, çeşitliliğe olan inancı ve estetik açıklığı, bu festivalin küresel fotoğraf tartışmalarında özel bir yere yerleşmesini sağladı. Fotoğrafı Yaşayan Bir Dil Olarak Görmek Caujolle, Toulouse’daki Château d’Eau ve Sète’deki ImageSingulières gibi kurumlarla yaptığı işbirliklerine de aynı bilinçle yaklaştı. Fotoğraf, yaşayan bir dil diye düşündü yaşamı boyunca. Geçmişle bugün, bireysel bakışla kolektif hafıza, estetikle etik arasındaki diyaloga yaşamı boyunca önem verdi. Onun eğitim anlayışı içinde tekniğin yanında, bakış etiği de vardı. Çünkü Caujolle için fotoğraf, dünyayı kaydetmekten öte bir şeydi; dünyayı yeniden düşünmekti. Caujolle’ün mirası.. Bugün Caujolle’ ardında kurduğu bir çok kurumlar ve kitaplar buraktı Ama onun asıl mirası, fotoğrafı bir düşünce aracı olarak görmeyi öğretmeye çalışmasıdır. Kendi fotoğraf yolculuğumda da bu çağrıyı hissediyorum. Fotoğrafın yalnızca estetik bir oyun değil, aynı zamanda vicdani bir sorumluluk olduğuna inanıyorum. Onun bıraktığı pusula, görünmeyeni görünür kılmayı, unutulanı hatırlatmayı, bakışı bir diyalog aracına dönüştürmeyi önerir bize. Christian Caujolle’un gidişi, şüphesiz büyük bir boşluk yarattı. Ama yetiştirdiğ öğrencileri onun bıraktığı bayrağı taşımaya devam edeceklerdir. Fotoğraf 200 yılına gireceği şu aylarda ölmeyeceğini tam tersinde sürekli değişik mecralardan akmaya devam edeceğini kanıtlamış durumdadır. Fotoğraf, sadece ışığın kaydı değildir. Hafızanın, bakışın ve vicdanın sürekli olduğunu bize hatırlatan önemli bir olgudur. Son Söz Christian Caujolle, ardında büyük kurumlar, festivaller ve kitaplar bıraktı. Ama asıl mirası, bize sordurmaya çalıştığı şu sorudur: “Fotoğraf yalnızca görmek midir, yoksa görmeyi yeniden öğrenmek mi?” Onun pusulası artık miras olarak bizim elimizde. Bize düşen, bu pusulayı kendi bakışımıza uyarlamak ve dünyaya yeniden tekrar tekrar yeniden bakmaktır.
Christian Caujolle nous a quittés…
Je n’aime guère écrire des textes d’hommage après la disparition de figures importantes. La mort attriste tout le monde, et moi aussi. Le monde de la photographie a perdu Christian Caujolle il y a deux jours, le 20 octobre 2025. Ne le connaissant pas très bien, j’ai mené quelques recherches pour mieux le découvrir. Le départ de cet homme de l’image a laissé un profond silence dans la photographie française. Car, tout au long de sa vie, Christian Caujolle n’a jamais considéré la photographie comme un simple métier ou un loisir artistique ; il l’a vécue comme une manière de penser à la Barthes, une fenêtre de conscience ouverte sur le monde. C’est pour cela que je l’ai beaucoup aimé. J’ai toujours pensé que la photographie ne m’apprenait pas seulement à revoir, mais aussi — fût-ce un peu — à repenser.
De Foucault à Barthes, de Bourdieu à la photographie
Né en 1953, Christian Caujolle a étudié à l’École normale supérieure de Saint-Cloud, où il a eu la chance de vivre au cœur de l’univers intellectuel de penseurs tels que Foucault, Barthes et Bourdieu. Cela a fait de lui non seulement un critique de photographie, mais aussi un philosophe du regard. Le « punctum » que Barthes déploie dans La Chambre claire a trouvé sa place dans la vie de Christian Caujolle ; les rapports savoir-pouvoir chez Foucault lui ont permis d’embrasser la dimension politique de la photographie ; quant au concept de habitus culturel chez Bourdieu (sujet auquel je tiens beaucoup et auquel je compte consacrer une page à part), il lui a offert la possibilité d’évaluer la photographie sans la détacher de son contexte social.
Le journal Libération et la révolution de la photographie dans le journalisme
Le geste véritablement révolutionnaire de Christian Caujolle survient dans les années 1980, lorsqu’il prend la tête du service photo de Libération. Il y arrache la photographie à son rôle de simple ornement de l’information pour en faire un témoin critique, doté d’un droit de parole égal aux faits. Grâce à lui, sur la page du journal, la photo n’était plus seulement ce qui montre : elle questionnait, elle jugeait, elle prenait position.
Agence VU : un lieu, une pensée
Fondée en 1986, l’Agence VU fut bien plus qu’une agence. Christian Caujolle l’a conçue comme une structure visant à considérer la photographie moins comme un objet esthétique que comme une attitude éthique, et à créer un espace de dialogue social. De Paolo Pellegrin à Antoine d’Agata, beaucoup y ont appris non seulement un style, mais aussi une responsabilité. VU a, en un sens, fonctionné comme un « atelier du regard ».
Phnom Penh : un pont interculturel par la photographie
Son initiative la plus marquante a été le Photo Phnom Penh Festival, qu’il a fondé au Cambodge. Cette aventure, entamée en 2008, est devenue un pont artistique — faisant aussi office d’archive — entre l’Asie et l’Europe. Christian Caujolle croyait à l’universalité de la langue photographique ; en révélant au monde les jeunes photographes de Phnom Penh, il ouvrait du même coup à l’examen critique le regard occidental.
Les œuvres présentées au Cambodge ne relevaient pas seulement de l’esthétique ; elles soutenaient aussi la mémoire sociale. La rigueur de Christian Caujolle, sa foi dans la diversité et son ouverture esthétique ont permis à ce festival d’occuper une place singulière dans les débats photographiques mondiaux.
Voir la photographie comme une langue vivante
Christian Caujolle a abordé avec la même conscience ses collaborations avec des institutions comme le Château d’Eau à Toulouse et ImageSingulières à Sète. Pour lui, la photographie était une langue vivante. Tout au long de sa vie, il a accordé de l’importance au dialogue entre passé et présent, regard individuel et mémoire collective, esthétique et éthique.
Dans sa pédagogie, à la technique s’ajoutait une éthique du regard. Car, pour Christian Caujolle, la photographie n’était pas seulement un moyen d’enregistrer le monde ; c’était une manière de repenser le monde.
L’héritage de Caujolle…
Aujourd’hui, Christian Caujolle laisse derrière lui de nombreuses institutions et des livres. Mais son véritable héritage est d’avoir tenté de nous apprendre à considérer la photographie comme un instrument de pensée.
Dans mon propre cheminement photographique, j’entends cet appel. Je crois que la photographie n’est pas seulement un jeu esthétique, mais aussi une responsabilité de conscience. La boussole qu’il nous laisse propose de rendre visible l’invisible, de rappeler l’oublié, de transformer le regard en outil de dialogue.
Le départ de Christian Caujolle a, sans doute, créé un grand vide. Mais ses élèves continueront de porter le flambeau qu’il a laissé. Alors que la photographie s’apprête, dans ces mois, à entrer dans sa 200e année, elle a prouvé qu’elle ne mourrait pas ; bien au contraire, elle continuera de s’écouler par des canaux toujours renouvelés. La photographie n’est pas seulement l’inscription de la lumière : elle est ce phénomène qui nous rappelle la persistance de la mémoire, du regard et de la conscience.
Dernier mot
Christian Caujolle laisse de grandes institutions, des festivals et des livres. Mais son vrai legs, c’est la question qu’il nous pousse à nous poser :
« La photographie consiste-t-elle seulement à voir, ou à réapprendre à voir ? »
Sa boussole est désormais entre nos mains. À nous d’ajuster cette boussole à notre propre regard et de recommencer, encore et encore, à regarder le monde.
2025 Arles Fotoğraf Karşılaşmaları
2025 Arles Fotoğraf Karşılaşmaları…
“Arles’ı severiz, her yıl gideriz!”
Sloganıyla üç yıldır düzenli olarak Arles Fotoğraf Karşılaşmaları adlı fotoğraf fuarına gidiyoruz. Berlin’den gelen Tamer Bayri, İstanbul’dan gelen Nevzat Yıldıran ve Selim Pamuk fotoğrafçı arkadaşlarımla yedi gün yedi gece boyunca fotoğrafla yatıp fotoğrafla kalkıyoruz.
Dünyanın her tarafından akın akın gelmiş profesyonel, amatör, ünlü ve daha az tanınmış fotoğrafçılarla; küratörlerle, galeri sahipleriyle, fotoğraf kitabı tasarımcılarıyla tanışıyor ve birbirinden güzel ve önemli sergileri geziyoruz. Bunun yanında geleneksel gece etkinliklerini izlemeyi ihmal etmiyoruz. Konferanslara, fotoğraf kitabı imza günlerine, kitap fuarlarına, paralel “Off” sergilere ve fotoğraf makinesi üreticilerinin sunumlarına da katılmayı unutmuyoruz.
Ben de ilk açılış haftasını kaçırmıyor, dünyanın dört bir yanından gelen fotoğrafseverlerin katıldığı üç ay süren festivali her yıl bu sayfalara taşımayı görev biliyorum. Fotoğrafa tutkuyla bağlı olanların adeta “Kâbe” gibi gördükleri ve 56 yıldır neredeyse aralıksız düzenlenen bu dünyanın en büyük fotoğraf festivaline dair izlenimlerimi paylaşmak benim için büyük bir mutluluk kaynağıdır. Paris Photo fotoğraf fuarı da benim için benzer değerlere sahiptir. Umarım altı ay sonra onu da yeniden yazarım.
Bu yılın Arles karşılaşmalarıyla ilgili biraz istatistiki bilgi vermek istiyorum; çünkü rakamların, doğru kullanıldıklarında çok önemli anlamlar taşıdığına inanıyorum. Festival her yıl Kültür Bakanı’nın açılış konuşmasıyla başlıyor.
56. Arles Fotoğraf Buluşmaları’nın açılış haftasında yaklaşık 23.000 fotoğrafçı, sanatçı, profesyonel ve amatör katılımcı bir araya geldi. Bu büyük katılım, özellikle “İnatçı İmgeler” teması etrafında oluşan sergilerin başarısını yansıtıyor. Egemen söylemlere karşı duran ve onları sorgulayan bu imgeler; yerli Avustralya halklarının seslerinden Brezilya’nın çağdaş fotoğraf sanatına, Nan Goldin, Louis Stettner, Yves Saint Laurent ve Letizia Battaglia’nın fotoğraf anlayışlarına uzanan geniş bir yelpazede bize fotoğrafçılığın çeşitli yüzlerini gösteriyor. Ben de bu yazı içinde sizinle yukarıda saydığım önemli sergilerden ve Arles’dan genel fotoğraflar paylaşıyorum.
Her yıl olduğu gibi bu yılki buluşmaların da, sanatçılara özgür bir ifade alanı sunduğuna bütün kalbimle inanıyorum. Arles’daki bu ortam kültürel çeşitliliğin, cinsiyetlerin ve kimliklerin farkındalık ve diyaloglar için mükemmel bir platform oluşturduğunu bize bir kez daha hatırlattı.
2025 açılış haftasında gelen 23.000 kişi, bir önceki yıla göre %15’lik bir artış anlamına geliyor. Artış bu ivmeyle devam ederse, önümüzdeki yıllarda Arles içinde ve çevresinde yatacak yer bulmak imkânsız hâle gelecek.
Etkinlikte Tamer Bayrı, Adem Meleke ve benim de bulunduğum 531 gazeteci yer aldı. Toplamda 47 resmi sergi, 27 farklı mekânda sunuldu. Sergilenen toplam eser sayısı yaklaşık 4000’di.
158 sanatçıya ek olarak, Yves Saint Laurent & Fotoğraf sergisi için 84 fotoğrafçının işleri yer aldı. Ayrıca 53 küratör görev yaptı. Bu rakamlar işin resmi boyutunu ortaya koyuyor.
Bu resmi sergilerin yanında “Off” olarak adlandırılan 100’ün üzerinde paralel sergi var. Bu sergilerde daha az tanınmış ama büyük ustalarla yarışabilecek fotoğrafçıların işlerini görme fırsatı buluyorsunuz. Benim buna örneğim, San Francisco’da 30 yıldır karanlık oda eğitimi veren Barbara Boissevin ve Brezilyalı fotoğrafçı Caroline Arantes olabilir.
Off sergi denilince Galerie Arena’da 107 Off olarak gezdiğimiz MAGNUM PHOTOS — A World in Color sergisinden bahsetmeden olmaz. Fujifilm ve Fransa Kültürel Miras ve Fotoğraf Kütüphanesi’nin ortaklığıyla yürütülen bu proje, A World in Color, sanki bir fotoğraf sergisinden çok daha fazlası gibi geldi hepimize. Zamanın katmanlarını, arşivin tozlu derinliklerinden çıkarıp, bugüne yansıtan bir arkeolojik hafıza haritası oluşturmak istemişler ve 2025 yılında Magnum’un renkli Fotoğraf arşivini dijitalleştirmeye koyulmuşlar.
Her FUJIKINA buluşması, Avrupa’nın başka bir yerinde bu projeye bir yenilik katıyor. Arles’te ise dördüncü perdeyi açmışlar. Fotoğrafçı Gregory Halpern, “Shadow Collection” adlı özel seçkisinde bizi, fotoğraf tarihinin doğum yerine —Nicéphore Niépce’in izini taşıyan Arles toprağına— davet ediyor. Diliyoruz ve umuyoruz fotoğrafın bulunuşunun 200.cü yılında küçük bir fotoğrafçı grubuyla Nicephore Niepce’in doğduğu ve ilk fotoğrafı sabitlediği yerdeki müzesini ziyaret edeceğiz ve kabrini ziyaret edip kendisine saygı duruşunada bulunacağız.
Açılış haftasında düzenlenen etkinlikler de çok cazip ve dikkat çekiciydi. Elbette hepsine gitmek mümkün olmadı.
Etkinlik boyunca 110’un üzerinde organizasyon gerçekleştirildi:
– Fanton, Croisière, Méjan ve Fujikina gibi mekanlarda 30 konferans,
– UPP adlı Fransanın en büyük fotoğraf derneğinin etkinlikleri
~ 45 sergi ziyareti,
– 3 performans,
– 10 fotoğraf atölyesi ve workshoplar, photo Walk’lar,
– Antik Tiyatro’da 3 büyük gece etkinliği,
– Ve sabahın erken saatlerine kadar süren, yılın gecesi anlamına gelen Nuit de l’Année dâhil 4 tane gece DJ’li eğlence etkinlikleri,
– Ayrıca 5 film gösterimi ve özel programlar (Libération özel sayısı, açık artırmalar, Arles Books fuarı, Fotoğraf okulu ENSP’nin sempozyumu, Louis Vuitton imza günü) düzenlendi.
Her gün 24 fotoğraf otoritesinin ( küratör, galeri sahibi, fotoğraf dergisi editörü, kitap designer’ı vs) sabahtan akşama 20 dakikada bir gerçekleştirdiği portfolio okuma etkinlikleri de cazibe olmasıydı. Ben de önümüzdeki yıl çıkartmayı planladığım “Dağların Aşkı” adlı kitabımın maketi hakkında görüş almak üzere 5 uzmanla portfolio okuması aracılığı ile beyin jimnastiği yaptım. Hoş oldu. Bir çok farklı görüş ortaya çıktı.
Roquette Mahallesi’nde ise ülkemiz fotoğrafçılığını temsil eden tek etkinlik olarak Rıza Erdeğirmenci, Atilla Durak, Ersin İleri, Kemal Aslan’ın sunumları gece boyunca dönüşümlü olarak gösterildi.
Bizi gururlandıran bir diğer olay ise, yukarıda bahsettiğim fotoğraf okulunun umut vadeden üç öğrencisine açtığı resmi sergiydi. Bu sergide Rıfat Göbelez ismi dikkatimizi çekti. Hatay depremiyle ilgili işlerini de izlediğimiz genç fotoğrafçı Rıfat Göbelez’e, çıktığı bu uçsuz bucaksız fotoğraf yolculuğunda başarılar diliyoruz.
Diğer yandan Fransa’da fotoğraf dünyasının efsane ismi Türk Fotoğrafçı ve Sipa Press’in kurucusu Gökşin Sipahioğlu’nun sağ kolu fotoğraf otoritesi Ferit Düzyol ve eşi Gülnur ile birlikte olup fotoğraf konuşmak bize çok iyi geldi.
Bu yıl da, geçtiğimiz yıllarda olduğu gibi, fotoğraf kitapları ve projelerine ciddi ödüller dağıtıldı. Bunlardan beni en çok etkileyeni Madame Figaro Fotoğraf Ödülü oldu.
Kadın sanatçılar arasından seçilen bir fotoğrafçıya verilen bu ödül, bu yıl Diana Markosian’a verildi. Sanatçının “Père” (Baba) adlı sergisi Espace Monoprix’te yer aldı. Jüri başkanı Isabelle Adjani idi, ödülü kendi elleriyle verdi.
Ödül olarak 10.000 € ve Madame Figaro dergisinde özel bir portfolyo sunumu söz konusu idi. Diana’nın, 7 yaşındayken annesi tarafından babasına haber verilmeden ABD’ye kaçırılması ve sonrasında yıllar süren baba arayışının hikâyesi bu fotoğraf serisine ilham olmuş.
Fotoğraf kitabı ve fotoğraf kitap fuarı konusuna gelince…
Bu yazımda biraz da bu konuya dikkat çekmek istiyorum. Çünkü dijital ortamda saklanıp ekranlarda izlenen fotoğrafların hiçbir zaman hak ettikleri değeri bulamadığına inanıyorum.
Bu yüzden bu yıl da fotoğraf kitap fuarlarını gezdim, kitapları sevdim, inceledim. Beğendiğim birkaç tanesini satın alarak büyük emeklerle işleri elle tutulur hale getiren cesur fotoğrafçılara imzalattım. Türkiye ile ilgili işleri de olan Claudine Doury’nin kitabı çok ilgi topladı. Ben ve arkadaşlarım da birer tane alıp imzalattık. Arles bakışı olarak adlandırdığım güncel fotoğraf lisanı ile yazılmış bu kitap oldukça ilgi çekti. Dikiş makinasında ve elle yapılmış dikişi artizanal fotoğraf kitaplarına çok güzel bir örnekti.
Bu kitapların para kazandırmayacağını bile bile bu alana yatırım yapan yayınevlerinin önünde şapkamı çıkarıp saygı duruşunda bulundum.
Ülkemde her yıl kapanan kitabevlerini ve kitap yerine oyuncak, sırt çantası, game boy satarak geçinmeye çalışan dükkânları düşününce, kitaba verilen değerin sürekli düşüşte oluşuna üzüldüm.
Ülkemin en hafif görünen ama bence en derin sorunlarından biri olan “okumaz-yazmazlık” meselesi içimdeki yarayı biraz daha derinleştirdi.
Arles’ta fotoğraf kitaplarını seve seve okşaya okşaya gezerken
karşıma France PhotoBook Kolektifi çıktı.
Bu sanki gerçek bir “Yayıncılık Haritası” izlenimi veriyor.
2019’da kurulan France PhotoBook ile tanıştım. Bu kurumun yayımladığı dergilerin 3. ve 4. sayıları elime geçti, inceledim.
France PhotoBook’un, Fransa’daki bağımsız fotoğraf kitabı yayınevlerini bir araya getiren kolektif bir platform olduğunu anladım.
Her yıl yayımladıkları dergi, hem kendi üyelerinin üretimlerini görünür kılmayı hem de sektörel tartışmalara zemin hazırlamayı hedefliyor gibime geldi.
Bu yıl kataloğa katılan yaklaşık 30 yayınevi arasında öne çıkanlar:
• Atelier EXB, Chose Commune, Filigranes, RVB Books
• Textuel, André Frère Éditions, sun/sun, The(M) Éditions
Yayıncılık politikaları oldukça farklı:
bazıları geçmişin hafızasını kurcalarken, bazıları feminist veya queer perspektifli çağdaş belgeler yayımlıyor.
Dünyanın her köşesini gezip de bir kez bile Arles’a gitmemiş fotoğrafçılara seslenmek istiyorum. Bir yaz da bir haftanızı Arles’a ayırın. Hiç pişman olmayacaksınız.
































