Özgür mü Kalayım Sipariş mi alayım?
Sanat eserleri pazarı süratli bir şekilde değişiyor, dönüşüyor. Galerilerin %75 i sanatçılara sipariş vererek galerini döndürüyorlar. Sanatçılar da yaşam sıkınıtsı çekmeseler de galerilerin memurları oluyorlar.
Sanat eserleri pazarı süratli bir şekilde değişiyor, dönüşüyor. Galerilerin %75 i sanatçılara sipariş vererek galerini döndürüyorlar. Sanatçılar da yaşam sıkınıtsı çekmeseler de galerilerin memurları oluyorlar.
Empresyonizminin 150 yılını kutladığımız 2024 te aynı zamanda sürrealizmin kuruluşunun 100.cü yılını kutluyoruz. Franszız ve Belçikalı sanatçılar tararfından Dadaizm üzerine inşaa edilen bu akımı Belçıka çok sahiplenir. Nitekim Belçika Fransadan önce 100.yıl sergisini Brüksel’de açmış bile.. Sergi ile ilgili bilgileri aktardıktan sonra sürrealizm nedenölmedi ve ölmeyecek onu açmaya çalışayım. Sergi Brüksel Bozar’da 21 Şubat 16 Haziran 2024 tarihleri arasında gezilebilecek;
Bu sergi, Jane Graverol ve Rachel Baes gibi sürrealist sanatta önemli kadın yeteneklere odaklanıyor. Bu sanatçılar, tarihsel olarak erkeklerin hakim olduğu bir alanda cinsiyet engellerini aşmışlar. Onların eserlerini keşfetmek, sanat tarihini daha iyi anlamak için önemli bir bakış açısı sunuyor.
Bu sergi, 1924’te bazı broşürlerle başlayan Belçika sürrealizminin tarihini de daha iyi anlamamız için iyi bir fırsat. René Magritte ve Paul Nougé gibi sanatçılar öne çıkarılmışr, bu da Belçika’nın neden sıklıkla sürrealist bir ülke olarak görüldüğünü daha iyi anlamanızı sağlıyor.
Bozar müzesi de ana serginin yanı sıra Orsay Müzesindeki ‘1874 Empresyonizmi yeniden icad etmek’ sergisinde olduğu gibi, artırılmış gerçeklik yoluyla sergiyi daha yüksek seviyede hissedip yaşamamızı istiyor.
Brüksel Güzel Sanatlar Merkezi’nin, Bozar olarak da bilinen, güzel art deco cephesine yapıştırılmış bir etikette “Bu bir sergi değildir” yazıyor. Bu, Belçikalı sanatçı René Magritte’in ikonik 1929 tarihli tablosunda yer alan “Bu bir pipo değildir” (“Ceci n’est pas une pipe”) ifadesine yapılan bir gönderme olup, gerçekçi bir pipo tasviri içermektedir.
Magritte, kuşkusuz Belçika sürrealizminin afiş yüzüdür çünkü Bozar’dan sadece birkaç dakika yukarıda, onun eserlerine adanmış bir müze bulunmaktadır. Ancak, Güzel Sanatlar Merkezi’nde düzenlenen bu kapsamlı sergi, sürrealizmin 100. yıldönümü için sahnelenmiş olup, uluslararası edebi, felsefi ve sanatsal hareketin çeşitliliğini ve genişliğini gözler önüne sererken, Belçika’nın sürrealizmdeki yerine odaklanıyor.
Sürrealizm bir zihin tutumudur. Magritte’in meşhur pipo tablosu – asıl adı Görüntülerin İhaneti olan – ile görsel temsili oyunbaz bir şekilde sorgulayan ve zeki metinleriyle, irrasyoneli değerlendiren ve dayatılan normlara serbestçe meydan okuyan sürrealist anlayışı gözler önüne seriyor. Belçika’da özellikle, sürrealistler uzun zamandır mizahı, bir alt kültür stratejisi olarak kullanmaktadır. Bu, serginin başlığı “Histoire de ne pas rire”da (gülmeden bir hikaye) yansıtılmıştır. Bu ifade, Brüksel sürrealistlerinin beyni olan ve sergi boyunca eserlere ortak bir tema katan Belçikalı şair Paul Nougé’nin aynı adlı kitabından alınmıştır.
Nougé’nin çabalarının başlangıcı, 1924 yılına, Fransız yazar André Breton’un Sürrealizm Manifestosu’nu yayımladığı yıla kadar izlenebilir – bu olay, avangart sürrealist hareketin resmi doğuşunu işaret eder. Temellerin bir sanat eseri değil, bir metinle atılması anlamlıdır. Sürrealizm, sadece estetik bir yaklaşım, bir stil veya görsel bir türden çok daha fazlasıdır. Hareketin temelinde, fikirler, kavramlar ve teoriler yatar
Salvador Dali La persistance de la mémoire 1931
Rene Magrtitte Aşıklar ve Bu bir Pipo değildir.
Toen ve Miro
1924 de ilk manifestosu yayınlanan 1935 yılında savaş öncesi dağılan hareketin kendisini tasfiye etmesi 1969 da olur. 1965 de Papa lakabıyla andıkları Andre Breton’un ölmesi ardından üç yıl sonra Marcel Duchamp’ın ölmesi bu kararın alınmasını anlaşılır kılmaktadır. Ama bu tasfiye sürrealizmi yok etmedi. Bugün hala sürrealist etkileri sanatın tüm alanlarında görüyoruz. Edebiyatta, sinemada, resim ve fotoğrafta gerçek üstü öğeler sürekli karşımıza çıkıyor. Gelin biraz sürrealizm içinde dolaşalım.
Sürrealizm, ya da gerçeküstücülük, 20. yüzyılın başlarında, özellikle Birinci ve İkinci Dünya Savaşları arasındaki dönemde Avrupa’da ortaya çıkan ve gelişen bir edebiyat ve sanat akımıdır. Akılcılığa karşı çıkan bu akım, karşı-sanat anlayışını benimseyerek, şuur akışı, rastlantıya bağlı ruh halleri, düzensiz hayaller ve rüyaların sanata yansıtılmasını hedeflemiştir.
1924 yılında Andre Breton tarafından yazılan “Sürrealizm Manifestosu”, gerçeküstücülüğün temellerini bilinç ve bilinç dışının birleşimi olarak tanımlar. Sürrealizm, gerçeğin insan zihnindeki yansıması olarak değerlendirilir ve Sigmund Freud’un psikanalitik teorilerinden etkilenmiştir. Bu akımda bilinçdışı, düş gücünün temel kaynağı olarak görülür ve marifet, bu bilinçdışı dünyasına girebilme yeteneği olarak değerlendirilir.
Andre Breton, Louis Aragon ve Benjamen Peret gibi sanatçılar, otomatik yazı teknikleri üzerinde deneyler yapmış ve “gerçeküstü dünyanın düşsel, cinsel, sapkın imgelerini” geliştirmişlerdir. Gerçeküstücülük, insanın kendi kendini analiz etmesinde sanatın yol gösterici olduğunu savunur ve bu akımın etkisi resim, sinema, tiyatro gibi çeşitli sanat dallarını etkilemiştir.
Gerçeküstü sanatta kullanılan teknikler arasında otomatizm, kendiliğinden çizim ve yazım, kaligramlar, dekalkomani, grataj ve istemsiz heykelcilik yer alır. Bu teknikler, özgür hayal gücünü teşvik etmeyi ve bilincin etkisini azaltmayı hedefler. Özellikle bilinçdışı üretim, gerçeküstücülüğün merkezindedir. Max Ernst, Joan Miro, Salvador Dali ve diğer sanatçılar bu teknikleri kullanarak sanatın sınırlarını genişletmişlerdir.
Sürrealizm, geleneksel sanat anlayışının sınırlarını zorlayarak, rastlantısallık ve rüya analizi gibi teknikleri kullanmıştır.Edebiyatta, akımın etkisi, dilin ve anlatımın sınırlarını zorlayan, akıl dışı ve absürd ögeler içeren eserlerle kendini göstermiştir.
Sürrealizm, 20. yüzyıl boyunca sanat ve edebiyatta derin etkiler bırakmış ve günümüzde de sürrealist fikirler popüler kültürde sıkça görülmektedir. Bu hareket, tarih boyunca, insan hayal gücünün sınırlarını zorlamış ve bizi gerçeklikle hayal gücünün arasında kalmaktan çıkıp bunları birleştirmeye yönlendirmiştir. Sürrealizm bizi yeni ve beklenmedik düşünce biçimlerine yönlendirmeye çalışan bir sanat akımı olarak kendini göstermiştir ve göstermeye devam etmektedir.
Sürrealist yaklaşım sanat alanından çıkıp markalaşmayı da etkilemiş Gonca Gül Özer 2021 yazdığı Sürrealizm ve Markalaşma adlı kitabında aşağıdaki konular ele alınmıştır.
Sosyal, politik ve kültürel anlamda çok geniş etkilere sahip olan sürrealizm felsefesi, moda endüstrisi üzerinde de etkilerini göstermektedir. Sürreal ideolojinin modayla olan etkileşimi, sanatsal boyutta algıda farklılık yaratırken ilerleyen süreçlerde ticari tasarım stillerinin oluşmasının önde gelen yapı taşlarından birini meydana getirmiştir. Sürrealist sanatçılar ile moda tasarımcıları arasındaki iş birlikleriyle başlayan bu etkileşim, günümüz çağdaş modacılarının modaya olan bakış açısını da değiştirerek moda alanında yeni ifade şekillerinin yolunu açar. Sanatsal kimliği yeniden şekillenen tasarımcının özgürleşmesiyle, markalaşma süreci ivme kazanır. Daha özgür ve daha yaratıcı tasarımların ortaya çıkışı, modanın yorumlanışı ve algılanışını da değiştirir. Sürrealist düşünce sistemi, zihinde ayırıcı algılamalar oluşturmasıyla, bireysel ve kurumsal markaları günümüz ticaret ortamında daha tercih edilir kılarak etkin bir markalaşma stratejisi yaratma sürecinde önemli bir konum elde etmiştir.
Sonuçta sürrealizm ölmedi ve kısa bir sürede ölmesi de beklenmiyor. Yaşasın bilinç ve bilinç altının kardeşliği…
Aşağıda ünlü fotoğrafçı Nadar’ın Sergi için kullanmalarına izin verdiği Opera ile Madeleine arasında 35 Rue des Capucines adresindeki kullanmadığı studyosu…
Bu yıl sanat akımlarının doğum günleri açısından önemli bir yıl. Bundan 100 yıl önce Andre Breton Sürrealist Manifestoyu yayınlamıştı. Sürreaslizm bu gün hala yaşayan bir akım. Ona da geleceğim ancak sürrealizme gelmeden önce 15 Nisan 1874 de ilk sergilerini açan empresyonistlerin yani izlenimcilerin doğum günlerini kutlayan Orsay Müzesindeki güzellikleri anlatayım. Orsay ilk sergide yer alan eserleri toplamış ve bize sunuyor. Yanında da 15 Nisan akşamı Nadar’ın terkettiği stüdyosundaki açılış gecesini virtüel bir sergiyle destekliyor. Gözlerinizde AR gözlüklerle bir saat açılış kokteylinde Renois, Degas, Pisarro, Cezanne ve Monet ile tanışıyor eserlerini kendi ağızlarından dinliyor, o geceyi yaşıyorsunuz. Doğum gününe bugün böylesi mitik bir sergiyle güzel bir doğum günü hediyesi yapılıyor. Orsay sanki günümüzün ibadethanesi, sanatsever akın akın geliyor, kuyruklarda bekliyor, sanat eserlerinin önünde ibadetlerini yapıyorlar.
Orsay Müzesi çok önemli geçici sergilere ev sahipliği yapsa da ünyanın en önemli empresyonist eserlerin sahibi müze olarak bilinir. Emresyonist ressamlar her yıl yapılan geleneksel akademik resim fuar tarafından reddeilmekten bıkmış olarak kendi sergilerini yapmaya karar verirler. Manet diğer resmi fuar bünyesinde mücadele etmek yana olduğu için onu aralarına almazlar. Aralarında empresyonizmin kurucuları ve en öenmli isimleri vardı. 26 Marttan – Temmuz 2024 e kadar açık kalacak bu sergiyi sizinle birlikte gezelim istiyorum. Serginini adı ‘1874 Inventer impressionisme’ yani empresyonizmi icadı ama ‘1874 empresyonizm doğuşu’ diye çevirmek benim kulağıma daha hoş geldi.
Bu sergi, 2024 sonbaharında Washington’daki National Gallery of Art’ta da sunulacak. 150 yıl önce, 15 Nisan 1874’te, Paris’te ilk empresyonist sergi açıldı demiştim. Monet, Renoir, Degas, Morisot, Pissarro, Sisley ve Cézanne gibi farklı kökenlerden gelen bir sanatçı grubu, bağımsız bir sergi düzenleyerek kurallardan ve belirlenen yollardan sıyrılmaya karar verdi: Empresyonizm doğdu. Bu yıl dönümünü kutlamak için, Musée d’Orsay , bu tarihe yeni bir bakış açısı ile yaklaşıyor.
Önce empersyonist sanatçı kime denilir onu açayım. 1874 ile 1886 arasındaki 12 yıl içinde 8 adet empresyonist sergi yapılmıştır. Empresyonist ressam sıfatını alabilmek için asıl koşullardan birincisi bu sergilerden bir veya bir kaçına katılmış olmak gerekir. Ama bu sergilere katılan tüm ressamlar emprseyonist değildir hatta yarısı değildir. Bu sıfata layık olabilmek için özel fırça darbelerinizin, özel konularınızın özel ışığınızın olması gerekmekte o güne kadar yürünene akademik yolları terk etmiş olmanız işlerinizde mükemmeliyet ve bilinen konuların pek olmaması gerekir.
1874 ilkbaharında Paris’te tam olarak ne oldu? Bu ilk empresyonist sergi hakkında ne biliyoruz? Musée d’Orsay ve National Gallery’nn amacı, krizdki bugünkü dünyada bir sanat hareketinin gizemlerine girmek. 1874’deki empresyonist sergide yer alan eserler, aynı anda resmi Salon’da sergilenen tablolar ve heykellerle karşılaştırılarak sunuluyor. Bence bu bir küratör dehası olarak görülmeli. Bu anlamlı karşılaştırma, o yıl empresyonistler tarafından sergilenen eserlerin görsel şokunu yeniden yaşamamıza ve onu nüanslandırmamıza olanak tanıyor. Yakından bu resimlere bakarak ve onları dönemin bağlamına yeniden yerleştirerek önyargılarımızı yeniden gözden geçirmeye çalışıyoruz. Sergi, 1874 ilkbaharında çağdaş yaratıcılığın zenginliğini ve çelişkilerini vurgularken, doğan empresyonist hareketin radikal modernliğini de yüceltiyor. Sergi, 31 sanatçının bağımsız bir şekilde sanatlarını sergilemek için bir araya gelmeye nasıl karar verdiklerini anlatıyor. Bugün 31 taneden yalnızca yedisinin evrensel olarak tanındığı belirtmeliyim. Monet, akademik sistem tarafından çoğu kez reddedilmiş. Oysa Monet, Degas, Morisot, Pissarro ve arkadaşları veya meslektaşları, çalışmalarını 35 Boulevard des Capucines’deki eski Nadar fotoğraf stüdyosunda sergilemek için 15 Nisan 1874 te bir araya geldiler. Modern yaşamdan veya açık havadan sahneler, hızlıca tamamlanan, canlı dokunuşlarla yapılmış resimler, aynı zamanda daha geleneksel tablolar, gravürler, heykeller ve emayelerle yan yana yer almıştı. Bu 165 eserlik, son derece çeşitli ve sınıflandırılamayan sergide, bağımsız bir kariyer yapma ortak arzusu açığa çıkıyor duygusuna kapılıyoruz. Orsay’deki bu sergide, Paris’teki Palais de l’Industrie’deki (Boulevard des Capucines’den yirmi dakikalık yürüme mesafesinde) bulunan Resmi Salon’da aynı anda sergilenen resim ve heykellerin bazıları da görülebiliyor. Bu büyük sergi, mitolojik, dini veya tarihi tabloların da var olduğu bir sergi. Edouard Manet (1832-1883) Demiryolu, 1873 tablosuyla burada bu asıl sergide. Bu sergi çok ciddi ve acımasız bir jüri tarafından yönetiliyor ve akademik olmayan o günün resim kurallarına uymayan tablolar kabul edilmiyor. 1874 Empresyonizm sergisi, ilk sergide yer alan empresyonizmin başlangıcındaki başyapıtlar da dahil olmak üzere yaklaşık 130 eser içeriyor, aynı yılın Salon’unda sergilenen ve kutlanan Gérôme, Mercié gibi o dönemin sanat sahnesinin starlarının önemli resim ve heykellerini de görüyoruz. Sergide, bolca empresyonist peyzajlar ve açık hava sahnelerinin olduğu tablolar var. Bu önemli tabloların başını ise tarihte empresyonist adının, akımının en önemli eseri kabul edilebilecek ‘İzlenim, Güneş Doğarken’ adlı eser yer alıyor. Küratörler ise Anne Robbins ve Musée d’Orsay’den Sylvie Patry.
Empresyonist yani “İzlenimci” terimi, başlangıçta Louis Leroy adlı bir eleştirmen tarafından küçümseyici, aşağılayıcı bir şekilde kullanılmış, ancak daha sonra genel kabul görmüştür. Louis Leroy dalga geçiyor ama ne mutlu ki empresyonistlerin üstlerine yapışan bu isim daha sonra yaşanan olumlu gelişmelerden sonra sihirli bir şekilde baş tacı edilen bir akınmın adı oluyor.
Şimdi biraz da empresyonist ressamları gözden geçirelim.
Bugün sizlerle tazesi tazesine Bourse de Commerce’de yeni başlayan çağdaş sanat sergisi ile ilgili izlenimlerimi paylaşmak istiyorum. Ama önce Paris için önemli bir yer olan Bourse de Commerce nedir onu anlatayım. Bourse de Commerce bizdeki Borsa binasına karşılık gelir. Kısaca tarihi ise şöyledir; geçmişi 16. yüzyıla kadar uzanan bu yapı, çeşitli dönemlerde farklı amaçlar için kullanılmıştır. En çok bilinen işlevi ise, uzun yıllar boyunca Paris Ticaret Borsası olarak hizmet vermesidir. Bina, mimarisi ve tarihi önemi ile dikkat çeker. 17. yüzyılın sonlarında, bu alanda bir tahıl pazarı olarak kullanılan yapı, 18. yüzyılda Fransa’nın önde gelen mimarlarından biri olan Nicolas Le Camus de Mézières tarafından yeniden tasarlandı. O dönemde klasik Fransız mimarisinin özelliklerini yansıtan bir görünüm kazandı.19.yüzyılda, Henri Blondel tarafından yeniden tasarlanan bina, dairesel bir yapıya sahip olup, çatısında büyük bir cam kubbe yer alır. Bu kubbe, gün ışığını binanın içine alacak şekilde tasarlanmıştır ve mimari açıdan önemli bir özelliktir. 20.ci yüzyılın sonlarına doğru bina, ticaret borsası olarak kullanımını yitirdi ve çeşitli kültürel etkinliklere ev sahipliği yapmaya başladı. 21. yüzyılın başında, Fransız iş insanı ve sanat koleksiyoncusu François Pinault, 2016 da Paris Belediye başkanı Anne Hidalgo’dan 50 yıllığına kiraladı. Onu çağdaş sanat merkezine dönüştürmek için 200 milyon euroya yakın masraf ederek geniş çaplı bir restorasyon ve yenileme projesine girişti. Bina 22 Mayıs 2021 de pandemi sırasında açıldı. Pinault binanın restorasyonunu Venedikteki tarihi binalardaki sanat merkezlerini de restore eden Tadao Ando adlı japon mimara vermişti.
François Pinault dünyanın en büyük çağdaş sanat eseri kolleksiyonuna sahip bir iş adamıdır. Bu eserlerini dönüşümlü olarak insanlarla paylaşmaktan büyük bir mutluluk duyduğunu ifade eder. Bourse de Commerce çağdaş sanat merkezinden önce de İtalyada 2 önemli tarihi binayı yine aynı amaçla çağdaş sanat merkezine dönüştürmüştür.
Gelelim “Le Monde Comme Il Va” adlı son sergiye. Bu sergi adını Voltaire’in aynı adlı felsefi kitabından alıyor. Kitaptaki öykü gırtlağa kadar rüşvet batağına batmış halkın başlarına gelecek belayı bekledikleri Persepolis şehrinde geçmektedir.
“Le monde comme il va”, Fransızca bir ifade olup “dünya olduğu gibi” veya “dünya nasılsa öyle” anlamına gelir. Bu, dünyanın mevcut durumuna yönelik bir bakış açısını gösterir ve genellikle, işlerin olduğu gibi kabul edilmesi anlamına gelir.
Bu sergi, insan varoluşunun çelişkilerine ve ikilemlerine odaklanıyor ve bunu da sanat aracılığıyla gayet güzel gösteriyor. Sanatçılar, insana dair gerçeklikleri iyi gözlemlerler ve çelişkileri sanatları aracılığıyla ifade ederler. Özellikle 1980’lerden günümüze kadar üretilen eserlerin bir araya getirildiği bu sergi, bugünkü zamanın farkındalığını göstermeyi amaçlıyor ve insani durumların paradokslarını güçlü, bazen ironik ya da şiddet içeren görsellerle yansıtıyor. Bu yaklaşım, zor ve karmaşık konuları ele almak için sıklıkla ironi ve provokasyonu kullanan çağdaş sanat için tipik bir yaklaım olarak bilinir. Dolayısıyla, sergi bu temalar üzerine bize düşünme fırsatı veriyor ve zamanla insan davranışlarının ve değerlerinin karmaşıklığını anlamamızı sağlıyor. Sergi farklı medya ve farklı dönemleri kapsıyor.
Bu sergi, aynı zamanda çağdaş sanatın günümüzle doğrudan etkileşimini yansıtmaktadır. İnsan paradoksları, toplumsal sorunlar ve sanatçıların toplumdaki yüceleştirilmiş yeri, vizyonları gibi konuları ele alıyor.
Mohammed Sami, Sigmar Polke ve Liu Wei gibi sanatçılar, kendilerine özgü stilleri ve ortamları ile karmaşıklıklarla ve paradokslarla boğuşan bir dünyayı kendi bakış açılarıyla yorumluyorlar.
30 dan fazla önemli sanatçının işlerini izlendiği bu sergide baş rolü Güney Koreli kadın sanatçı Kimsooja’ya vermişler. Sanatçının bunu fazlasıyla hakettiğini düşünüyorum. Özellikle sergideki en önmli işe attığı imza ile bunu kanıtlıyor. Mimarisi yarım küre olan Bourse de Commerce’in tam ortasındki Rotonde bölümünü aynalar döşeyerek dönüştürmüş. Bu enstalasyonu içine ziyaretcileri de davet ederek performans sanatına evirme gayretini de ben açıkça nefes kesici bir düşünce olarak değerlendirdim. İnsanlar bu alana ayaklarında galoşlarla girip hoplayıp zıplıyor, yerlere yatıp sürünüyorlar. Hem yerdeki yansımaları görüyorlr, hem de üzeri cam kubbeyle kaplı binadan gelen gökyüzü görüntüsü içinde kendilerinden geçiyorlar.
Kimsooja’nın diğer işleri arasında ‘Bir İğne Kadın’ (1999-2000) adlı video enstalasyonunu var. Bu eser, sanatçının çeşitli küresel şehirlerde çekilmiş görüntülerini içeriyor ve dünyanın dokusu içine ilmek atan bir iğneyi sembolize ediyor. Dikkat çeken bir diğer eser ise, ‘İplik Yolları’, farklı kıtalardaki tekstil kültürünün mozağini betimleyen 16mm’lik filmler serisi.
Sergide Cattelan’ın ‘Başlıksız’ (1998) adlı eseri var. Bu eser, sanat ve popüler kültür üzerine mizahi ve ironik bir yaklaşım sergiliyor. Sergiye Pablo Picasso’nun karikatürize edilmiş bir heykelini koymuş.
Serginin zemin katında sergilenen Kippenberger’in ‘Başlıksız’ (1989) adlı eseri, melankoli ve varoluşsal sıkıntıları yansıtan çok güzel bir parça.
Sun Yuan & Peng Yu’nun ‘Bekleyiş’ adlı eseri hiperrealist bir akbaba heykeli, fiberglass, silikon ve tüylerden yapılmış. Eser, ölüm temasanı mizahi bir bağlamda ele almış.
Sun Yuan & Peng Yu’nun diğer önemli işi giriş katındaki salonda yaşlı politikacı ve din adamlarını yürüyen koltuklarda sürekli dolaştıran eserdi.
Daha sonra üst kattaki salonlarda çok önemli çağdaş sanaytçıları buluyoruz. Çağdaş sanat düşüncelerinin tohumlarını atan Duchamp’ın Çeşme ve Bisiklet Tekeri adlı eserlerinin yanında bakşa ‘Ready Made’ leri de var. Hepsi için Duchamp’a hakettiği ayrı bir salonu ayırmışlar.
Jeff Koons un iki eseri. Cindy Sherman’ın bir eseri, Franz West’in kafaları, Bertrand Lavier’in Kaza yapmış Ferrarisi, Luc Tuymans’ın ‘Sonsuzluk’ adlı eseri ve Christopher Wool’un 22 parçadan oluşan Black Book serisi.
Şu sıralar Paris sanki bize sanat tarihi dersleri vermeye hazırlanıyor. Bir taraftan Bourse de Commerce’de çağdaş Sanat tarihini komprime hap gibi içiyoruz. Diğer taraftan 150.ci senesini kutlayan Empresytonizmin hikayesini hem 15 Nisan 1874 de Nadar’ın Boulevard des Capucines’deki stüdyosunda açılan ilk empresyonist serginin aynısı orijinal eserlerle Musee d’Orsay’de izliyoruz ve virtüel olarak da açılış günün özel gözlükler takarak yaşama şansı buluyoruz. Belli ki ardından 100. yılını kutlayan Sürrealizmi öğreneceğiz birkaç sergiyle. Hiç şikayetçi olmayız diye düşünüyor, hepimize sanat dolu günler diliyoruz.
Paris’te bir Paradox Müzesi…
Mehmet Ömür
“APE” Yabancı Basın Mensupları birliği olarak Paris’te Paradox müzesini ziyaret ederek ilginç bir deneyim yaşadık. 4 Mart sabahı saat 11 de Müzenin girişinde buluştuğumuzda gazeteci arkadaşların çoğu gibi ben de bizi ne gibi serüvenlerin beklediğini bilmiyordum.
Aşağıdaki tanıtım yazısına eşlik eden fotoğraflarla birlikte size de müzeyi gezdirip gördüğüm sürprizleri sizlerle paylaşacağım.
Bu müze geçen yıl 18 mayısta kurulmuş. Optik illüzyonlar ve diğer zihinsel ve görsel hilelerle süslenmiş, sürükleyici ve etkileşimli 1,5 saaatlik bir turun var veı eşi olmayan bir müze. Gençler Instagram ve TikTok’ta heyecan yaratmak için kullanıyorlar. “Beklenmeyeni bekle.” düşüncesinden yola çıkan bu müze Miami, Oslo, Barselona, Stockholm ve Limasol’dan sonra Pariste açıldı. En gelişmiş ve büyük olan da bu. Tam 1.700 m2’lik bir alana yayılmış durumda. Optik illüzyonlar ve diğer paradokslar beyninizde şimşekler çaktırıyor. Ters çevrilmiş odada, yerçekimi yönü algınızı yok eden tünelde veya vücutları karıştıran kanepede olsun bu müzede sık sık büyük şaşkınlık ve heyecan yaşadık.
Algıların Ötesinde Bir Sanat ve Bilim Serüveni
Paris, dünya üzerindeki en etkileyici şehirlerden biri olarak bilinir ve bu şehrin sanat, kültür ve tarihle dolu sokakları her zaman yeni sürprizlerle doludur. Paris’in kalbinde yer alan Paradox Müzesi ise, ziyaretçilerine sıra dışı bir deneyim sunarak, algıların ötesine geçmeyi amaçlamış.
Müzenin Felsefesi ve Temelleri
Paradox Müzesi, sadece bir sanat galerisi ya da bilim müzesi değil, aynı zamanda ziyaretçilerin dünya görüşlerini zorlayan ve onları farklı düşünmeye teşvik eden bir yer. 90’dan fazla gösteri ile müze, algı ve gerçeklik arasındaki çizgiyi bulanıklaştırırken, aynı zamanda ziyaretçilere mantık ve sezgilerini sınama fırsatı sunuyor.
Sergilerin Detayları ve Etkileşimleri
Her bir sergi, ziyaretçileri farklı bir düşünce yolculuğuna çıkarıyor. Örneğin, Ters Oda, ziyaretçilerin yerçekimi ve oriyantasyon algılarıyla oynarken, Paradoks Piyano, ses ve müziğin ilişkisini yeniden tanımlıyor. Bu sergiler, sadece göz aldatmacaları sunmakla kalmıyor, aynı zamanda ziyaretçilerin dünyayı algılama şekillerini değiştiriyor.
Sanat ve Bilim Arasındaki İlişki
Müze, sanat ve bilimi birleştirerek, her iki alanın da birbirini nasıl tamamlayabileceğini gösteriyor. Sanat, bilimin soyut kavramlarını somut ve anlaşılır hale getirirken, bilim de sanatın derinliklerine ışık tutuyor. Bu, müzenin temelinde yatan interdisipliner yaklaşımın bir parçası.
Müze Tasarımı ve Atmosferi
Müze, modern ve minimalist bir tasarıma sahip. Bu tasarım, gösteri ve sergilerin ön planda olmasını sağlarken, aynı zamanda ziyaretçilerin ilginçlikler de diyebileceğimiz değişik fenomen/görngü/olgu/olay farasında rahatça dolaşmasına olanak tanıyor. Her alan, kendi içinde bir hikaye anlatıyor ve ziyaretçileri farklı bir dünyaya davet ediyor.
Eğitim ve Öğrenme Deneyimi
Müze, eğitim ve öğrenmeyi önemli ölçüde vurguluyor. Özellikle çocuklar ve gençler için düzenlenen etkinlikler, onlara bilimi ve sanatı eğlenceli bir şekilde öğretmeyi amaçlıyor. Ayrıca, müze yetişkinler için de çeşitli atölye çalışmaları ve konferanslar düzenliyor.
Çocuklar ve Aileler İçin İdeal
Müze, çocukların ve ailelerin ilgisini çeken bir yer. Çocuklar için özel olarak tasarlanmış sergiler, onların yaratıcılıklarını ve meraklarını teşvik ediyor. Aile için yapılmış çeşitli paketler, ailelerin müzeyi çocuklarıyla birlikte keşfetmeleri için uygun bir seçenek sunuyor.
Ziyaretçi Geri Bildirimleri ve Yorumları
Ziyaretçilerin müze hakkında yaptığı yorumlar genellikle olumlu. İnteraktif sergiler, benzersiz fotoğraf fırsatları ve sergilerin etkileşimli doğası, ziyaretçiler tarafından sıkça övülüyor. Müze, her yaştan insan için unutulmaz ve öğretici bir deneyim sunuyor.
Kafe ve Butik: Müze Deneyiminin Tamamılayıcısı
Müze deneyimini tamamlayan kafe ve butik, ziyaretçilere müzenin atmosferini yaşatmaya devam ediyor. Kafede sunulan lezzetler ve butikteki hediyelik eşyalar, müzenin tematik yapısını yansıtıyor ve ziyaretçilere müze deneyimini hatırlatacak anılar sunuyor.
Erişilebilirlik ve Ulaşım Kolaylığı
Müzenin Paris şehir merkezindeki konumu, ulaşım açısından oldukça elverişli. Toplu taşıma seçenekleri ve çevredeki otoparklar, ziyaretçilere kolay erişim imkanı sunuyor.
Bilet Fiyatları ve Ziyaret Saatleri.
Paradox Müzesi, ziyaretçilerine sıradan bir müze ziyaretinin ötesinde bir deneyim sunuyor. Ziyaretçiler, sadece eğlenceli vakit geçirmekle kalmıyor, aynı zamanda düşünmeye ve öğrenmeye teşvik ediliyor. Müze, Paris’te sanat ve bilimin kesiştiği bir nokta olarak öne çıkıyor ve ziyaretçilere unutulmaz anlar geçirtiyor.Biz de çok eğlenceli vakit geçirdik. Komik durumlara düştük, fotoğraf çektirdik, selfi çektik.
Müze her gün açık olup, hafta içi açılış saatleri sabah 10’dan akşam 8’e, cumartesi günleri akşam 9’a kadar devam eder. Bilet fiyatları değişkenlik göstermektedir; yetişkin biletleri €27, çocuklar, öğrenciler, yaşlılar, engelliler ve refakatçileri, iş arayanlar için indirimli bilet fiyatı €22 olarak belirlenmiştir. Ayrıca dört kişilik bir aile paketi €88 karşılığında temin edilebilir. Müze, Paris şehir merkezinde kolaylıkla ulaşılabilir bir konumda, 38 boulevard des Italiens, 75009 Paris adresinde bulunmaktadır.
iyi gezmeler, iyi eğlenceler…
Bir Fransız arkadaşım Frederic Chabolle, Fransa’nın son dönemde yaşadığı krizleri daha iyi anlamam için Jerome Fourquet’nin “La France d’Apres” adlı kitabını hediye etti. Kitap, Fransa’nın önde gelen yayınevlerinden Seuil Yayınevi tarafından 2023 yılının Ekim ayında yayımlandı ve ülkenin politik ve sosyoekonomik durumunu grafikler ve istatistiklerle objektif bir şekilde inceliyor.
Kitabın öne çıkan konuları şunlardır:
Fransa’nın bu zorlukları, ülkenin politik ve sosyal yapısını etkileyen önemli faktörler olarak kalmaya devam ediyor.
Jerome Fourquet’nin konu ile ilgili öngörüleri ise söyle;
Fourquet Fransa’nın dönüşüm sürecine ve bu sürecin yönetilmesindeki kilit unsurlar önemli olduğunu düşünüyor. Ekonomik, sosyal, çevresel ve kültürel politikaların yanı sıra uluslararası ilişkileri de önemi buluyor. Bu bağlamda, Fransa’nın gelecekteki başarısının bu çeşitli alanlarda etkili ve kapsamlı politikalar geliştirme yeteneğine bağlı olduğuna inanıyor.
Fransa’nın bu süreçte göz önünde bulundurması gereken bazı önemli noktalar şunlardır:
Bu faktörler, Fransa’nın hem iç hem de dış politikalarında dengeli ve etkili stratejiler geliştirilmesi için temel oluşturur. Bu stratejiler, Fransa’nın karşı karşıya olduğu meydan okumalarla başa çıkmasına ve gelecekteki fırsatları en iyi şekilde değerlendirmesine yardımcı olacaktır. Fransa’nın bu süreçteki ilerlemesi, hem ulusal hem de uluslararası düzeyde onun gelecekteki rolünü ve etkisini şekillendirecek önemli bir faktör olarak kalmaya devam edecektir. Bu, modern dünyanın karşı karşıya olduğu genel zorluklar ve fırsatlarla uyumlu bir şekilde ele alınmalıdır. Bu girişimler Fransa’nın ulusal ve uluslararası alandaki rolü ve etkisi için belirleyici olacaktır.
Not: Aşağıdakidaki görüntü Nicephore Niepce’in 1827 de çektiği varsayılan Saint Loup de Varenne kasabasındaki evinin penceresinden çektiği “Gras’ya bakış” adlı fotoğraftır. Pozlama süresi bir gün kadar sürmüştür. Daha görünür hale getirilmek üzere Fotoğraf tarihçisi ve fotoğrafçı Helmut Erich Robert Kuno Gernsheim tarafından rötuşlanmıştır. Yukarıdaki görüntü ise yapay zekanın ilk fotoğrafı nasıl gördüğünün sentetik görüntüsüdür.
Fotoğrafın XX. yüzyılda çağdaş bir görüntü işleme olarak algılanmasının aksine, XIX. yüzyılda bir icat olarak düşünülüyordu. Fotoğraf makinesi ve yöntemleri teknik nesneler olmasına rağmen, bu icadın yayılması, fotoğrafın esasen doğal ve teknik olmayan bir imge olduğu fikriyle paralel gelişti. Bu kavram, Daguerre’nin “doğanın nesnelerinin spontan reproduksiyonu” ve Talbot’un “güneşle boyama” ifadelerinde yansıtılır. Fotoğraf, özellikle portre fotoğrafçılığı ele alındığında, herkesin yapabileceği bir sanat olarak tanımlanır. Bu dururm fotoğrafı kültürel eşitlik ve demokratik bir sanat anlayışına doğru çeker.
Amerika Birleşik Devletleri’nin fotoğrafa bir bakışı vardır. Bunun dışında fotoğrafın Amerikan düşünce sistemine ciddi bir etkisi de olmuştur. Zamanla fotoğraf fikri endüstrileştirmiş ve küreselleştirilerek incelenmiştir. XX. yüzyıl sonlarına doğru sanat ve sanat piyasasının fotoğrafa olan ilgisi artarken, fotoğrafın “sıradanlaştırılma” sürecine de girdiği dikkatleri çekmiştir. Bu süreç, özellikle 2000’lerde gelişmiş ve antika fotoğraflar çok yüksek fiyatlara satılmaya başlamıştır.
Fotoğraf fikrinin XX. yüzyılda nasıl evrildiği önemli bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır. Fotoğrafın “sanat olmayan sanat, herkes için sanat” fikri, Pierre Bourdieu ve diğerleri tarafından ele alınırken, Alfred Stieglitz gibi sanatçıların bakış açısından fotoğrafın ifade biçimi olarak kabul edilmesi de dikkate alınmalıdır. Fotoğrafın postmodern dönemde artık estetik bir uygulama olarak anlaşılmaktadır.
Fotoğrafın dijitalleşmesi ve internetin yaygınlaşması ile fotoğraf ve görsel sanat arasındaki ilişkinin iyice değişmiştir. Fotoğrafın görsel kültür içindeki yeri sürekli genişlemiştir.
Fotoğrafın tarihi bir belge olarak kullanımı ve bu alandaki gelişmeler de çok önemlidir. Fotoğrafın tarihsel anlamda sahip olduğu önem ve bu alandaki araştırmaların yönü, özellikle internet ve dijital teknolojilerin yaygınlaşmasıyla değişmiş ve genişlemiştir. Bu yazı dizimizde fotoğrafın tarihsel, kültürel ve estetik anlamdaki önemini ve evrimini detaylı bir şekilde inceleyeceğiz. Fotoğraf fikrinin toplumsal ve sanatsal açıdan nasıl bir dönüşüm geçirdiğini de inceleyeceğiz. Bunu yaparken özellikle François Brunet’nin PUF yayınlarından 2012 yılında yayınlanan ‘Fotoğraf fikrinin doğuşu’ adlı kitaptan yararlanacağız.
Fotoğrafçılığın yaygınlaşması, daha altta yatan ve en büyük ilgiyi hak eden bir değişimle birlikte geldi. Fotoğrafçılığın iki yüzüncü yıldönümüne, Niépce’nin deneylerinde hangi tarihin önemli sayılacağına dair tereddütler var. 2016 da Saint Loup la Varenne’e ışıkla ilgili deneyler yapmak üzere yerleşiyor ve çalışmaya başlıyor acaba fotoğraf fkrinin doğum tarihi olarak bu tarihi mi almalıyız. Yoksa 2027 yi mi? 2027 yaklaşırken, fotoğraf imgesinin, tuzakları ve sahte prestijleri ne olursa olsun, Georges Didi-Huberman’ın ifadesiyle “her şeye rağmen” çağdaş tarihin vazgeçilmez bir “gözü” olduğu fikri giderek daha fazla kabul görüyor. Bu fikir yeni değil, çünkü bu, yirminci yüzyılın başından itibaren özellikle Büyük Britanya, Almanya, Amerika Birleşik Devletleri ve Fransa’daki fotoğraf tarihçileri tarafından ifade edildi. Walter Benjamin’in makalelerinde (https://mehmetomur.net/blog/2018/03/12/walter-benjamin-fotograf-felsefesinde-bir-mihengi-tasi/), Gisèle Freund’un tezinde ve 1938’de Amerikalı kimyager Robert Taft tarafından yayınlanan Amerika’nın büyük fotoğraf tarihinde buna benzer ‘tarihin gözü’ olarak güçlü bir şekilde ifade edilmektedir. Zamanın izlerini taşıyan bir kalay levha üzerinde Billy the Kid’in imgesini muhafaza ettiği düşünülen bir eserin, Alois Riegl’in ifadesiyle “eski zaman değeri”nin tarihsel değeri nasıl artırdığını göstermesi, özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nde fotoğraf tarihinin, Cumhuriyetin tarihinden bir bölümünü kapsayan bir kronolojiye sahip olması açısından önemlidir.
Fotoğraf imgesi, tarihsel bir belge olarak bu “doğal” kullanım da, fotoğraf fikrinin işlenişini yeniden anlamak için incelenmesi gereken kendi tarihine sahiptir. Kuşkusuz, birçok yazarın vurguladığı gibi, “endemik referans yanılsaması”nın matrisini çözümlemekle ilgilenebiliriz, çünkü bir imge, bize gösterdiklerinden çok sakladıklarıyla da sık sık karşımıza çıkar ve bize tarihle ilgili bir çok bilgiler verir. Oysa Paul Valéry tarihin veya tarihin “pozitif ifadesi”nin “görülen şeylere”, yani fotoğraflanabilir şeylere “ayrıştırılabilir” olduğu fikrini destekleyebilir misiniz bilemem. Taft, 1938’de okuyucularını ailelerinin, şehirlerinin veya işletmelerinin tarihini bulmak için eski fotoğrafları toplamaya davet etmiştir. Fotoğraf yoluyla tarih yapma, büyük olayların tarihiyle sınırlı kalmayıp, her ailenin çekmecelerinde solmuş malzemeleri bulunan herkes için bir sanat olarak da düşünülebilir. Fotoğraf fikrinin bu yeni anlamları, fotoğrafçılık yoluyla tarihi popüler bir şekilde yapmanın, belge-imge kavramına yeni bir kategori eklemesi, olay-imge kategorisi de önemlidir. Yirminci yüzyılda bir imgenin, veya genel olarak fotoğraf ortamının “etkisi” hatta “darbesi” olarak adlandırılan şey, gazetecilik ve tarih yazımında önemli bir tema haline gelmiştir. Yaklaşık 1960’tan itibaren “medyanın gücü” eleştirisine bağlı olarak, bu tema yirminci yüzyılın sonunda modernitenin büyük anlatılarından biri haline gelecek, elbette ikonosentrik ve sıklıkla “popüler” bir anlatı olacak, ama en azından 11 Eylül 2001’den bu yana tarihin hayal gücünde merkezi bir yere sahip olacaktır. Görsel sanatın bir parçası olarak fotoğrafçılığın metamorfozundan çok, fotoğraf fikrinin tarih fikrine dönüşümü, yakın bir gelecekte yeniden ele alınması gereken bir konudur.
Eğer yazının burasına kadar sıkılmadan geldi iseniz o zaman 7-10 Kasım 2024 tarihleri arasındaki dünyanın en önemli fotoğraf olaylarından biri olan Paris Photo fuarı sırasında yapacağımız Nicephore Niepce’in Saint Loup La Varenne’deki müzesine yapacağımız fotoğrafın bulunuşuna saygı duruşu gezimizin programına da bakmak isteyebilirsiniz.