Kara Kaplı Defter
Kara Kaplı Defter
Mıgırdıç Hekimyan’ın Tuzla’daki bağı ve yüz yıl sonra bulunan bir defterin hikâyesi
Müzayedelerde dolaşmanın kendine has bir tadı vardır. Tozlu kutular, sararmış kâğıtlar, o tanıdık eski kâğıt kokusu… Çoğu zaman eli boş dönersiniz; ama bazen öyle bir şey çıkar ki zaman bir an duruverir. Beyoğlu’nda bir müzayedede, bir yığın kitabın arasından küçük, kara kaplı bir defter çıktı karşıma. Üzerinde 1912 yazıyordu.
Kapağı açınca ebru desenli bir iç kâğıt karşıladı beni. Üstünde bir resim: arnavut kaldırımına serilmiş halılarda bağdaş kurmuş, fesli, yelekli, kaytan bıyıklı adamlar. Karşı sayfaya biri, bir gazeteden ya da kitaptan kestiği Fransızca bir sözü özenle yapıştırmış: “Tout vient à point à qui sait attendre.” Beklemesini bilene her şey zamanında gelir. Bir sonraki sayfada “TOUZLA, 14 Mart 1912” yazıyordu; yanında mühre benzeyen imzalar, köşede “2. kopya” notu ve kırda dinlenen işçilerin soluk bir fotoğrafı.
İlk bakışta sıradan bir hesap defteri sanıyorsunuz: alınanlar, verilenler, ödenen yevmiyeler. Ama sayfaları çevirdikçe bir bağ ve o bağda çalışan insanlar gözünüzün önünde canlanıyor. Elimde tuttuğum şey, yaşadığı dünyayla birlikte kaybolup gitmiş birinin emeğinin, umudunun ve sonunda yenilgisinin kaydıydı.
Defterin sahibini bulmak
Kayıtların bir kısmı Fransızca, bir kısmı Ermeni harfleriyle yazılmış Türkçe. Hesaplar o kadar düzenliydi ki önce bir tüccarın ya da muhasebecinin elinden çıktığını düşündüm. Defterin izini sürmeyi meslektaşım ve dostum Dr. Gürcan Vural üstlendi. Tarihe, araştırmaya ve şaraba en az benim kadar meraklı olan Gürcan, işi bir dedektif titizliğiyle ele aldı ve araştırmacı Şeref Etker’in yardımıyla defterin sahibini buldu: Orman Mühendisi Mıgırdıç Hekimyan Efendi. Bu bölümde anlattıklarımın çoğunu Gürcan’ın Keyif Notları sitesinde yayımladığı iki yazıya ve Karaf dergisinde bu defter üzerine hazırlanan dosyaya borçluyum.
Hekimyan 1847’de doğmuş bir Osmanlı Ermenisiydi. 1867’de yeniden açılan Orman Mektebi’ne girmiş, ertesi yıl mezun olan on öğrenciden biri olmuş. Eğitimini İtalya’da ve Fransa’da sürdürmüş; İstanbul’a dönünce 1881–1893 yılları arasında Orman ve Maden Mektebi’nde hem ders vermiş hem de okulu yönetmiş. Okul sonradan Halkalı Ziraat ve Orman Mektebi’ne dönüştüğünde de ormancılık derslerini bırakmamış. Saray mallarının ve ormanlarının yönetiminde, padişahın şahsi mülkleriyle ilgilenen bir komisyonda görev almış; devletin yüksek rütbelerinden birine ulaşmış, nişanlar ve madalyalar almış. 1909 tarihli bir salnamede adı bu görevle birlikte geçiyor.
Gürcan’a göre onu asıl unutulmaz kılan, 1882’de yayımladığı İlm-i Nebatat ve Teşhis-i Ahşap adlı kitap; bugünkü dille “Bitki Bilimi ve Ağaçları Tanıma”. 391 sayfalık kitabın ilk bölümü temel botaniği, ikinci bölümü ağacın yapısını anlatıyor; içinde 142 çizim var. İç kapakta Hekimyan’ın kendi el yazısıyla, Ermeni Katolik Patriği Stepanos Bedros Azaryan’a yazdığı Fransızca bir ithaf duruyor.
Kitabın en dikkat çeken yanı dili. O yıllarda bilim yazan herkes Fransızca terimlere sığınırken Hekimyan bundan özenle kaçınmış ve kitabın sonuna 414 terimlik bir sözlük eklemiş: Osmanlıca kelime, Fransızca karşılığı ve açıklaması yan yana. Fransızların graine dediğine “bezir” (tohum), fruit dediğine “semere” (yemiş), nœud dediğine “ukde” (düğüm) diyor. Bitkinin su buharı salmasına “taarruk”, yani terleme adını veriyor; iğne biçimli yapraklar onun kitabında “ibrevi”. Bu kelimeler bugün kulağımıza yabancı gelebilir. Ama o gün, Fransızcanın karşısında kendi bilim dilini kurmaya çalışan bir adamın emeğiydi.
Bir ormancı neden bağ kurar?
Peki ömrünü ormanlara ve ağaçlara vermiş bir bilim insanı, 65 yaşında neden bağ kurmaya karar verir?
Cevabın bir ucu küçücük bir böcekte saklı: filoksera. 1860’larda Amerika’dan Avrupa’ya geçen bu asma biti köklere yerleşip asmayı kurutuyor, koca bağları birkaç yılda yok ediyordu. Fransa’nın bağları çökünce şaraba aç kalan Avrupalı tüccarlar gözlerini Osmanlı’ya çevirdi; Foça’dan, Bodrum’dan, Galata’dan gemiler dolusu dökme şarap satın alındı. Bağcılık bir anda kazançlı bir işe dönüşmüştü. Ne var ki böcek bir süre sonra bu topraklara da ulaştı. Artık bağ kurmanın tek yolu, filokseraya dayanıklı Amerikan asmalarını kök, yani anaç olarak kullanıp üstüne yerli üzümü aşılamaktı. Ağacın yapısını kitap yazacak kadar iyi bilen Hekimyan için bu, tam da kendi alanıydı.
Beyoğlu’nda, Polonya Sokağı’ndaki evinde oturan Hekimyan Efendi’nin Pendik ile Tuzla arasında, İstasyon Caddesi’nde, Kara Sokak 8 numarada bir arazisi vardı. Defterine ölçülerini santim santim yazmış, metre ölçekli bir de harita çizmiş: kenarları 120, 84, 101 ve 61 metre. Aşağı yukarı dokuz dönüm eder. Haritanın çevresine komşularının adlarını da not etmiş: Uzun Hristo, Triandoğlu Yorgi ve Kasap Anastas. Hedefi belliydi: dört beş yıl içinde yılda yedi sekiz ton üzüm toplamak, bundan beş ton kadar şarap yapmak.
Bilerek kurulmuş bir bağ
Bağı gelişigüzel kurmamış, tam bir bilim insanı gibi davranmış. Fidanlar toprağa girmeden önce arazinin beş ayrı noktasından örnek aldırıp tahlil ettirmiş. Sonuç: toprakta yüzde 42 kireç. Anaç olarak Riparia × Rupestris 3309 seçilmiş, aşılar tek tek vurulmuş.
Her sonbahar kendi şarabını yapan biri olarak bu ayrıntıya takıldık. 3309 kireçli toprağı pek sevmez. Defterdeki yüzde 42 toplam kireç mi, yoksa asmayı asıl yoran “aktif” kireç mi, sayfalardan çözemiyoruz. Ama yüz yıl önceki bağcının da aynı soruyla boğuştuğunu düşünmek hoşumuza gidiyor.
Krokiler çizilmiş, asmalar arasındaki mesafeler hesaplanmış, ipler gerilmiş, çukurlar açılmış. Bir sayım sayfasında bağın 70 sırasındaki 3.768 dikim yeri tek tek yazılmış: 1.623’ü 1914’te, 781’i 1915’te aşılanmış; 1.127’si aşı sırasını bekliyor, 237’si hâlâ boş. Külleme ve mildiyöye karşı göztaşı, kükürt ve bordo bulamacı atılmış; ilaç pompasının borusu, valfi, contası bile deftere geçmiş. Kimden ne alındığı, hangi işçiye ne ödendiği kuruşu kuruşuna yazılmış. 1912 İstanbul’unda bu kadar düzenli tutulmuş bir tarım defteri, bugün bile insanı hayran bırakıyor.
Bağdaki insanlar
Defterde en sevdiğim şey isimler. Bağın gündelik işini kâhya Janko çeviriyor; oğulları Tanaş ile Manol da yanında. Haydarpaşa’dan trenle gelip işleri denetleyenler Krikor, Hovsep ve defterde “Papa” diye geçen biri. Bu “Papa” Hekimyan Efendi’nin kendisi olabilir; Krikor ile Hovsep de belki oğulları ya da yakınları. Defter bunu açıkça söylemiyor.
Aşı ustası Hasan Ağa günde 30 kuruş alıyor. Bu, bağdaki en yüksek yevmiyelerden biri; çünkü aşı işin en ince yeri. Yanında bir başka aşı ustası, Karo Said var; tarlada da Abdullah, Abdurrahman, Todos Çorbacı ve Kalaycıyan çalışıyor. Müslüman, Ermeni, Rum adları aynı sayfada, aynı hesabın içinde yan yana duruyor. O İstanbul’da birlikte çalışmak olağan bir şeydi. Bu birlikteliğin çok yakında dağılacağını bilmek ise insanın içini sızlatıyor.
Hesabın içinde incelik de var. Janko’nun saati bozulmuş; tamir parası ona hediye edilmiş, onunla birlikte iki kez Erenköy’e gidilmiş: hepsi 20 kuruş. Bağ bereketli olsun diye bir Rum papazına dua okutulmuş: 15 kuruş. İşçilere ve köylülere küçük bir kuzu kesilip ziyafet verilmiş: 60 kuruş. Bunlara bugünün şirket diliyle “çalışan bağlılığı” demek istemiyoruz. O zamanın insanları birbirine böyle davranıyordu, o kadar.
Fotoğraflar ve hasat
Bir fotoğrafçı olarak beni en çok sayfalara yapıştırılmış fotoğraflar etkiledi. Altlarına Fransızca küçük notlar düşülmüş: gölgede dinlenen işçiler, kemerli bir avluda toplanmış bir kalabalık, şeftali ağacının altında verilen mola, at arabalarıyla taşınan bağ kazıkları. Yüz on yıl önce biri bu kareleri çekmeye, sonra da hesapların arasına yapıştırmaya değer bulmuş.
1912 ile 1915 arasında bağa toplam 15.527,75 kuruş harcanmış. Bunun ne kadar büyük bir para olduğunu anlamak için şöyle düşünelim: En iyi ustanın gündeliği 30 kuruşsa, bu para aşağı yukarı 500 günlük usta yevmiyesi ediyor.
İlk büyük hasat 1916’da gelmiş. Hekimyan’ın aklında şarap vardı; ama savaş yıllarında bağdan çıkıp satılan, İstanbul’un sevdiği iki sofralık üzüm olmuş: Çavuş ve Çıralı. O yıl 3.346 okka üzüm satılmış; 2.091 okkası Çavuş, 1.255 okkası Çıralı. Bugünün ölçüsüyle 4 tonu biraz geçiyor. Hasat zamanı bağı korumak için 100 kuruşa bir bekçi köpeği alınmış, tasmasıyla zinciri 28 kuruş tutmuş; bekçi Abdurrahman’ın aylığı da her ay deftere geçmiş. Üzümler küfelerle Tuzla istasyonuna taşınmış, oradan kayıklarla ve vapurlarla Kadıköy’e, Galata’ya, Pera’ya gitmiş; bir kısmı da Hasan Ağa ile Theologos’un bakkal dükkânlarına.
Yüz yıl sonra, birkaç kilometre ötede
Hikâyenin bir parçası da bize ait. Gürcan defteri okudukça Hekimyan’ın heyecanına kapıldı ve yaklaşık yüz yıl sonra, Tuzla’nın birkaç kilometre kuzeybatısında, Pendik Kurnaköy’de, Kurtçıkan mevkiinde kendi bağını kurmaya karar verdi. O da işe toprak tahliliyle başladı, toprağa uygun anacı seçti, aşılı çubukları Fransa’nın Charentes bölgesinden on ay bekledikten sonra soğuk zincirle getirtti. Yüz yıl arayla, birkaç kilometre mesafede, iki adam aynı heyecanı yaşıyordu.
Doğa ise iki yüzyılda da aynı oyunları oynadı. Gürcan’ın asmaları ilk üzümlerini verdiğinde bağa kargalar dadandı. Ambalaj ipleri, rüzgârda dönen fırıldaklar, güneş enerjisiyle çalışan ses cihazları, yırtıcı kuş biçiminde balonlar, sabahın beşinde patlayan gaz topları… Hepsi denendi. Bir yıl kuş gribi yüzünden kuşlar azaldı, ertesi bahar bağı salyangoz bastı. Salyangozları temizlesinler diye bağa on iki ördek salındı. Ördekler görevlerini hakkıyla yaptı; ama Gürcan ailesiyle birkaç günlüğüne Ege’ye gittiğinde, olgunlaşan üzümlerin yarısını da yiyerek hasada ortak oldular.
Hekimyan’ın defterinde ne karga var ne ördek. Ama satır aralarından onun da havayla, hastalıkla, toprağın inadıyla boğuştuğu, kâh sevinip kâh üzüldüğü belli oluyor.
Defterin sonu
Hekimyan’ın karşısına çıkan asıl engel karga değil, tarihti. Bağı kurduğu yıl Balkan Savaşı başladı; ardından Birinci Dünya Savaşı, işgal yılları ve Kurtuluş Savaşı geldi. Şarap satmayı umduğu ülkelerle Osmanlı artık savaş halindeydi. Beyoğlu’ndan Tuzla’ya gidip gelmek bile başlı başına bir yolculuğa dönüşmüştü. Masraflar arttı, gelir azaldı.
Defterdeki belgelerin belki en çarpıcısı bir yarıcılık sözleşmesi. Tarihi 12 Eylül 1331; Rumi takvimle yazılmış bu tarih, bugünkü takvimle 25 Eylül 1915’e denk geliyor. Bağ, Hacı Strati oğlu Yanko Çorbacı’ya yarıcılığa veriliyor; kimin neyi yapacağı, ürünün nasıl paylaşılacağı tek tek yazılmış. Bu Yanko, yıllardır bağı çeviren kâhya Janko olabilir mi? İsim aynı, yalnızca yazılışı farklı; bana öyle geliyor ama kesin bir şey söyleyemeyiz. Sözleşmenin dili Türkçe, yazısı Ermeni harfleri; üstünde Osmanlı damga pulları ve kırmızı mühürler duruyor. Bir Ermeni ile bir Rum, Türkçe konuşup Ermeni harfleriyle anlaşıyorlar. O günlerin İstanbul’unu bundan daha iyi anlatan böyle bir sayfa böyle bir defter bulmak zor.
Sözleşmenin imzalandığı 1915 sonbaharı, Osmanlı Ermenileri için tehcirin ve büyük acıların yaşandığı günler. Sonraki yıllarda notlar giderek seyreliyor ve defter 1922’de bir zarar hesabıyla kapanıyor. Hekimyan, aklı başında bir insan olarak zararı orada durdurmuş.
Mıgırdıç Hekimyan 1927’de Polonya Sokağı’ndaki evinde hayata gözlerini yumdu. Krikor’un, Hovsep’in, Janko’nun ve oğullarının sonrasında neler yaşadığını defter söylemiyor; biz de dolayısı ile bilmiyoruz. Bağın kime kaldığını, Janko’nun saatinin daha kaç yıl çalıştığını da bilmiyoruz.
Beklemesini bilen
Bugün o küçük defteri elime aldığımda onu bir harcama dökümü olarak göremiyorum. İçinde bir Osmanlı aydınının bilime inancı, toprağa ve insana gösterdiği özen, savaşların arasında sessizce kaybolup giden bir hayal var. Bütün o karmaşanın ortasında biri oturup kuruşu kuruşuna hesap tutmuş, fotoğraf yapıştırmış, harita çizmiş. Medeniyet dediğimiz şey de biraz böyle kuruluyor sanırım: birinin bıraktığı yerden bir başkası devam ederek; yazarak, kaydederek, belgeleyerek.
Defterin ilk sayfasındaki söz şimdi bana bambaşka geliyor. Hekimyan’ın bağı belki beklediği şarabı hiç vermedi. Ama defteri bir asırdan fazla bekledi, bir müzayede masasında bizi buldu ve bir bağın daha kurulmasına vesile oldu.
Bugün her şeyimizi telefonlarda, bulutta saklıyoruz. Arada bir düşünüyorum: Yüz yıl sonra biri bizim izimize rastlarsa, bu defter kadar sıcak, bu kadar insanca bir şey bulabilecek mi? Tuttuğumuz notlar, peşinden koştuğumuz tutkular, sakladığımız küçük ayrıntılar kimin eline geçecek, kimin yolunu aydınlatacak?
Mehmet Ömür
Defterin sahibinin tespiti ve Mıgırdıç Hekimyan’ın hayatına dair bilgiler, Dr. Gürcan Vural’ın araştırmasına (araştırmacı Şeref Etker’in katkısıyla) dayanmaktadır. Konunun ayrıntıları için Dr. Gürcan Vural’ın Keyif Notları’ndaki yazılarına ve Karaf dergisindeki dosyaya bakılabilir. Ayrıca Ermenice’den tercümleri yapan Ara İzmitli’ye de teşekkür ediyoruz.




















