Davulun sesi uzaktan hoş gelir ; Ege Türev..
İstanbul’dan Paris’e Bir Davul Sesi
Kültür notları
Paris sürprizlerle dolu bir şehir. Burada yaşamanın güzel taraflarından biri, hiç beklemediğiniz bir anda karşınıza hoş bir hikâyenin çıkmasıdır.
Bir sergide, küçük bir kitapçıda, Seine nehrinin kenarında yürürken ya da akşam bir caz kulübünün kapısından içeri girerken…
Bazen de bir davul sesi sizi çok şaşırtabilir.
Geçtiğimiz akşam karşıma Ege Türev çıktı.
Belli ki akıllı belli ki zeki belli ki gizli hiperaktif. o davula nasıl vurmak öyle. Nasıl ritm duygusu, bilgisi. Sevimlki sevimli Yolu açık olsun.
Kendi tarzını yaratmış Kendi müziklerini bestelemiş ve Paris in önemli Jazz kulüplerinden Le duc des Lombards’da sahne alabilmiş. Hem de kendi adıyla. Yanın 2 fransız bir de Keita Janota üç önemli müzisyen alıp güzel konser verip ümit yeşertebilmesiyle arkadaşalarımın ve benim gönlümü kazandı. Sahne arkasında kendisini kutladık.
İstanbul doğumlu genç bir caz davulcusu. Ama onu sadece “genç bir Türk cazcı” olarak tanımlamak ona haksızlık yapmak gibi geliyor. Çünkü Ege’nin hikâyesi, İstanbul’dan Paris’e uzanan ve iki şehrin müzik kültürünü birbirine bağlayan daha büyük bir hikâye.
Üstelik bu hikâyenin önemli bir bölümü Paris’in caz dünyasında geçiyor belli.
Bir davulcunun Paris yolculuğu
İstanbul’da Nardis Jazz Club ve Bova gibi mekânlarda sahne alan Ege, artık müzikal yolculuğunu Avrupa’ya taşıyor.
Paris’e gelince işler biraz değişir.
Çünkü Paris’in caz dünyası kolay değildir.
Burada dünyanın her tarafından gelen müzisyenlerle karşılaşırsınız. Burada hem Amerikan caz geleneğinin güçlü etkisi vardur hem de Fransız ve Avrupa cazının kendine özgü dili vardır. Bunun üzerine Afrika müzikleri, elektronik müzik, hip-hop, deneysel çalışmalar ve genç kuşakların yeni arayışları da cabasıdır.
Bir müzisyenin Paris’te yalnızca iyi çalması yetmez. Başka özellikler de gerekir.
Özgün olması gerekir. Sağlam bestelerle müzik severlerin karşısına çıkmalıdır.
Bence Ege Türev de bu özellikler var.
Davul artık sadece davul değil.
Ben fotoğrafla uğraşıyorum.
Fotoğrafçılık bana zaman içinde bir şey öğretti: Bir sanatçının kullandığı araçtan çok, o araçla ne söylemek istediği önemli.
Bir fotoğraf makinesi tek başına fotoğrafçı değildir.
Bir daktilo da yazarlık yapamaz.
Aynı şey müzik için de geçerli.
Davul yalnızca ritmi tutan bir enstrüman değildir. İyi bir davulcu bazen grubun nabzını belirler, bazen müziğin yönünü değiştirir, bazen de hiç beklemediğiniz bir boşluk yaratır.
Ege’nin müziğinde benim ilgimi çeken taraflardan biri de şu ;
Onun çalışmaları yalnızca geleneksel caz sınırları içinde kalmıyor. Caz, ve diğer müzik türlerinin birbirine yaklaştığı daha çağdaş bir alanda dolaşıyor.
2024’te yayımladığı No Accommodation for Istanbul ve 2025’teki multi-dimensional map çalışmaları da bu arayışın izlerini taşıyor.
Albümlerinin isimleri de bize bir şeyler söylüyor.
Bir tarafta İstanbul.
Diğer tarafta çok boyutlu bir harita.
İki şehir, iki kültür, farklı müzikal diller…
Ve bunların arasında bir davul.
Le Duc des Lombards
Paris’te caz denince Le Duc des Lombards’ı anmadan olmaz.
Bu küçücük sokakta birkaç adım arayla önemli caz kulüpleri var. Paris’in geceleri burada başka türlüdür.
İşte Ege Türev de bu dünyanın içine girmiş durumda.
20 Temmuz’da Le Duc des Lombards sahnesine bu kez kendi projesinin lideri olarak çıktı.
Bu ayrıntı benim için önemli.
Bir müzisyenin başka bir sanatçının grubunda çalması başka şeydir; kendi müziğinin sorumluluğunu alıp sahneye çıkması başka.
Çünkü lider olduğunuzda yalnızca davul çalmazsınız.
20 temmuzdan sonra 7 Eylülde yine sahne alması yerini sağlamlaştırdığının göstergesi. İki sette de salon doluydu.
Bir hikâye anlatırsınız.
Müzisyenleri seçersiniz. Müziğin yönünü belirlersiniz. Sessizliklerin nerede başlayıp nerede biteceğine karar verirsiniz.
Ege 20 Temmuza Arthur Kohlhaas ve Bob Menacho ile oluşturduğu trio da klasik bir caz üçlüsüile çalmış. ben dinleyemedim.
7 Eylül’de ise yine Le Duc des Lombards’da bu kez quartet olarak sahne aldı. Ben de üç diğer arkadaşımla quartet dinleyici kurmuştuk.
Yanında Keïta Janota, Antoine Fleury ve Jean-Claude Brival vardı.
Benim için bu konseri ilginç yapan yalnızca Ege’nin davulculuğu değil.
İstanbul’dan gelen genç bir müzisyenin Paris’in caz sahnesinde kendi adını yazmaya başlaması.
İstanbul’u yanında taşımak
Paris’e yerleşen sanatçıların bir süre sonra karşılaştıkları ilginç bir soru vardır:
“Burada kendiniz olarak mı kalacaksınız, yoksa buraya mı dönüşeceksiniz?”
Bence iyi sanatçılar bu soruya cevap vermek yerine başka bir şey yapıyor.
Kendilerinden bir şey kaybetmeden değişiyorlar.
İstanbul’dan Paris’e gelen bir müzisyen ister istemez iki şehrin arasında yaşamaya başlıyor.
İstanbul’un gürültüsü, ritmi, karmaşası, Doğu ile Batı arasındaki o bitmeyen gerilimi…
Paris’in düzeni, zarafeti, eski caz geleneği ve aynı zamanda yeniye açık yapısı…
Bunların hepsi sanatçının içine bir şekilde giriyor.
Sonra bir gün sahneye çıkıyor.
Ve belki de bütün bunları tek tek anlatmadan, davuluyla söylüyor.
Genç bir Türk sanatçıyı izlemek
Benim kuşağım için Paris çoğu zaman bir varış noktasıydı.
Sanat, edebiyat, tıp, müzik…
Paris’e gelen Türkler burada kendilerine bir yer bulmaya çalıştılar. Kimi başarılı oldu, kimi sessizce geri döndü, kimi ise iki kültür arasında kendine bambaşka bir dünya kurdu.
Bugünün genç sanatçıları için ise dünya biraz daha farklı.
Onlar artık İstanbul’dan Paris’e, Paris’ten Londra’ya, Londra’dan New York’a geçebiliyorlar. Müzikleri sınır tanımıyor. Bir müzisyen aynı gece İstanbul’daki bir dinleyiciye, ertesi hafta Paris’teki başka bir dinleyiciye ulaşabiliyor. En son Türk kökenli bir Fransız yönetmenin çevirdiği, oyuncuların bir kısmının da Türk olduğu bir film izledim. “Une affaire turque” adını taşıyor film.
Gaye Su Akyol gibi yeni kuşak başarılı müzik insanlarımızdan bestelerle bir fransız filminde kendilerini gösterip fransızlara hem görsel hem de işitsel olarak hitap etmeleri ve güzel eleştiriler almaları insanın içini ısıtıyor.
Ama buna rağmen canlı müziğin büyüsü değişmiyor.
Bir caz kulübüne giriyorsunuz.
Işıklar biraz kısık.
Sahne küçük.
Masalar birbirine yakın.
Davulun ilk vuruşu geliyor.
Ve bir anda bütün mesafeler ortadan kalkıyor.
İstanbul artık Paris’ten o kadar uzak görünmüyor.
Ben Ege Türev’ü biraz da bu nedenle takdir ettim ve sevdim.
Çünkü onun hikâyesi yalnızca bir davulcunun kariyer hikâyesi değil.
Bir Türk sanatçının Paris’te kendi sesini arama hikâyesi.
Ve sanat dünyasında en değerli şeylerden biri, sanırım tam da bu:
Kendi sesini bulmak.
Sonra da o sesi, dünyanın neresinde olursanız olun, başkalarının duyabileceği kadar cesurca yükseltmek.
Ege Türev’i takip etmeliyiz diyorum. İleride daha önemli işlere imza edeceğinden şüphem yok.
Ege Türev’ün davulu o gece Paris’e İstanbul’dan bi bavul dolusu şey getirdi? Gördük, dinledik sevdik.


















