Mehmet Yalçın’a teşekkürler….
http://t24.com.tr/yazarlar/mehmet-yalcin/omursunuz-mehmet-bey,17588
Ömür’sünüz Mehmet Bey
“Doktorlar renkli insanlardır… Arada bir doktorluk yaptıkları da görülür!” Zihnimde böyle kalmış ama hafızama güvenmeyip bir de internete bakıyorum. Hay Allah! Meğer doğrusu “Tıbbiyeden arada bir doktor da çıkar”mış. Yine de benim versiyonum galiba daha iyi.
Deyim, kürsüdeki orta yaşlı, gözlüklü ve sevimli adamı izlerken aklıma düşüyor. Çivit mavisi gömleğine civciv sarısı, geometrik desenli bir kravat takmış. Hem resmî, hem şakacı bir görünümde. Şarabın peşinde gezdiği bağların harika manzaraları perdeye yansıtırken, “Bordo seyahatimizde iki düzine kadar şatonun tokmağını kaldırdık” diye anlatıyor. Gözümde ortaçağdan kalma dev kapıların gülle gibi tokmakları ve onları “tok, tok, tok” diye kapıya vuran insanlar canlanıyor. Çocuksu bir keyif duyuyorum. Ardından şarapla ilgili aldığı önemli bir dersi aktarıyor: “Bir gün Paris’te yol uzayınca taksi şoförüyle sohbete daldık. Kendisine en sevdiği şarabı sordum. Biraz durdu, yüzü ciddileşti, ‘Şarap şakaya gelmez mösyö!’ dedi. Biraz daha düşünüp tavsiyelerini sıraladı. Bazılarını denedik, harikaydı…”
Gusto Şarap Kulübü’nün sezon finalinde “Prof. Dr. Mehmet Ömür’le Bordo Şarapları” tadımına konuk ettiğimiz ünlü Kulak-Burun-Boğaz uzmanı, bize zamanın nasıl geçtiğini hissetmediğimiz iki keyifli saat yaşatıyor. Buluşmamıza vesile olan Bordeaux Şarap Güncesi kitabını tüm üyeler için tek tek imzalıyor, bir yandan da şarabın başkentinde yaptığı gezilerden anılarını, izlenimlerini paylaşıyor.

“Şarap sakal gibidir: Keserseniz, daha gür çıkar…”
Mesleğinin önemli adlarından bu renkli hekimle, 2000’lerde tanışmıştık. O zamanlar Tempo dergisinde naif şarap yazıları yazıyor, benim biraz katı gerçekçi bir gazetecilikle ele aldığım bu dünyayı daha keyifli ve renkli bir dille yansıtıyordu. Zaten bu yazıları topladığı ilk kitabının adı da, Kadehteki Aşk: Şarap’tı. Bazı cümlelerini şimdi bile hatırlıyorum. Şarapçılığımızın baskı altına alınmasıyla ilgili, “Şarap sakal gibidir: Kesersiniz, daha gür çıkar. Asmaların doğasından gelen bir özelliktir bu. Budarsınız, üzümün kalitesini ve toprağın verdiği güzel tadları arttırırsınız” diyordu. Bir başka yazısında da iki hobisini birleştiriyordu: “Şarapla ve fotoğrafla uğraşmak insanlara belirli bir olgunluk kazandırır. ‘Feylesof yapar’ dersek abartmış olmayız. Her iki konunun da kuralları vardır ama daha iyiyi ve farklıyı bulabilmek için insanlar bu kuralları kırıp, daha ilginç ve yaratıcı sonuçlara gitmeye uğraşır…”
Sık sık tadım ortamlarında buluştuğumuz Mehmet Ömür, bu yıllarda şarap tutkusunu büyütürken bir başka hobisini de geliştirdi, fotoğrafçılıkta ilerleyip ustalaştı. Kapadokya’da çektiği müthiş siyah-beyaz fotoğrafları dev bir kitapta topladı, bunlarla da yetinmeyip muayenehanesinin kapısında kuyruklar varken Fransa’ya fotoğraf okumaya gitti. Derken gelişen teknolojiyle fotoğraf tutkusunu evlendirdi, iPhone ile ilginç fotoğraflar çekmekte uzmanlaştı, bunlarla ilgili kurslar bile açtı. Kimi İstanbul’da, kimi Paris’te, kimi de Bozcaada’da açtığı 12 fotoğraf sergisinde de hobisinin ürünlerini binlerce kişiyle paylaştı.

Yaş 65, yolun yarısı eder…
Tıpla ilgili üç kitabının yanı sıra bu kez hastalara yönelik esprili üslûplu Horlama Kitabı’nı, ardından şiir kitabı Oyuncaşkçı’yı, sonra da Paris’le ilgili PARİS 100 Lezzet Durağı kitaplarını çıkardı. Paris restoranlarını anlatırken bu kente torpil geçmiyordu, nitekim hemen ardından Fransızca İstanbul Restoranları Rehberi’ni yayınlayarak dengeyi sağladı.
Bunlar olurken şarabı da ıskalamıyordu renkli doktor. Sevdiği Bordo şaraplarının peşinden bu kentin bağlarına gidiyor, şato şato geziyordu. Uluslararası toplantılarda dünya hekimlerine şarapçılığımızı tanıtmak için İngilizce ve Fransızca kitapçıklar bile bastırdı.
Büyük boyutlu, Damla Esen’in şirin çizimleriyle bezenmiş “Bordeaux Şarap Güncesi” ise, şarap tutkusunun taçlandığı eseri oldu. Bu arada üniversiteyi de okuduğu Paris’e yerleşti, hekimliğe ayırdığı zamanı iyice azalttı.
Gırtlağımıza kadar günlük siyasete boğulduğumuz şu günlerde, Mehmet Bey gibi kerli ferli, adının önünde Profesör gibi ağır bir unvan taşıyan 66 yaşındaki bir aydınımızın bazılarına hafif gelebilecek ütopyalarının peşinden cesurca gitmesi, etrafın ne dediğini umursamadan “kendini gerçekleştirmesi”, doğrusu içimi ferahlatıyor… Mehmet Ömür’ü izlemek yaşama sevincimi arttırıyor, başka dünyaların da var olduğunu hatırlatıyor.
Ve dilimin ucuna, başlıktaki cümle geliyor. Ömür’sünüz Mehmet Bey!
Paris iPhone fotoğraf gezisi
Merih Akoğul katılımı ile yapılacak bu iPhone fotoğraf gezisi Parisi fotoğraflamayı, iPhone fotoğrafçılığının inceliklerini ve yaratıcı tarafını daha iyi öğrenmeyi amaçlamaktadır.
Gezi sonunda her katılımcı Pariste çektiği en güzel fotoğraflardan bir portfolio ile dönecektir. Esas amaçlanan ise fotoğrafın gölgesinde güzel vakit geçirmektir
ve unutulmayacak hatıralar biriktirmektir.
Merih Akoğul katılımı ile yapılacak bu iPhone fotoğraf gezisi Parisi fotoğraflamayı, iPhone fotoğrafçılığının inceliklerini ve yaratıcı tarafını daha iyi öğrenmeyi amaçlamaktadır.
10 kişi ile sınırlıdır. 15 eylül cuma ve 16 eylül cumartesi tarihlerinde yapılacaktır.
Gezi sonunda her katılımcı Pariste çektiği en güzel fotoğraflardan bir portfolio ile dönecektir. Esas amaçlanan ise fotoğrafın gölgesinde güzel vakit geçirmek ve unutulmayacak hatıralar biriktirmektir.
Sipa; Gökşin Sipahioğlu
Corbis, Getty Image, Magnum, Sipa; Göşin Sipahioğlu
Foto muhabirliği, görüntü ve haber fotoğrafı üzerine,
Fotoğraf konusunun en hassas noktalarından biri foto muhabirliğidir. Ara Güler hayatını kendisinin fotoğraf sanatçısı değil de foto muhabiri olduğunu anlatmakla geçirmiştir. Tabii ki bir fotoğraf sanatçısı ve foto muhabiri arasında en azından tanım açısından fark vardır.
http://www.dailymail.co.uk/news/article-2096328/Tragedy-air-Stunning-black-white-pictures-board-Yankee-Papa-13-capture-ill-fated-mission-violent-throws-Vietnam-War.html bağlantısındaki fotoğraflar foto muhabirliğin boyutlarını göstermek açısından çok önemli.
Microsoft’un sahibi neden dünyanın en büyük fotoğraf arşivinin sahibi olmak ister? Neden rakibi olan bir şirket rekabeti ortadan kaldırmak için kanunların etrafından dolanarak bu ajansı ortağı olduğu çinli şirkete satın aldırır?
2016 yılının nisan ayında Getty Images, Corbis’i bünyesine kattı böylece dünyanın en büyük iki görüntü bankası birleşmiş oldu.
Bütün bu soruların cevabı bugün görüntünün bu kadar ucuzlamasına karşın ne kadar da değerli olmasının ardında yatmaktadır.
Dünyanın en büyük haber ve görüntü arşivini kuran uzun boylu olduğu için ‘Büyük Türk’ diye lakap takılan ama uzun boyunun yanında gerçek anlamda da büyük bir kişiliğe sahip olan Gökşin Sipahioğlu konunun esas kişisi. Dünyanın çeşitli çatışmalarının içinden görüntüler gönderen bu savaş fotoğrafçısı esas ününü görüntü arşivi oluşturarak ve Sipa ajansını kurarak yapmıştır.
Bu yazımı onun savaş fotoğrafçılığı üzerine yazmıyorum. 5 yıl önce aramızdan 84 yaşında ayrılan ve Fransadaki türklerin en fransızı olarak bilinen “Büyük Türk” ün SIPA press ajansı nasıl kurduğunu ve Gökşin Sipahioğlu’nun ölüm yıldönümü nedeniyle açılan sergi ve haber görüntüleri dünyasını biraz incelemek için yazacağım.
Paris’te Louvre müzesine 4-5 dakika mesafedeki Elephant Paname adlı yeni açılan kültür merkezi iki katını Gökşin Sipahioğlu’na ayırmış. Serginin adı “Elephant Paname invite SIPA”. Tam bir ay sürecek.
İzmirde doğmuş, İstanbulda Saint Joseph Lisesini bitirmiş Gökşin Sipahioğlu. Efes Pilsen’in temeli olan Kadıköy Spor Kulübünün de kurucusu. Daha sonra gazetecilik bölümünden mezun olup İstanbulda gazeteciliğe atılıyor. İlk işini İstanbul Ekspress adlı gazetede buluyor. Ardından sırasıyla Yeni gazete, Vatan gazetesi ve Hürriyette önemli görevler yapıyor. Fransaya gelip Gamma ajansı ile çalışmaya başlıyor. Çeşitli ülkelerde önemli çatışmalardan kareler gönderiyor. Küba’ya denizci kimliği ile girmeyi başarıyor. Mısır, Çin, Çekoslavakya, Arnavutluk ve daha niceleri. Önemli olduğunu düşündüğü bir habere gönderilmeyince kendi ajansını kurmaya karar veriyor ancak yeteri mali gücü olmadığı için kurduğu şirketi 4 sene sonra yasallaştırabiliyor. 30 yıl yöneticiliğini yaptığı SIPA ajansı dünyanın en önemli haber ajanslarından biri oluyor. 16 m2 küçük bir odada kurduğu ajans sattığında 8000 m2 lik dev bir haber ajansıydı. Dünyanın her yerinde 2000 bağlantılı olduğu muhabiri, sürekli merkezde çalışan 160 çalışanı ile birlikte 20 milyon fotoğrafı arşivlemiş bir kişi. Sygma ve Gamma’nın satışlarından sonra Bill Gates’in teklifine “hayır” diyecek kadar güçlü. Chirac’ın elinen Chevalier de la Legion d’honneur ünvanını alıyor.
Bakın serginin giriş yazısını yazan WE DEMAİN editörü François Siegel ne diyor. “5 yıl önce 90 yaşını bekleyemeden bizi bırakıp gittin ama kendini unutturamadın. Bu sergi bunu kanıtlıyor. Dünya da senin düşündüğün gibi şekillenmiyor. 68 Mayısında kaldırım taşları üzerinde fotoğraflar çeken “Büyük Türk” özgürlük, laiklik ve zayıfları koruyan Avrupadan ne kaldı sanıyorsun? Oysa Paris duvarlarında “Bu daha başlangıç” yazıyordu. O günler senin gibi uluslararası bir yeteneğin ve Sipa’nın doğuş yıllarıydı. Çalışkandın, Paris Match, Figaro magazin, VSD, Newsweek beni gönderir mi diye bakmadan dünyanın en belalı çatışmalarının olduğu yerlere gözünü kırpmadan giderdin. Bugünün dijital dünyasının haberciliğinin hoşuna gideceğini hiç sanmıyorum. Hatta “türklerin en fransızı” olarak ülkenin aydınlıktan karanlığa göçüşünü ve dünyanın en büyük gazeteci hapisanesi oluşunu kaldırabilir miydin? bilemiyorum.
VSD dergisinin editörüydüm. Zor günlerdi. İşler düşüyordu. Bana moral vermek için her zaman sana ayrılmış masanın bulunduğu ünlü restorana davet ettin. Başkaları görüntüler için dünya para isterken “Merak etme Sipa sana görüntü desteğini sürdürecek” dedin. Bu hatıra unutulası değil. Maceracı ve romantik basının en son patronu seninle ilgili o kadar çok hatıralar var ki.”
YALNIZ MI? TEK BAŞINA MI?
YALNIZ MI? TEK BAŞINA MI?
Arkadaşlarımızla yemek yediğimiz restoranda yan masada yalnız başına oturan adam hala aklımdan gitmedi.
Aslında epey zamandır yalnız olmakla tek başına olmak arasındaki fark konusunda düşünüp duruyordum.
Bir elinde bir kitap diğer elinde bir kadeh kırmızı şarap, muhtemelen bir kendi içine bakıyordu bir de arada etrafına ve bize göz atıyordu. En köşedeki masayı seçmişti. Yalnız mıydı? Tek başına olmayı mı yeğlemişti?
Ben yalnız yaşamaktan da yalnız yemek yemekten pek hoşlanmam. Paylaşmayı severim. Hem de pek çok konuda. Yemek de bazı başka konular gibi paylaştıkça şölen olur, keyif katlanır.
Tabii ki bu her zaman böyle olmuyor. Bütün yemek boyunca birbirlerine iki laf etmeden sofradan kalkan çiftler de görüyoruz.
Yan masadaki yalnız yemek yiyen komşumuz da acaba benim gibi paylaşmayı seven ama bu akşam tesadüfen yalnız kalmış bir kişi miydi yoksa yalnız yemek yemeyi alışkanlık haline mi getirmişti. Yalnız yemek yemekten keyif mi alıyordu? Bunlar hep kafamı kurcalıyor. Acaba tek başına yemek yiyen bu kimse çok sevilen ve çok geniş çevresi olan birisi miydi. Yoksa bazıları gibi etrafında kendisini çok sever gibi görünen onlarca kişiyle dolaşan gerçek bir yalnız mıydı?
Bu konuda masamızda güzel bir dedikodu başladı. 50 li yaşlarını geçmiş bu adam acaba yeni mi boşanmıştı. Karısını aldattığı için mi boşanmıştı. Onunla birlikte yemeğe çıkacak bir çocuğu veya arkadaşı yok muydu? Yoksa geçen ay ölen eşinin yasını mı tutmaya devam ediyordu.
Ben konuyu tersten aldım. Hiç mi yalnız başına restorana gitmemiştim? Hiç mi yalnız başıma yemek yememiştim? Belki de yalnız yemek yemek bir cesaret işidir. Bir gövde gösterisidir. Belki de ne boşanmıştı,ne de eşini kaybetmişti. Sadece yalnız başına kalmak istiyordu.
Yalnız yemek yiyenlerin böyle bir cesaretleri olsa gerekir. Ama cesaretin de bir yere kadar sınırı var. Örneğin eline en sevdiği ve sadece erkeklere mahsus dergisini alıp yan masadakilerin gözlerinin içine baka baka yemek yiyebilir mi? Yalnız adam!!
Belki de yalnız kadın!! Orada oturmuş telefonunu kurcalarken belki de sevgilisinin veya kocasının kendisini son anda nasıl atlattığının hesabını yapıyordur. Yemeğe çalıştığı balık boğazında düğümleniyordur. Bir an önce eve dönüp Desesparate Housewives ı izlemeye can atıyordur.
Mutsuz kadın, yalnız adam… Sevgililer gününe bir ay kala yalnız yemek yiyenler hakkında düşündüklerimiz işte bunlar. Ayıp ettiğimizi biliyorum
Ayıp ettiğimi fark ettiğim anda da oturup küçük bir araştırma yaptım. Yalnız yemek yiyen insanlar her zaman mutsuz, üzgün veya depresyonda olmuyorlarmış. Hatta yalnız yemek yemeyi sevimli bulanlar çoğunlukta. Bazıları içinde yalnız yemek yemek büyük bir mutluluk. Düşünsenize; ağzınızı şapırdatarak yemek yiyebiliyor, hem de istediğiniz kadar yiyebiliyor, önünüzdekini karşınızdakiyle paylaşmak durumunda kalmıyorsunuz. Kendi kendinizesiniz ve yediğiniz yemekle baş başa kalıp ne yediğinize konsantre olup onun tadını çıkartabiliyorsunuz. Kendi içinize dönüp rahatlıyorsunuz. Hiçbir suçluluk duygusu taşımadan büyük bir mutlulukla da masadan kalkıyorsunuz. Büyük bir manevi olay yaşamış, dua etmiş, masaj yaptırmış, sporda ter atmış ve hafiflemiş olarak restoranı terk ediyorsunuz.
Amerika birleşik devletlerinde bugün çalışanların % 60 ondan fazlası bilgisayarlarının önünde tek başlarına yemeklerini yiyorlar. Eskiden 1,5 saat kadar olan öğle yemeği arası artık bir çok işyerinde 15 dakikaya kadar düşmüş durumda. Buda amerikalıları giderek daha obez olmaya doğru itiyor. Hem kötü yemek kalitesi hem de yemek yeme tarzı obezitenin baş nedenleri arasında.
Ama her sorunu kendi avantajlarına döndürmeye çalışan yeni kuşak bilgisayar karşısında yemek yerken kendilerini filme çekerek bundan para kazanmaya bile başlamış durumda.Yalnız başına yemek yiyenler için öneriler şöyle; masa veya bar alternatifiniz varsa barı seçin, karşınızda konuşacak hatta size şevkat gösterebilecek birini bulma şansınız var. Kalabalık restoran yerinde daha sakin restoran seçmeye çalışın. Bilgisayarınız veya telefonunuz ile oynayın binlerce arkadaşınız varmış sansınlar:))
Yalnız adamlar bazen çok da ilginç kişiliklere sahip olabiliyorlar. Yalnız yemek yemek istemezseniz yalnız yemek yiyenleri gözlemleyin. Yalnız mı olduklarını yoksa tek başlarına mı kalmak istediklerini anlamaya çalışın. Hoşunuza gidebilir.
Güzellikle elde edemediğiniz bir kalbi, unutun gitsin…

14 Şubat: Güzellikle elde edemediğiniz bir kalbi, unutun gitsin…
12 Şubat 2015
Birlikte olma, ilişkiyi devam ettirme ya da evlenme teklifini reddeden kadının kurşun, bıçak ya da kezzapla cezalandırıldığı ülkemizde örnek alınması gereken bu sözleri, Mozart’ın ünlü operası ‘Saraydan Kız Kaçırma’da Selim Paşa söyler. Hem de kendisini sevemeyen gözdesi Konstanze’ı sevgilisiyle birlikte azad ederken.
Opera, kendisini elde etmeye çalışan Paşa’yı sürekli reddeden Konztanze’ın Belmonte’ye olan büyük aşkının hikayesini anlatır. 14 Şubat Sevgililer günü nedeniyle Paris’in ünlü “Palais Garnier” operasında sahnelenen ‘Saraydan Kız Kaçırma’da insan sevgisine, gurur yaralayan bir davranışın bağışlanması motifi ile yönelen Mozart, insan severlik ilkesini, bugün 18. yüzyıla göre belki de daha az gördüğümüz Türk bağışlayıcılığı ile yaklaşmaktadır. Aynı zamanda doğunun sihirli havasını geniş ölçüde Türk adet ve geleneklerine yer vererek dile getirmektedir. Mozart, Osmanlı mehter marşlarının etkisiyle, eserde özellikle vurgulu sazları kullanmış, böylece dinleyenleri doğunun sihirli atmosferine kolayca sokmayı başarmıştır.
Saray denildiğinde günümüzde akla başka şeyler geliyor. Saraylardan da kızdan farklı şeyler kaçırılıyor. Aşk ne yazık ki yerini paraya bıraktı. O nedenle 14 Şubat “Sevgililer gününde” aşka dair yazı yazmak da belki anlamını başka birçok güzellikler gibi yitirdi. Ama Çetin Altan’ın dediği gibi “Enseyi karartmamak” gerek. Ümidi de elden bırakmamalı. Paris’te olduğumuz şu günlerde, her yerde Aziz Valentine’ın izine rastladığımızdan Sevgililer Günü’nün bu aşk kentinde nasıl kutlandığını, aşkların sevgilileri için neler yapacaklarını anlatalım istedik.
Güzel bir yemekten sonra Paris veya civarında özel, romantik bir otelde bir gece geçirecekler. Örneğin 1000 gece için açılmış 1000 ayna ile donatılmış 18 Kasım 2016’da kapanacak La Kiss Room adlı otelden çok sanat eseri kabul edilen odada konaklayacaklar. Veya 5.cibölgedeki Le Five Hotel’de özel yataklarda uyuyacaklar. İsteyenler L’Hotel Amour’un hiçbir otelde görülmeyen orijinal dekoruna kendilerini bırakacaklar. Sevdiklerine Yves Thuries, Christophe Roussel gibi büyük şeflerin tasarladığı pasta ve çikolataları veya Ladurée, Angelina, Lenotre gibi büyük pastanelerin ürünlerini alacaklar. L’etage I love Clubbing’de, Blok Paris Kiss Party’de veya Bateau Concorde Atlantique’de dans edecekler. Aşıklar köprüsü diye bilinen, aşk kilitleri nedeniyle yıkılma noktasına gelen Pont des Arts da yürüyecekler, oradan Mektup Müzesi’ne gidip “Sana; seni sevdiğimi söylemekten başka söyleyecek bir şeyim yok” adlı sergiyi gezecekler, sergiden çıkarken oğlan kıza dünyanın en güzel aşk şiirlerinden biri olan ‘Elsa’nın gözleri’ adlı Aragon şiirini okuyacak. Ya da “Natalie’nin göğüsleri” adlı kendi yazdığı hikayeyi okumaya çalışacak. Çiçekler verilecek öpücükler alınacak.
Sanatsever aşıklar ya Saraydan Kız Kaçırma’ya ya da Rive Gauche tiyatrosunda Donizetti’nin L’elixir D’Amour (Aşk İksiri) adlı temsiline gidecekler.
Temsile girmeden önce romantik bir restoranda yemek yiyecekler. Restoranların hemen hepsi, mumlar ve kırmızı kalplerle süslenmiş olacak. Evine yemek getirtmek isteyenler de evlerini aynı şekilde süslemiş olacak. Bazı restoranlar müşterilerine sürprizler, çekilişler, hediyeler hazırlayacak.
Paris’teki billboardlar sevgililerin birbirlerine söyledikleri aşk sözcüklerini, aşıkların isimleriyle sürekli döndürecekler.
Sevgilisi olmayan bekarlar da o akşam sevgili bulmak için Paris’in yüzlerce noktasındaki gece kulüplerine, barlarına doluşacak. Bir sevgililer gün daha Paris’te böylece kutlanmış olacak.
Sevgililer gününüz kutlu olsun. Sevginizi tek bir güne sıkıştırmayın.


Ünlü İngiliz şarkıcı Adele ve ses teli ameliyatı..
ŞARKICININ SES AMELİYATI
Bu bir şarkıcının kısa ses teli ameliyat hikayesidir. Genellikle hayatını sesi ile kazanan şarkıcılar ses teli ameliyatı olmaktan çok korkarlar. Seslerinin hayat boyu yok olacağını sanırlar. Oysa ses teli ameliyatı dünyanın sonu değil, utanç verici bir şey hiç değildir. Bir kaç yıl önce 23 yaşındaki ünlü İngiliz şarkıcı Adele ses teli ameliyatı olduktan 4 ay sonra dün gece 6 tane Grammy ödülünü toplayıp çok önemli bir başarıya imza attı. İngiltere’de üst üste 10 hafta liste başı olarak Madonna’nın1990 dan beri elinde tuttuğu rekoru da elinden alan Adele Grammy töreni öncesinde televizyona çıkıp, sesinin nasıl bozulup onu ameliyatla nasıl düzelttirdiğini anlattı.
Grammy ödüllerinin dağıtıldığı gecede de sahne alarak sesinin en az ameliyat öncesi kadar güçlü,…, güzel olduğunu milyonlara kanıtladı.
Kendisi basına açıklamadığı sürece ses sanatçısının ses rahatsızlığı olduğu ve ses teli ameliyatı olduğu gizli tutulur. Başından böyle bir ameliyat geçen sanatçıda utanç içinde yaşar. Sesi rahatsızlandığında veya ses teli için cerrahi bir tedavi önerildiğinde sanatçı “dünyanın sonunun geldiğini” düşünür. Oysa dünyada ne kadar çok pop veya opera sanatçısı ses teli ameliyatı olup tekrar mesleklerine devam etmişlerdir.
En son Adele dışında bilinen ünlülerden Neşeli yıllar müzikalinin ünlü Julie Andrew’i, Keith Urban, John Mayer, Aerosmith grubunun solisti Steven Tyler, Who’nun solisti Roger Daltrey, Cher, Lionel Ritchie de ses tellerinden ameliyat olmuşlardı.
Şarkıcıların en büyük dertleri sahne sonrası, konuşma seslerini, sigara dumanlı ortamlarda zorlayarak ses tellerine zarar vermeleridir. Ses teli ödemi ile şarkı söylemeleri de başlı başına ayrı bir sorundur.
Yanlış ses çalışmaları, bağırma, sigara içme, boğaz kazıma ve reflü şarkıcının ses teline zarar veren faktörlerin başında gelir.
Ses telleri artık günümüzde küçük kameralarla gayet güzel incelenebilmektedir. Ameliyatlarda ya yeni özel lazerler ile veya mikro cerrahi yöntemlerle yapılmakta ses telleri nodül, polip, kist, kanama veya ödem gibi sorunlardan kurtarılmaktadır. Karbondioksit lazer ameliyat edilen dokuların uzağına da sıcak etkisi yaptığından terk edilmiştir. Tabii ses teli ameliyatından sonra ses sanatçısının 1-2 ay kadar sahneden uzak kalması gerekebilmektedir. Bu sürenin bir kısmı ses istirahati bir kısmıda ses egzersizleri ile geçmektedir. Şarkıcı gerektiğinde sesini dinlendirmeli turnesini iptal edebilmelidir.
Başında da söylediğimiz gibi en son Adele örneğinde de olduğu gibi ses teli hastalığı ne utanç verici bir şeydir, nede dünyanın sonudur. Sadece tedavisi olan bir hastalıktır.
Ünlü şarkıcı olmak gerçekten zordur. Hayatınız yok olur, paparazzilerden kaçmaktan yorulursunuz. Hızlı yaşam, ego, sigara, alkol, uyuşturucu sizi kontrolü altına alabilir.
Adele birkaç yıl önce Paris’te canlı bir radyo programında iken aniden sesinin düştüğünü, kısıldığını fark eder. Kendi söylediğine göre boğazında bir şey “pop” etmiştir. İngiltere’deki KBB doktoru ses teline kanama görür. Kendisine Boston Massachusetts hastanesinde ses cerrahı Zeitels önerilir. Zeitels ses tellerine kanama yapan şeyin küçük bir nodül olduğunu ve ameliyatla nodülün alınıp kanayan yerin lazerle yakılması gerektiğini söyler. 23 yaşındaki büyük ses hiç düşünmeden teklifi kabul eder. “Doktoruma ve vücudumun bu işi düzelteceğine inanıyordum” der, ve öyle de olur. 4 ay boyunca ses istirahatine dikkat eder ardından da ses egzersizlerine başlar. Bu dönemde kendine destek olan arkadaşlarına da teşekkür etmeyi unutmaz.
“Siz sessiz kalınca, çevrenizdeki herkes de sessizleşiyor” der şarkıcı.
JEAN PAUL GOUDE

Analog fotoğraf çağının efsanevi markası Kodak dijital döneme geçişte yanlış kararlar alarak fotoğraf dünyasında çok gerilerde kaldı. İflas etti, 50.000 çalışanına yol verdi. 2 milyar dolar fiyat biçilen 1100 patentine ancak 500 milyon dolar a alıcı bulabildi. Burada Kodak’ın başına gelen felaketin neden olduğunu anlatmaktan çok firmanın ünlü reklamlarına imzasını atan önemli bir isim ile ilgili yazacağız. Bu arada Kodak’ın esas batış sebebini de yazmadan geçmeyelim. Kodak filmli fotoğraf makinesi üretimini film ve kağıt üretimini bırakıp dijital fotoğraf makinesi üreteceği yerde printer üretme kararı aldı ve battı.
Yazacağımız ünlü isim Jean-Paul Goude, fotoğraf sanatçısı olmasının yanısıra grafiker, illüstratör, yönetmen ve organizatör. Bir koltukta çok karpuz. 72 yaşındaki sanatçı 70’li ve80 li yıllarda çok önemli eserler vermiş. Louvre müzesinin bahçesindeki Arts Decoratif (Dekoratif Sanatlar) müzesindeki çok önemli retrospektif sergisini yıllar önce Paris’te izleme olanağı bulmuş ve çok etkilenmiştik.
Bu dahi sanatçı sanatın göbeğine ırkçılık karşıtlığının göstergesi olarak melez simgeleri koymuş, idolü , sevgilisi , modeli Grace Jones’tan ilham alarak eserler vermiştir. Jean Paul Goude, Chanel’in, Galerie Lafayette’in ve Fransa’nın 200’üncü yıl şölenlerinin organizatörü olarak tanınıyor.
Bir fotoğrafçı gözüyle bu dahi sanatçıyı incelediğimizde, diğer kültürlere verdiği değerin çocukluğunda sıklıkla gittiği hayvanat bahçesiyle ilgili olduğunu anladıyoruz. Paris’teki ‘Sömürge Müzesi’ne yakın oturması, siyahi dansçıların sahne aldığı ve caz müzik yapılan barları mekan tutması da çizgisinin ana hatlarını ele veriyor. Herşeyimiz çocukluğumuzda şekillenmiyor mu? İrlandalı bale hocası annesinin yılda bir kez gösterilerde oğluna , onlarca küçük dansçı arasında Kızılderili şefi, üç silahşör, Afrikalı savaşçı rolleri vermesi de durumu pekiştiriyor. Bu dönemde bol çizgi roman okuyor. Okuduğu çizgi romanlar hayal dünyasını geliştiriyor. Tehlike ile güzelliği bir arada görmeye başlıyor. Zencileri sarıya veya beyaza boyuyor. Bir anlamda ırkçılığa kafa atıyor diyebiliriz. Fransız devriminin 200’üncü yılı için düzenlenen törenlere askeri gösterileri yıkarak karşıt görüş getiriyor, ama bu yaptıklarının politik değil daha çok ahlaki değer olarak değerlendiriyor.
Kendisi küçük olduğundan hep insan iri kadınlara düşkünlüğü ile biliniyor. Grace Jones’ tan sonra devreye Kuzey Afrika güzeli Feride giriyor. Tüm bu yaklaşımları halen inandığı çok kültürlülükten kaynaklanıyor. Etrafında zenciler, beyazlar, uzak doğulular her türlü ırk ve renk mevcut. Bu insanların birbirleriyle ilişkileri, birbirlerine bağlanıp sevmelerinin çok önemli olduğuna inanıyor.
Bacakları kısa, kafası kocaman olan Jean Paul Goude bunları gizlemek için omuzlarına vatka , ayakkabılarının altına da kalın topuklar yerleştiriyor. Bu komik hali Esquire dergisine sekiz sayfa konu oluyor ve ‘French Connection’ tabiri bunun üzerine yerleşiyor. Amerika’daki kapı komşusu Andy Warhol’un “Seninle bir klinik açalım bir katını dişçi bir katını terzi yapalım, acayip para kazanırız” dediği biliniyor.
Sanatçının çektiği fotoğrafları kırpıp yeniden şekillendirdiği , ara boşlukları haftalarca boyayarak doldurduğu bir tekniği var. Bu teknikle Grace Jones’un bir fotoğrafı bütün dansçıların ikonu haline gelmiş.
Jean Paul Goude’un bu kişiliği, ardında yüzlerce eser bırakmış. 200’üncü yıl şenlikleri için yaptığı Champs Elysees’den aşağı içinde tören alayını barındıran ‘KARA TREN’ ilginç bir kreasyon. Goude’nun kreasyonları arasında çeşitli stilist çizimler göze çarpıyor. Etekleri havada tutan mekanik aksamlar geliştirmiş. Video instalasyonları da var. Bir odanın dört duvarında sürekli gelip giden metro trenleri ve onlara binmek isteyen insan görüntüleri olan videoları ilginç. Jean Paul Gaude’un fotoğraf, reklam, heykel, kabartma montaj-kolaj alanlarında verdiği ürünlerini de unutmamak gerek.
Sonuçta dahi bir sanatçı ile karşı karşıyayız. Eserlerini inceleyin isterseniz.
Elliot Erwitt
Paris’te bir Amerikalı
İzis, Doisneau, Ronis, Riboud, HCB (Henri Cartier Bresson), humanist akımın öncüsü isimler… Sokaklarda dolaşırken, ellerinde genellikle bir Leica, dünyaya insancıl bir bakışla bakıp, hassas kağıt üzerine kayıt geçen ustalar. Çoğu İkinci Dünya Savaşı sonrası Paris sokaklarını, banliyölerini fotoğraflayan Fransızlar … ‘Instant decisif’ yani ‘karar anı’ denilen kavramı ortaya atanlar…
Bu Fransızlardan bazılarından yazılarımızda söz ettik. Diğerlerine de teker teker sıra geliyor. Sırada Jacques Lartigue, HCB ve Robert Cap var. Bir kez Paris’te sergisini yakaladığımız, bu akımın Amerikalı bir temsilcisine takılalım.
Elliott Erwitt dünyaya siyah beyaz ve gri tonlarından bakan, ama bakmakla kalmayıp ikon fotoğraflarını da fotoğraf tarihine bırakan önemli bir fotoğrafçı.
Paris’te Rus anne babadan doğup çok küçük yaşta Amerika’ya göçen Erwitt önce karanlık odada çalışır. Daha sonra Los Angeles ve New York’ta fotoğraf ve sinema eğitimi alır. 1948’den itibaren dönemin en önemli fotoğrafçılarıyla yan yana durur. Fotoğraf akımı yaratan Edward Steichen, Robert Capa ve Roy Striker, Erwitt’in ilk fotoğraflarına hayran kalır ve onu kanatları altına alırlar. Fotoğraf tarihinde önemli yer tutan ve ünlü fotoğrafçıların içinde bulunduğu ‘Farm Security Administration’ organizasyonunda çalışır. 1949’da Fransa ve İtalya’yı turlar. Ardından 1951’de askerlik görevi için yeniden Almanya ve Fransa’ya gider. Askerde fotoğrafçı olarak görev yapar. En güvendiği makinesi orta format Rolleiflex’dir. Kariyeri uzun ve çok verimli olur. Capa ile Magnum ajansına girer. Yıl 1953’tür. 1968’e kadar üç dönem Magnumun yöneticiliğini üstlenir. Bu yıllar Magnum’un Magnum olduğu yıllarıdır. Yaşamı boyunca belgesel, fotoröportaj ve reklam alanlarında dolaşır durur ve 20 kitaba imza atar. 84 yaşına geldiğinde hala aktiftir, fotoğrafa hizmet etmektedir. Fotoğrafları dünyayı dolaşır durur. Che Guevera’yı, J.F Kennedy’yi, Jackie Kennedy’yi, Cassius Clay’in ünlü boks maçlarını çeker. İkon fotoğrafları arasında Marlyn Monroe’ninkileri de unutmamak gerekir. Köpek fotoğrafları ise onun imzası sayılabilir.
HÜZÜN VE MUTLULUK
Elephant Paname denilen sergi alanı üç katlı Paris’in yeni sergi mekanlarından. Üç katlı saray yavrusu bir binada bulunan Elephan Paname’ın birinci katında dünyanın bir numaralı sommelier’si seçilen Enrico Bernardo’nun restoran var. Şu anda dünyadaki en önemli fotoğrafçılarımızdan 5 yıl önce kaybettiğimiz Gökşin Sipahioğlunun sergisi olan bu mekanda 4 yıl önce Elliott Erwitt’in az görülmüş fotoğrafları ile Parislilere sürpriz yapmıştı.
Ewitt’e göre hüzün ve mutluluk birbirine benzer. Belki de bu nedenle Erwitt’in fotoğrafları bu kadar şaşırtıyor insanı. Bu kadar naif bir fotoğrafla bu kadar düşündürücü ve derin anlamlar taşıyan bir fotoğrafı yan yana görmek heyecan yaratıyor. Birçok fotoğraf insanın yüzünde gülümseme bırakıyor. Erwitt yaşamla dalga mı geçiyor?
Çoğu fotoğrafı şiirsel, insanı derin rüyalara daldırıyor ve hiç tartışmasız bu fotoğraf dehası ve görsel yaratıcı insana şapka çıkartıyorsunuz.
Merak edenler Elliott Erwitt’in teNeues yayınlarından çıkan ‘Personal Best’ adlı eserini inceleyebilir. Kitapda çok zengin bir fotoğraf serisi var.
DERİN İÇERİK
İnsan ustanın fotoğraflarına bakmaya doyamıyor. Altı yıl önce Maison Europeenne de la Photo’da sergisi açılan Erwitt’in her yıl sergisi açılsa insan sıkılmadan gidip tekrar tekrar hayranlıkla seyredebilir, diye düşünmeden edemiyorum.
“İyi fotograf nedir? Güzel fotoğraf nedir?” soruları da aklım sokan kişidir Erwitt. O konuyu da irdeledik zaten. Şimdi burada Erwitt’in sanatına baktığımızda başka birçok sanatçıda yaşadığımız sadece “Kötü değil” demekle kalmıyoruz. Çok daha da öteye gidiyoruz. Değişik sanat alanlarında olduğu gibi, Picasso’nun resimlerine, Giacometti’nin heykellerine nasıl bakıyorsak Erwitt’in fotoğraflarına da öyle bakıyoruz. Her fotoğrafında yakalanmış derin bir içerik var, derin bir “Şey” var.
1970’li yıllarda sinema dünyasına geçen Erwitt bir çok belgesel filme de imza atmıştır.

























