Barbara Navi ve Mise en Abime

27 Mart 2019 ve 7 Nisan 2019 tarihleri arasında 24 Baubourg Galerisinde en son resim sergisini açan resimle rüya arasında eserler üreten Barbara Navi ile küçük bir röportaj yaptık.

I. Eğitimim ve resimdeki başlangıçlarım

Pek inanmadan Boulle School imtihanına girdim

ve kazandım. Güzel Sanatlar akademisine gitmeyi tercih ederdim.

Sonra resim yapmaya devam ederken felsefe okudum. Zaten evliydim. Kocam resim yapma konusunda beni destekledi. Beni ressam olarak profesyonel bir kariyere başlamam  için teşvik etti.

Sanatsal bir kariyere sahip olmak kolay değil. Bunu pek düşünmüyoruz

Kendimize izin vermiyoruz. Bir bakış, bir dürtü

Bir bakış bir kıvılcım bazen “adım atmak” için yardımcı olan şeydir.

Ancak felsefe eğitimimin çalışmalarımda bana çok yararlı olduğunu kabul etmeliyim.

Ben her zaman maketlerin dünyasını sevdim. Mekanların, planların, tam düzelemlerin düşünülmesi eğlencelidir ayrıca boş alanlar resmimde bana çok hizmet ediyor.

1998’den beri profesyonel bir ressam oldum. Daha sonra 2006-2007 yılları arasında ressam olarak yaşamayı başardım.

Kentsel manzaralar yaptım. Her ikisinde  de hiperrealizmden ilham aldım

Amerikalı ve Hopper’ın tablolarından ilham aldım.O sıralarda nu çok işime yaradı. Ancak daha daha sonra kentsel motif artık beni tatmin etmedi. Daha kişisel şeyler ifade etmeli, kendi vizyonumu geliştirmeliydim.

II. Çalışma biçimim ve süreçlerim

Şimdi ben türdeş manzaralarla türdeş olmayan manzaraları her zaman birbirletriyle uyumlu olmayan evrenleri birleştiriyorum

Kaynaklarımı çeşitlendirdim; ikonografik: filmler, ekran görüntüleri, fotoğraflar, çizimler

ve kolajlar.

Resmimde çok fazla mise en abime (bakınız resimler) kullanırım. Resimlerimde çoğu

genellikle başka resimler vardır. Bir rüya gibi olabilir. Ama benim

işim, mükemmel bir huzurun olduğu uyanık bir durumla ilgilidir.

Bu bana açık bir ilham kaynağı ile ilişki kurmamı sağlıyor.

Görüntüler ve şekiller. Bu, herhangi bir üretim çabası olmadan gerçeküstü sanatçıların yaptıkları cesetler gibi durmaktadır.

Farklı belgeler arasında çok hızlı ve çok spontan ilişki kurarım.

Bunlar bellekte tuttuğum veya önümde sahip olduğum belgelerdir. Tabii ki

yürütme aşamasında, her şey yeniden şekillendirilebilir.

Bazen çizdiğim şeyin anlamını o anda anlamıyorum. 

Bazen farkındalığın gerçekleşmesi  zaman alıyor.

Bir filmden görüntüsünü çıkardığımda, bu görüntüyü asla aynı şeklide tutmam,

Onu yalnızca bir atmosfer ya da ikinci bir ayrıntıyı için kullanırım.

Bazen video çekerek veya fotoğraf çekerek görsellerimi toplarım.

Bu görselleri üst üste bindirim  veya yansıma efektlerini uygularım. Bu görüntülere

hatalı veya değiştirilmiş izlenimi verir.

Bazen başlangıçta yola çıktığı görsel bir kaç yıl sonra bambaşka şey olmuştur.

O kadar çok belge topladım ki

benim çok büyük ve önemli bir arşivim oluştu.

İkonografik kaynaklarım az çok arşivlendi.

Bazen bir görüntü beni öyle etkiliyor ki doğrudan bir resim çizmemi sağlıyor.

Fakat bir görüntünün seçimi de zaten kendi içinde sanatsal bir eylemdir.

Estetik ve uyum seçimimde her zaman  rol oynadı.

Montajlarımı yaptıktan sonra kolajlarım.

Bu nedenle, üzerinde çalıştığım resim rötuşlanan, zaman zaman  değişen görüntüler

bütünüdür.

Tuval döküldüğünde bu resimaylar yıllar içinde sürekli elden geçirilerek son halini bulur.

Genel olarak, benim resmimde  her zaman soyut bir boyut vardır

Kaotik ve şekilsiz bir arka plan üzerinde farklı bir yapı ararım. Şekilsiz bir şeyden şeklin doğmasını görmek hoşuma gider.

Resmimin başlangıçtaki korkutucu tarafı bir taraftan her zaman umutla telafi edilir. Kaos ve umut

birlikte yaşar. Bu kederli veya olumsuz bir tablo değildir. Benim resmim sanki 

yaşam gibidir.  Engellerin üstesinden gelir,

travmanın üstesinden gelir, herşeyi yüceltmeye çalışır.

Sessiz renkleri ve keçeleşmiş renkleri severim.

Chiaroscuro’da severim. Karanlıkta, en küçük ışık yoğunlaşır. 

Bu arada deredelik bir ritm oluşturur.

III. Resim ve yaratma özgürlüğü.

Figürlerinde özgürlüğe gönderme yapan ve her şeyi özgür kılan ressamları severim.

Alman ressam Neo Rauch bana özgürlüğü çağrıştırıyor. Resmi yoğun ve karmaşık.

Fakat Adrien Ghénie veya Mamma  Andersson gibi diğerleri de var.

Özellikle Mamma Andersson’u çok severim.

Yürekten resim yapıyorum paralel olarak başka işle meşgul olmam mümkün değil.

Bu işte biraz şuursuzluk olmalı. Hatta bir kamikaze tarafı olmalı insanın.

Aslında tüm şansları kendi tarafına çekmeli ve kendisinin verebileceği en iyiyi vermeli ressam. Kendisiyle ilgili daha fazla bilgi ve resimlerini aşağıdaki linkten görebilirsiniz.

www.barbaranavi.com

http://www.barbaranavi.com/WORKS.html

E-sağlık

“E-sağlık bizi bağımlılıklarımızdan nasıl koruyabilir?”

Türkiyede bağımlılıkla mücadeleyi Yeşilay yürütür. Madde bağımlılığın tanımı şöyle yapılır. Madde bağımlılığı, vücudun işlevlerini olumsuz yönde etkileyen maddelerin kullanılması, bundan dolayı zarar görüldüğü hâlde bu maddelerin kullanımının bırakılamamasıdır. Bağımlı, madde kullanımına ara verdiğinde yoksunluk belirtileri yaşar. Zamanla madde kullanım sıklığını ve dozunu artırır. 

Tüm ülkeler bu konuda biraz az bilinçli biraz da acz içindedirler.

Fransada bu hafta “Parlamento bağımlılığa karşı çalışma komitesine” gönderilen bir rapora göre bağımlı hastalar tedavisinde ilaç bağımlığı kadar önemli bir bağımlılık aracı olan cep telefonlarının nasıl olumlu etki sağlamak için kullanabileceği savunuluyor . Yani bağımlılık tedavisinde başka bir bağımlılık aracı cep tlefonlarından medet umuluyor.

Bir uzman şöyle diyor, “Bu acil bir mücadeledir, zor ama kesinlikle kazanılması gerekli mücadeledir. Bugün, Fransada, yılda 120.000 kişi bağımlılığa bağlı nedenlerden yaşamlarını kaybetmektedirler. “Her gün beş milyon Fransız alkol tüketiyor. Alkol hastanede yatış nedenleri arasında başı çekiyor. 13 milyon sigara bağımlısı var, 700.000 de esrar. Yeni yeni ortaya çıkan başka bağımlılıklar da var;  video oyunları, pornografi, sosyal ağlar yeni bağımlılık türleri. İşin üzücü tarafı bu bağımlıların sadece % 20 kadarı tedavi görüyor. Bu kadar çok sayıdaki bağımlıyı tedavi edecek uzman da mevcut değil. 

Utanç içinde, nüks korkusu ile yaşayan ve kabuğuna çekilmiş diğer tedavi görmeyen % 80 bağımlıya ne yapılabilir? Şu anda gelinen noktada “Acaba bu bağımlılar dilital ortamdan, cep telefonlarından yararlandırılarak tedavi edilebilirler mi?”

“Parlamento bağımlılığa karşı çalışma komitesine” görevlileri bunun olabileceğini savunuyorlar.

Fransızların %90 ının cep telefonu var ve telefonlarından 1,5 metre uzağa gidemeyecek kadar ona bağımlılar.

Bu küçük ekran sayesinde ayrıca bazı aplikasyonlarla bağımlılık durumlarını kendi kendilerine takip edebilirler.

Hatta online olarak psikolog veya psikiatrlarıyla  iletişme geçebilirler. Kendileri gibi diğer bağımlılarla forumlarda, ortak gruplarda tanışıp tartışmalar yapabilirler. Dosyalarını pskologlarla paylaşabilirler hatta psikiyatrlarıyla chat video ve  facetime gibi araçlarla yüz yüze gelip canlı görüşme yapabilirler.

İlerde bir aplikasyon alkol bağımlısının gezdiği yerleri belirleyip o bölgedeki barların önünden geçerken onlara bazı destekleyici mesajlar gönderebilir örneğin “Hadi bu saate kadar dayandım biraz daha dayan” gibi. Tüm alkoliklerden gelen bulgular bir merkezde toplanarak bu konu araştırma konusu haline getirilebilir.

Panik anlarında bağımlı bir uzmana acil bağlanarak konuyu açabilir, yardım alabilir. Bu çoğu zaman bir pratisyen doktora başvurmaktan çok daha iyidir.  Çünkü pratisyen doktorlar bu konuda çok yetkin olmadıkları gibi tecrübeli de değildirler.

Aslında bu konuda Fransa oldukça geç kalmış ülkelerden biri . Meclis komisiyona gelen bu raporla birlikte anlaşıyor anlaşılıyor ki Fransa’da bu konuda önemli adımlar atmaya hazır.

Nimes Üniversitesi’nden Profesör Perney bir aplikasyon yarattı adı Mydefi. Bu aplikasyon sayesinde alkoliklerin 12 haftada alkol tüketimlerini önemli oranlarda azaldığı saptanmış durumda. Ancak hala bazı sorular gündemde; verilerin gizliliği ve bu verilerin nasıl kullanılacağı konuları dışında  bu hastaların nasıl ele alınacağı konusu da düşündürücü.

Genel kabul gören görüş ise konunun böyle boşlukta bırakılmayacak kadar önemli bir konu olduğu. Ayrıca bu günün dijital ortamında ve internet sayesinde yepyeni bir fırsat çıktığı aşikar.

Başka bir röpörtajda konunun uzmanlarından Profesör Reynaud şunun altını çiziyor; “bağımlılıklar konusu hiçbir zaman kamu yöneticilerinin önceliği olmadı” diyor. Oysa alkol sigara ve uyuşturucu bağımlılığının topluma verdiği maddi ve manevi harabiyetin boyutlarını ölçmek bile çok zor. Fransa’da beş ölümden birinin bağımlılık nedeniyle olduğu biliniyor. 

Başka önemli sounlar da var. Serbest çalışan bağımlılık uzmanı yok

Hastanelerde konuyla ilgili servisler çok az sayıda. Konu ile ilgili merkezlerde de aşırı derecede yığılma söz konusu.

Tıp alanında hiç bir hastalıkta “hasta sayısı” ile “tedavi olan hasta sayısı” arasındaki aralık bağımlılık hastalarında olduğu kadar fazla değil. Bağımlılıkta bu aralık çok büyük.

Dijital sağlık aplikasyonlarının, video muayenelerinin ve forumların bağımlı hastalara çok yararlı olacağını inanılıyor. Ancak eğer uzman takibi olmazsa aplikasyonları kullananlar iki hafta içinde terk ediyorlar. Belki bu noktada eğer yeterince uzman yetiştirilemezse uzman hastaları yani daha önce bağımlı olup da bu durumdan kurtulmuş eski hastalara sertifika verilerek onlardan yararlanma yoluna gidilecek ve bu kıdemli hastaları devreye sokmak gerekecek. Keşke yeryüzünde sevgi ve çalışma dışında başka bağımlılık konusu olmasa…

Bievres; Eski Fotoğraf Makineleri fuarı

Ergun Çağatayın Ardından

Martin d’Orgeval

James Natchway ve Savaş Fotoğrafçılığı

James Nachtwey ve Savaş Fotoğrafçılığı
Sadece ölüler savaşın sonunu görür.. Platon
Plato dünyada savaşların hiç bitmeyeceğini daha milattan önce görmüştür.
Günümüzde ülkemizde en önemli savaş fotoğrafçısı Coşkun Aral ise dünyadaki en önemli savaş fotoğrafçısı James Nachtwey’dir. “Ben bu olaylara şahitlik ettim. Fotoğraflarım da kanıtlarıdır. Bu kaydettiklerim unutmasın ve tekrar etmesin” diyen Nachtwey’in retrospektif sergisi 29 Temmuz 20018’e  kadar  Paris’te MEP’de izlenebilecek.— Savaş fotoğrafçılığı konusunda yazdığım üçüncü yazı bu. Savaşı ve savaş fotoğrafçılığını sevdiğimden değil. Sadece savaş fotoğrafçılığının, savaşların vahşetini göstererek toplumların savaşa karşı duyarlılıklarını artırmayı arzu etmemden. 2010 yılındaki fotoğraf eğitimim sırasında Don McCullin ile başladı bu macera.https://mehmetomur.net/don-mccullin-ve-savas-fotografciligina-dair/Daha sonra da devam etti. Son zamanlarda ‘Bu konuyu unuttum mu?’ derken Maison Europeene de la Photographie’deki James Nachtwey’in retrospektif sergisini gezme fırsatını buldum. Hemen hemen her fotoğrafın karşısında çakılıp kaldım ve dakikalarca baktım. Çok etkileyici, insan içini sızlatan, uzun süre düşünmek zorunda bırakan görüntüler.  İnsanoğlu bu gün hala bunlara maruz kalmak durumunda mı? diye düşündüren fotoğraflar. Tabii ardından Sait Faik’in ünlü sözü geldi aklıma: “Yazmasam çıldıracaktım”. James Nachtwey 1948 yılında Amerika Birleşik Devletlerinde dünya gelmiştir. Massachusetts’te sanat tarihi ve siyaset bilimleri eğitimi alır. Fotoğrafla ilgilenmesindeki tek amaç savaş fotoğrafçısı olmak içindir. Önce Time dergisinde ardından Black Star’da görev yapar. 1985’e kadar Magnum’da daha sonra kendi kurduğu VII ajansta çalışır. Mesleğe önce serbest fotoğrafçı olarak başlayan, daha sonra dünyanın çeşitli sıcak noktalarından gönderdiği fotoğraflarla bana göre asrın ve belki de  gelmiş geçmiş tüm savaş fotoğrafçıları arasında en önemli üç savaş fotoğrafçısı(diğerleri Robert Capa, Don McCullin) arasına giren Nachtwey halen New York’ta, uyuşturucu ve göçmenler gibi hassas konular üzerinde çalışıyor.Bu yazı ilginizi çeker de James Nachtwey hakkında daha çok bilgi almak isterseniz Christian Frei’nın 2001’de Oscar adayı ‘War Photographer’ filmini izleyebilirsiniz. Savaş karşıtı iseniz kesinlikle izlemelisiniz derim. https://www.imdb.com/title/tt0309061/Bu belgesel film, fotoğraf makinesi üzerine yerleştirdiği kamera aracılığı ile bize görsel olarak Nachtwey’in ne kadar büyük ve ne kadar cesur bir savaş fotoğrafçısı olduğunu göstermekte. Evlenmeyip kendini mesleğine adayan Nachtwey’in hayatı savaş alanlarında dert ve hasta insanların arasında geçmiş. Irak’ta el bombası ile yaralanmış, bir kez de kurşun sıyrığı yaşamış.11 Eylül, Sudan’daki çatışmalar, Tayland’daki siyasi gösteriler gibi en sıcak anlarda hep olay yerinde fotoğraf peşinde olmuş. Defalarca World Press ödülü, 2007’de de TED ödülünü kazanmış.“Savaş fotoğrafı neden çekilir? Tüm tarih boyunca var olmuş bir insan davranışını (savaşmak, ölmek, öldürmek) fotoğraf aracılığı ile ortadan kaldırmak mümkün müdür? Bu düşünce size komik gelebilir. Ama ben de işte tam da bu yüzden savaş fotoğrafçılığı ile uğraşıyorum” demiştir Nachtwey. “Bir kişi ölüm riskini göze alıp savaş alanlarında olup bitenleri fotoğrafları ile dünyaya duyuruyor ise barış için pazarlık yapıyor demektir” diyen de kendisidir. Çektiği fotoğraflar şehirlerimizi süsleyen saat ve moda reklamlarından çok farklıdır. Onlar kadar da ilgi çekmemektedir. Oysa her yıl dünyada savaşlarda yüz binlerce kişi yaşamını yitiriyor. İnsan “Niye” diye sormadan edemiyor. Oysa savaş kararını verenler bu fotoğraflarda hissettiğimiz; bacağı kopan insanın veya mermi saplanan insanın dayanılmaz acısını hissetse acaba savaş kararını verebilir mi?Salgado ile ilgili ‘Toprağın Tuzu’ adlı belgeseli fotoğraf dünyasına kazandıran ünlü yönetmen Wim Wenders, James Nachtwey ile ilgili olarak “İktidardakiler onun fotoğraflarını kendi amaçları için kullanamadılar” demiştir. Nacvhtwey’in fotoğrafçılığı Cap’nınkine yakındır. “Fotoğrafınız iyi değilse yeteri kadar yakın değilsiniz” sözünü kendisine düstur edinmiştir. Diğer meslektaşları uzun vokalli zoomlarla çalışırken kendisi en fazla 50 mm ile çalışmıştır. Bence başarısının temel nedeni budur. Hayatını tehlikeye atarak hep ateşin içinde olmuş ve görüntü yığılmasının önüne geçmiştir.Son yılların savaşlarının tarihi onun fotoğrafları üzerinden okunabilir. Bosna-Hersek Balkan savaşları, Çeçenistan, Güney Afrika, Endonezya, Ürdün, Salvador, Nicaragua, Afganistan, Lübnan, Vietnam, Uganda’dan gönderdiği kareler nefes kesicidir. Kardeşin kardeşi katlettiği, yüz binlerin palalarla birbirini öldürdüğü Ruanda vahşetini en iyi belgeleyen de Nachtwey’dir. Almanya’da duvarın yıkılması, açlıklar, uyuşturucu, Romanya’daki sefalet, savaş cerrahisi, savaş sonrası çekilen acılar, ruhsal ve bedensel hastalıklar (Vietnam savaşındaki portakal gazı olayları), göçmen sorunları hepsi James Nachtwey’in ilgi alanındadır. Midilli sahillerinde Irak ve Suriye göçmenlerinin felaketini de kendisi fotoğraflamıştır.Retrospektif sergisi 29 Temmuz 20018’e  kadar  Paris’te MEP’de izlenebilecek. Paris’e yolu düşenlere şiddetle öneriyoruz. Savaş fotoğrafçıları genelde savaşı çıkaranlar ve hükümetler tarafından sevilmezler çünkü gerçekleri gösterirler. Bazen savaş alanlarına sokulmazlar. Ancak cep telefonları çıkalı beri herkes savaş fotoğrafçılığı yapabilir duruma geldi. Arap ilkbaharı olaylarında tüm olaylar cep telefonlarından direkt olarak izlenebilmiştir. 2017’de dünyada 71 savaş fotoğrafçısı, 2018 yılından bugüne kadar 36 savaş fotoğrafçısı öldürüldü. Dileyelim fotoğraflar insanlardaki savaş karşıtı duyguları arttırsın ve dünyamız bu felaketlerden kurtulsun. Silahlara harcanan milyar dolarlar insan sağlığı ve mutluluğu için harcansın. İşte o zaman savaş alanlarında yaşamını kaybeden bu güzel fotoğrafçılar mezarlarında huzur içinde uyuyabilirler.
 Önerdilen savaş fotoğrafçılığı ile ilgili filmlerWar photographer 2001 Christian FreiUnder Fire (Ateş altında) 1983 Roger Spottiswoode Salvador 1986 Oliver StoneHarrison Flowers 2000 Élie ChouraquiEyes of War – Triage 2009 (Büyük gizem) Denis Tanovic

Hammershoi


Hollandalı Vermeer’in Danimarkalı komşusu; Hammershoi

Işığın ve sessizliğin ressamı

Jacquemart-André müzesi danimarka resim sanatının ustasını ağırlıyor.

Hammershoi (1864-1916) zamanında ünlü olmuş sonra unutulmuş ancak resim sanatında Vermeer kadar usta olduğu 1990 larda fark edilerek tekrar gündeme gelmiştir. Bu sergi son 20 yılda Paristeki ilk büyük retrospektif sergisidir.
Sergi müzenin sürekli eserlerinin sergilendiği salonlar dışındaki 8 salonuna yayılmış bulunuyor. Çeşitli müze ve kolleksiyonlardan gelen 40 eser sergileniyor.
Sergide çağdaşları ressamlardan örneğin kayınbiraderi Peter Ilsted, arkadaşı Carl Holsoe gibi ressamların eserleri ile mukayese imkanı yaratılmış. Onlarla benzerlik ve farklılıklar aracılığı ile Hammershoi’nun ustalığı ve dehası ortaya konulmaya çalışılmış.
Daha çok küçük yaşlarında resme yatkınlığı keşfedilip yeteneği desteklen Hammershoi akademiyi bitirdikten hemen sonra zamanın zevklerini bir kenara iterek kendi çizgisini yaratmaya çalışmış. Çok da başarılı olmuş.
İlk salonda karısı ve karısının iki kız kardeşi ile resmedilmiş düşünen “ Üç genç kadın” adlı eser var. Hemen yanındaki duvarda ise ünlü “ Beş portre” adlı başyapıtı var. Bu resimde de kişiler arasındaki iletişim tamamen kopuk durumda. Gözler hep başka istikametlere bakıyor. Bu resim Garip bir duygu yaratıyor insanın içinde . Chiaroscuro yani ışık/gölge ağırlıklı bu tablo sanki bir cenaze evinde çizilmiş gibi duruyor.
2 nci salon daha çok odalarda kendi hallerinde duran akrabaların resimlerine ayrılmış. Bu salonda en önemli eser çok önem verdiği annesinin örgü örerken tablosu. 
3 salonda gerçekle rüya arası manzara resimleri var. Renk sklasası oldukça sınırlı siyah beyaz ve grilerin ağır bastığı resimler daha dikkatli incelendiğinde tüm renklerin eser miktarlarda temsil edildiği anlaşılıyor. Manzara resimlerinde detayları azaltıp çok sakin huzurlu görüntüler elde ediyor.
dördüncü salonda şehir manzaraları mevcut. Bunlar zamanın sanki durduğu resimler. Bu salondaki en önemli eser Saint Pierre kilisesi.
Hammershoi un en az bir bilinen yönü nü eserleri. Bu nü eserlerde yüzler yok olmuş ve tablolarda renkler gri ağırlıklı. Salonun önemli tablosu “üç kadın nü etüdü” adlı tablo.
6. Salonda tamamen sadeleştirilmiş ev içleri salonlar odalar ve odaların resimleri görülüyor. Işığı bir fotoğrafçı gibi ustaca kullanmış Hammershoi ayrıca sanatçının fotoğraf sanatına ilgisi de biliniyor.
7 ve 8 inci salonlarda sanatçının sade sakin sessiz, huzur dolu, az renkli , güzel ışıklı ve basit konulu birbirinden güzel eserlerini izliyoruz. Hiç sıkılmadın ve durmadan ev içlerini odaları kapıları pencereleri çizmiş.
Ressamın dikkatimizi çeken diğer bir özelliği ise karısı Ilda ve kızkardeşini genellikle sırttan çizmesi veya elindeki bir şeye bakarken tasvir etmesi.
Parise yolu düşenlere uzun bilet kuyruğuna rağmen 22 Temmuz a kadar bu çok önemli danimarkalı ressamı görmelerini öneririm.

Bordeaux: Şarap festivalleri ve fuarları şehri…

Önümüzdeki nisan ayının ilk yarısında, ilk defa İtalya’nın Verona kentindeki Vinitaly şarap fuarını ziyaret edeceğiz. Vinitaly’yi gezdikten sonra yaşadıklarımızı ve tadımlarımızı da yazıya dökmeyi arzu ederiz tabii ki. Ama öncesinde sıklıkla gittiğimiz Bordeaux’nun festival ve fuarlarından bahsedelim istedik.

Vinexpo, Bordeaux’nun resmi şarap fuarıdır. İki senede bir yapılır. 1981 yılında ticaret odası tarafından başlatılan bu fuarlar artık Shanghai ve Paris’e de taşındı. İlk açıldığı yıl 542 üreticinin katıldığı fuarda 2013’te 2400 üretici yer aldı. 148 ülkeden 50 bin ziyaretçi gezdi.

Bordeaux şehriilki 1998’de yapılan “Bordeaux şehri şarabı kutluyor” adlı  şarap bayramının 20. yıldönümünü ise geçen yıl kutladı. Bugün dünyanın en büyük Avrupa turizm ve ihracat etkinliği haline gelen bu popüler festivalde, çeşitli etkinlikler düzenlendi.

Bordeaux Metropole Arşivi sergisi, kenti ve 19. yüzyıl sonlarında şaraba dair tüm etkinlikleri incelememize olanak sağlaması açısından çok önemliydi. Belgeler, metinler, posterler, fotoğraflar, filmler sanki halkı “Bordo Ruhu”nu keşfetmeye davet ediyordu. Ayrıca günlük yaşam ve karikatür sanatı da kutlanan Bordeaux şarabının başka yönlerini de gözler önüne seriyordu.

Şarap Bordeaux’nun sembolüdür, antik çağlardan itibaren şehrin görkemine görkem katmış,  ekonomik, sosyal ve kültürel açılardan onu yüceltmiştir. Orta çağlardan beri şarabın fuarların merkezinde olması da oldukça doğaldır. Yaklaşık üç yüzyıl boyunca şarap tüccarlarının belirli yerleri olmadığından, tüm tüccarlar şehrin ara sokaklarına yerleşmişlerdir. Resmi olarak 1853 yılında belediye şarap fuarlarını nehir kenarındaki Place des Quinconces’e yerleştirme kararı vermiştir.

1895’teki ilk büyük sergi, 4 ve 5 Haziran’da Cumhurbaşkanı Felix Faure tarafından açılmıştır. Bu fuar sırasında endüstri, tarım, ticaret ve kültür konulu üç geçici saray ünlü mimar Joseph Tournaire tarafından inşa edilmiştir. Şarap, fuarda baş tacı edilmiştir. Toplantılar, geziler, ziyaretler, degüstasyonlar, ziyafetler ve havai fişekler festivallerin diğer etkinlikleridir.

Bir diğer büyük başarı, 1909 tarihinde “Hasat Festivali”dir. 1872’de yayımlanmaya başlayan Petite Gironde adlı günlük gazete tarafından 11 – 13 Eylül arasında Place des Quinconces’te düzenlenmiştir. Bu festivalin de asıl amacı şarap endüstrisinde şarabı yüceltmekten başka bir şey değildir. Organizasyon komitesi iki ünlü mimar Cyprien Alfred-Duprat ve Pierre Ferret’ye görev verir. 16 bin m2 üzerine, 25 bin seyirci alabilecek antika bir tiyatro tasarlarlar. Besteci Camille Erlanger ve librettist Henri Cain’in “Bacchus’ün Zaferi” adlı eserleri çok büyük beğeni kazanır. Ulusal ve uluslararası basının bu başarıya geniş yer verir.

1934’te  düzenlenen Bordeaux 18. Uluslararası Fuarı, Cumhurbaşkanı Albert Lebrun’un varlığı ile  görkemli geçer. 14-16 Haziran tarihleri arasında gerçekleşen festivalin programı çok yoğundur. 45 delegasyonun katılır. 1971 yılında yapılan fuar ise başka bölgeye taşınır. Bordeaux Gölü’nün kenarındaki fuar alanına yerleştirilir. Interprofessionnel du vin de Bordeaux (CIVB) adlı kuruluş tarafından düzenlenen etkinlik 25 – 27 Haziran tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir. Bu fuar üç amaca hizmet eder. Ziyaretçilere; şarabı, üzüm bağlarını ve şarap üreticilerini tanıtmıştır. Aynı zamanda 1970 yılı yüzyılın “Millesim”i kabul edildiğinden bunu kutlamak istemişlerdir. Bu festival çok farklı organize edilmiştir. Meşe fıçılar şehri dolaşmıştır. Başta Joe Dassin olmak üzere çok sayıda sanatçı katılmıştır.

Büyük festivallerin ötesinde Bordeaux’da şarap, toplumun günlük hayatında sürekli kutlanmaktadır.

Paul Margueritte şöyle yazar:

“Güzel sıvıyı, koyu yakutu büyük bir saygı ve hassasiyetle tattık..

BAKÜS DAGUERRE İLE KARŞILAŞIRSA…

BAKÜS DAGUERRE İLE KARŞILAŞIRSA…

Mehmet Ömür

       

 

Gelin bağlara dalıp bir salkım üzüm keselim ve zaman makinesinin içine girelim. Girelim ve öyle bir zamandan çıkalım ki, fotoğrafı bulan Nicephore Niepce  ve Louis Daguerre’i, Roma’da bir barda Baküs’le veya Atina’da bir tavernada Dionisos’la muhabbet ederken bulalım. “Bunlar aynı tarihlerde yaşamadılar ki” dediğinizi duyuyorum, ama olsun, böyle bir buluşma zaten olsa olsa zaman makinesinin garip cilvesi ve müdahalesiyle olabilir. Ya da İrvin Yalom’un romanında olduğu gibi, edebiyat yardımıyla. Gerçek hayatta hiç karşılaşmamış Nietzsche ve Freud’un kurgu sohbetlerini kim unutabilir?. Biz de öyle yapalım ve Semele’nin Zeus’tan olma oğlu, Şarap tanrısı Baküs’ü, fotoğrafı bir zeminde sabitleyip, ilk kez görüntünün kalıcı olmasını sağlayan Daguerre ile aynı masaya oturtalım. Masadaki şarabı Baküs seçsin, facebook’a eklenecek fotoğrafları da Daguerre çeksin.

Muhabbetlerine de kulak misafiri olalım.

Daguerre:

– Baküs, şarap Tanrım, bu seneki hasat için ne düşünüyorsun? Kuru ve sıcak bir yaz geçirdik. Sangiovese’ler yüz güldürecek mi?

Baküs:

–   Vallahi, artık şaraba su katmamaya karar verdim. Kireç, toprak, ıvır zıvır da koydurmayacağım. Halkımız üzümden gelen gerçek tatları almaya başlasın. Sizinkilerin yaptığı şişeleme işi de faydalı oldu. Askerlerin şarap istihkaklarını da iki misline çıkartıyorum. Zeus babam izim verdi. Merkür amcam da buna razı. Biliyorsun, Merkür amcam beni babamın baldırına dikmeseydi, bugün burada bu güzel ‘vin santo’yu (kutsal şarap) içemiyor olacaktık. Annemle birlikte ölmüş olacaktım. Baldırdan doğup, nefler ve satirlerin yetiştirmesi olarak biraz çakır keyf ve çapkınım. Ne yaparsın, yaradılış işte. Neyse bu yılın veriminden çok ümitliyim, artık kalite şaraplarımızı daha ucuza içeceğiz. Elimizdeki fazla ürünü de Fransa’ya ihraç etmeye karar verdim. Frenkler de mahsun kalmasın. Geçen yıl onlara yeni asmalar göndermiştim, ama henüz olgunlaşmamıştırlar. Ha, elimde kadehle bir poz fotoğrafımı çeksene. Caravaggio’ya göndereyim de bir yağlı boya tablo yapsın.

 

Louis Daguerre tripodunu kurar, Daguerrotype makinesini üzerine koyar. Baküs’ün kafasının arkasına, tam da ensesini kavrayacak şekilde ahşap bir çatalı yerleştirir. Maksat kafasının hareket etmemesidir. Yoksa fotoğraf kötü çıkar. İlk çektiği fotoğrafta, sokaktan bir sürü insan ve araba geçmesine rağmen hiçbirini görüntüleyememişti. Sadece pozlama süresince ayakkabısını boyatan adamla ayakkabı boyacısı fotoğrafta çıkmıştı. Hareketli nesnelerin hiçbiri hassas tabakada iz bırakamamıştı. Bazen zaman da öyle uçar gider işte, hiç bir iz bırakmadan. Tempus fugit…

Oysa bazı özel anlar, örneğin güzel bir dostla veya sevgiliyle içilen güzel bir şarabın eşliğinde geçen zaman beynimize öyle bir kazınır ki, yıllarca unutulmaz. En ufak ayrıntı, olur olmaz zamanlarda çıkar karşımıza gelir oturur.

Fotoğraf benzer şeyler yapmaya çalışır. O anın görüntüsünü bazı kimyasallar aracılığı ile bir kağıt üzerine işler. İlerde bakıp da “Vay be “ diyebilelim diye anı dondurur. O an durur ve biz geçeriz. Ancak bu durdurulmuş ve kağıt üzerine sabitlenmiş anların da bir ömrü vardır. Kağıdın ömrü kadar yaşarlar. Veya hayırsız bir torun yırtıp atana kadar hayatta kalırlar. O görüntüyü gören beyin hücrelerimizin de bir ömrü olduğu gibi, fotoğrafların ve şarapların da ömürleri vardır. Yüzyıldan fazla yaşayan Chateau d’Yquem’ler olduğu gibi yüzyıllarca yaşayan kağıtlar da vardır.

Şarapla fotoğrafın ortak noktası çok. Saymakla bitmez. İkisi de tutkudur, aşktır. Kendinizi bir kaptırırsanız kurtaramazsınız. Virüs girer, sizi bir güzel hasta eder. Varsa mutluluk hastalığına tutulursunuz. İkisi de dipsiz kuyudur. Bolca ayrıntı vardır. Üzüm çeşitleri gibi, fotoğraf filmi, markası, lensi ve aksesuarı da çeşit çeşittir.

Değişik şarap tekniği kadar fotoğraf işleme tekniği vardır. Farklı şaraphaneler, farklı karanlık odalar, Lightroom ve benzerleri vardır. Her ikisi de yoğun sabır ister. Mükemmele ulaşabilmek için sürekli sabır, sabır, sabır ve çok çalışmak gerekir. Bir Petrus, bir Cote d’Avanos öyle üzümü sıkmakla olmaz. Steve Mc Curry’nin Afganistan’da çektiği National Geographic’e kapak olan ve dünyada en çok bakılan fotoğraf ‘genç kız portresi’ için de sadece deklanşöre basmak yetmez. Tecrübe, sabır, bilgi ve sevgi gerekir. İyi şarap üreticisi de iyi fotoğrafçı da çok iyi gözlemci olmalıdır. Yoksa yaptıkları işler sıradan olmaktan öteye gidemez.

Her ikisi de zamanı yakalar. Birisi bir yıl içinde topraktan aldıklarını şişeye hapsederken, diğeri bir saniyenin 8 binde biri süreden bir kaç saate kadar uzayabilen süreyi hassas zemin üzerine zapteder. “Carpe diem” diyenlere önderlik ederler.

İkisi de gerçekleri söyler, ama yalan da söylerler. İn vino veritas. Biz sadece söyledikleri gerçekleri duyalım yalanlarını ise duymazdan gelelim.

Artık her ikisi de sanat olarak kabul ediliyor, buna itiraz etmek de zor gibi görünüyor.

Bu konularda son zamanlarda yaratıcılık çok prim yapıyor. Genç bir Sicilyalı firma fotoğraf-şarap ilişkisini güçlendirmek için bir proje yaptı. Fotoğraf makinesini, bağları gören uygun bir yere yerleştirdi. Kareye biraz deniz biraz da dağ girmesini sağlayarak güzel bir kompozisyon oluşturdu. Biliyorsunuz fotoğrafta kompozisyon olmazsa olmazdır. Altın oran, simetri gibi kavramlar vardır. Şaraptaki iyi kupaja veya dengeli şaraba  eş değerdir kompozisyon. İyi bir denge ve  asit-alkol-tanen üçgeni, uzun bitiş, yuvarlaklık gibi kavramlar şarabı güzelleştirmeye, kalitesini artırmaya yardım eder. Neyi, ne zaman, ne kadar yapmak gerektiğini, yaşamda olduğu gibi şarap ve fotoğrafta da iyi bilmek gerekir. Bu her zaman o kadar kolay olmaz. İtalyada bağları gören bu fotoğraf makinesi üç saatte bir bir kare çekmek üzere programlandı ve böylece doğanın değişimi ve bağların gelişimi gözler önüne serilecek. Biz de bu sayede şarap masamıza gelmeden ve kadehimize akmadan önceki en önemli adımını, yani üzümün olgunlaşmasını görmüş olacağız. Şarabı bekleyişimizin tadına varacağız.

Şarapla ve fotoğrafla uğraşmak insanlara belirli bir olgunluk, dünya bakışı kazandırır. ‘Feylesof yapar’ dersek abartmış olmayız. Hayata nereden hangi açıyla bakacağımızı bize öğretir. Hepimizin bakış açısı farklıdır. Buna bağlı olarak seçtiğimiz, sevdiğimiz, içtiğimiz şaraplar farklıdır. Çektiğimiz fotoğrafların da konuları, renk ve ışık ayarları, açıları, kompozisyonları farklılıklar gösterir. Her iki konunun da kuralları vardır ve daha iyiyi ve farklıyı bulabilmek için insanlar bu kuralları kırıp, daha ilginç ve yaratıcı sonuçlara gitmeye uğraşır.

Şarap ve fotoğrafla ilgili konuşmaya başlayınca sözler tükenmek bilmez. Ne kadar konuşursanız konuşun daha söyleyecek bir şeyiniz kalmıştır. Dünyada her gün sayıları giderek artan şarap ve fotoğraf dergileri, fuarlar, sergiler, web sayfaları ve bloglar bunun kanıtı değil mi?

Her ikisi de uğraşırken aklınızı başınızdan alabilir, bazen sarhoş bile edebilir.

Ama her ikisi için de belirli bir gusto sahibi olmak gerekir, yoksa ya bas-çek bir makine kullanırsınız veya tatmak yerine merdiven altı üretimlerini başınıza dikersiniz.

Gerektiği gibi uğraşıldığında şarabın ve fotoğrafın iyileştirici etkilerinden yararlanırsınız. Şarap, antioksidanları aracılığı ile sağlığınıza sağlık, neşenize neşe katarken, kalp rahatsızlıklarından ve kanserden sizi uzak tutar. Fotoğraf da sizi dünyanın sıkıntılarından koparır, makineyi elinize aldığınızda başka alemlere dalarsınız. Fotoğraf da aynı şarap gibi konuşur. Bir fotoğrafı elinize aldığınızda “Bana ne anlatıyor?” dersiniz. Şarabı dudağınıza götürdüğünüzde de merak içindesinizdir. Size anlatacakları nedir, sizi alıp nerelere götürecektir? Eski bir anıyı mı canlandıracaktır, yoksa  gençliğinizde Bodrum’a inerken  rüzgarın burnunuza taşıdığı kokuları mı geri getirecektir. Belki de en sevdiğiniz baharatlar veya meyveleri, bazen de güzel düşleri anımsatacaktır. Siz ona kulak, hatta burun verin, sözünü dinleyin . Sizi götürmek istediği yere gidin, asla pişman olmazsınız. Burnumuz kadar bizi hatıralarımıza taşıyan başka bir organımız yoktur. Şarap da onun sağ koludur. İkisi birlikte beynimize ve beynimizle birlikte bize çeşitli oyunlar oynar, bize de mutlu olmak kalır.

Sonuç olarak şarapla fotoğrafın çok güzel bir dostluğu vardır. Bu yazımızda Baküs’le Daguerre de iyi bir dostluk kurdular. Güzel şaraplar içtiler. Baküs muhtemelen bir Nobile di Montepulciano açtırmıştır. Ne de olsa kanında asalet var. Niecepe ve Daguerre de buna “Hayır” dememiş, Tanrıların içeceğini büyük bir keyifle yudumlamışlardır.

Şarapla ve bağlarla ilgili güzel fotoğraflar yazımıza eşlik ediyorlar. Umarım beğenmişsinizdir. Bu ikilinin dostluğu o kadar ilerlemiş durumda ki, dünyanın en önemli sitesi Flicr’e girip de “Şarap bağ” dediğinizde karşınıza yarım milyar fotoğraf çıkıyor. Çünkü bağlar, şarap şişeleri ve kadehler çok fotojenik. Güzel poz veriyorlar. Sanıyorum her yıl şerefe ve sağlığa kalkan kadeh kadar, şaraba ve bağa bakan bir lens arkasından deklanşöre basılıyor.

Dileyelim ki fotoğrafçı şaraptan, şarap da fotoğrafçısından ayrılmasın. Fotoğraf da bağları ve şarabı ölümsüzleştirsin. Sadece şaraplarımızın fotoğraflarımızın üzerine damlamamasına dikkat edelim, yoksa lekesi çıkmaz.

Hepinize bol ışıklı günler, neşenize neşe katacak lezzetli şaraplar dilerim.

Not: Bu yazı Karaf Dergisinde yayınlanmıştır.

Eskilerden 6- İzlanda

Omurden-3

DÜNYANIN MERKEZİNE YOLCULUK

 

KBB trendin bu sayısına çok beğendiğim bir ülkeyle, İzlanda ile ilgili izlenimlerimi ve bulabildiğim bilgilerini paylaşmak istiyorum. 2010 yılında ağustos ayında gittiğim bu ülkede çok güzel fotoğraflar çektim, bir tane volkanik dağ fotoğrafım da National Gographic dergisinde yılın fotoğrafı olmaya aday gösterildi. Bu sene de bir tane var haberiniz olsun.

Otelden restorana gitmek için bindiğim 50 yaşındaki taksi şöförüne hayatı boyunca İzlanda da yaşadığı en sıcak yaın kaç derece olduğunu sordum. Cevap kısa ve netti 25.

Ateşle buz yan yana bu adada. Dev buzullar ve her an patlamaya hazır volkanlar. Yanı sıra göz alabildiğine uzanan yemyeşil topraklar. Kıyıdan bir adım uzaklıkta özgürce yüzen foklar, balinalar, sıcak su fışkırtan geyser’ler, içinde hem ruhunuzu hem bedeninizi dinlendireceğiniz mavi lagünler, simsiyah kumla kaplı plajlar, yeşil vadileri geçen siyah lav nehirleri, yüksek buhar sütünları oluşturan kaynar çamur kuyuları…

İzlanda, yani ‘buz ülkesi’, doğanın sürprizleriyle büyülüyor ziyaretçilerini, ‘Buz ülkesi’ adı bir şaşırtmaca aslında. 850 yılında adaya ilk adım atan Naddod’dur, herkes gelip yerleşmesin, fazla rağbet olmasın diye ‘Snaeland’ (Karlar ülkesi) adını vermiş bu topraklara. Adanın ikinci ziyaretçisi Gardar Svavarsson bir kışı Húsavík’te geçirmiş. Giderken adaya bıraktığı birkaç mürettebat ise İzlanda’nın ilk halkı olmuş. 860 yılında ailesiyle birlikte adaya gelen Flóki Vilgerdarson ise ‘Ísland’, (Buz ülkesi) adını uygun görmüş.İlk yerleşen olarak Norveç’ten gelen kabile reisi İngolpur Arnarson kabul ediliyor.Jules Verne ise, profesör Otto Lidenbrock’un keşfettiği büyülü yer altı dünyası için burasını hayal etmiş, dünyanın merkezine seyahat buradaki bir yanardağ kraterinden içeri girerek başlatılmış.

 

BİR YANIM AMERİKA BİR YANIM AVRUPA

 

İngiltere büyüklüğündeki adanın tam ortasından bir fay hattı geçiyor. Fayın sağ tarafı Amerika kıtasına dahil, sol yanı Avrupa’ya. Tıpkı Boğazlar’ın ülkemizi Asya ile Avrupa’dan ayırması gibi. Toprakları nisbeten  genç olduğundan her yıl bir deprem kaydediyorlar. Volkanlar beş yılda bir ‘ateş püskürüyor’. Eyyafiyataokult yanardağının iki yıl önceki kış dünyanın başına açtığı dertleri bilmeyenimiz yok. Uçak seferleri günlerce iptal oldu, kara bulutlar tepemizde dolanıp durdu. İzlandalılar alışmış bu doğal ‘öfkeye’, önceden tedbirlerini alıyor. 1973 yılındaki bir patlamada örneğin, yöre halkını başka bir yere taşımışlar ve sadece bir at ölmüş. Bu patlama sonucu denize akan lavlar yeni bir ada oluşmasına neden olmuş.

Adanın dört bir yanında lav birikintileri var. Lavların üstü 10 santim kalınlığında yosunla kaplı. Çıplak ayakla gezerseniz, süngerin üzerinde yürüyormuş hissine kapılıyorsunuz.

Nehirler iki renk akıyor. Bulanık olanlar buzullardan gelenler, berrak olanlar kaynaklardan çıkan akarsular. Adanın her tarafı akarsularla dolu ve arazi özelliklerinden dolayı bol miktarda çağlayan var. Çağlayanların çevresindeki yemyeşil arazilerde inekler, koyunlar, atlar özgürce dolaşıyor. Koyunların kulaklarında birer çip var. Eylül ayında atlı görevliler bir hafta otlaklarda dolaşıp koyunları topluyor ve sahiplerine veriyorlar. Şimdiye kadar hiç koyun hırsızlığı yaşanmamış. Sadece bir kez, kamp yapan bir turist kafilesi çok acıkıp bir koyunu kesip yemiş. Suç mahallinde kemikler bulunmuş!

Koyunların etleri lezzetli, ama halk ağırlıklı olarak balık ve deniz ürünleri ile besleniyor. Ordusu olmayan, polisin silah taşımadığı bu barışçıl ülkede, Vikinglerin soyundan gelme halk deniz işlerinden, balıkçılıktan çok iyi anlıyor. Gelirlerinin büyük kısmı da balıktan. Somon, sofraların baş tacı. Bir de ‘muffin’ ya da ‘lundi’ dedikleri, yüzü çok komik bir kuş türü ile besleniyorlar. Sebzelerini yazın kendileri yetiştiriyor, kışın İspanya’dan ithal ediyorlar.

İzlanda’da yaz bir buçuk ay sürüyor. Birkaç cesur yürek dışında denize giren pek yok.  İnsanlar havuzları ve lagün denilen, bizim Pamukkale’dekine benzer doğal sıcak göletleri tercih ediyor. Plajlar da siyah volkanik kumla kaplı. Başkent Rejkjavik yakınlarında bir tane beyaz kumlu plaj var. Ve denize sıcak su akıtılıyor. Adanın her yerinde doğal sıcak su kaynakları var. Topraktan resmen duman tütüyor. Bir de ‘gayser’ deniler su fışkıran noktalar. İklim şartları nedeniyle doğada hemen hemen hiç bir böcek bulunmuyor.

 

Ada nüfusu 300 bin. Kilometre kareye üç kişi düşüyor.Bu hüzünlü adada insanlar pek neşeli değil. Güneşe hasret olmalarından belki. Ya da ekonomik krizden. Ülke, çok fazla gelir kaynağı olmadığından, Merkez Bankasındaki paraları ABD’de faize koyup, Murdoch’a global krizde kaptıralı beri, maddi durumları pek iyi değil. Yine de ulusal gurur gereği, ekonomik krizden çok durumun psikolojik olduğundan dem vuruyorlar. Aslında haklı oldukları yönler var. 150 milyon ton petrol karşılığı doğal enerjinin üzerinde oturuyorlar. Toprağın neresine bir boru soksalar 60 derece sıcak su fışkırıyor. Yani ısınmak için doğal gaza, petrole ihtiyaçlar yok. Bu enerjilerine de ‘yeşil’ diyorlar. Rengarenk binalar, havaya sinmiş efkarı biraz olsun hafifletiyor. Sarı ve kırmızı en sık kullanılan renkler. Otobüsler, evler, trafik işaretleri, hemen her şey ‘Galatasaraylı’.  Ve kent inanılmaz huzurlu. Ne trafik keşmekeşi, ne korna sesi, ne tartışan insanlar. Metropol stresinden bunalanlar için izlandaca “Dumanlı Köy” demek olan başkent Rejkjavik ilaç gibi. İzlanda basın özgürlüğünde dünyanın birinci ülkesi seçilmiş durumda. Yine kişisel gelişmişlikte de başta geliyor.

 

EFSANELERDEN EFSANE BEĞEN

İzlandalıların en önemli özelliklerinden biri fal ve efsane (saga) merakı. Turistlere anlatacak pek çok gizemli hikayeleri var. Falcıları, hayaletli evleri de cabası. Kalbinizin sağlamlığına güveniyorsanız, bu büyülü evlerden birinde konaklayıp, hayaletin çığlıklarına tanık olabilirsiniz.

Aslında adada yapacağınız başka çılgınlıklar da var.

. Evlilik töreninizi ‘blue lagoon’ denilen jeotermal kaplıcalarda yapabilirsiniz örneğin.

. Pamuk kıvamındaki yosunlar üzerinde açık havada eşinizle uyuyabilirsiniz. Ada tenha olduğundan sizi gören de olmaz. Olsa da zaten rahatsız etmez. Özel hayata çok değer veren, okuma oranı yüzde 100’e yakın, entellüktüel insanların yaşadığı bir ülkedesiniz.

. Husavik kentindeki ‘Phallological’ müzesine cinsel organınızı bağışlayabilirsiniz. Müzede  300 değişik cinsel organ sergileniyor. 170 santimlik balina penisi de burada küçücük bir hamsterin penisi de.

. Fayın üstünde, iki kıta arasında yürüyüp yüzebilirsiniz.

. Dışarıda hava eksinin altındayken, başkentten yarım saat uzaklıktaki Mavi Lagün’in sıcak kükürtlü sularında yüzebilirsiniz.

. Kıyıdan balinaları izleyebilirsiniz.

–         Geleceğinizi öğrenmek için fal baktırabilirsiniz.

–         Çamur banyosu ile güzelleşebilirsiniz.

–         Karda golf oynayabilirsiniz.

–         Çamurda top koşturabilirsiniz.

–         Çağlayanların altında yıkanabilirsiniz.

 

NEREDE YENİR?

Jonathan Livington Mavur

Traggvagata 4-6

Naust

Vesturgata 6-8

 

Galeri Restaurant

Bergstaoaestaeti 37

NEREDE EĞLENİLİR?

101, Reykjavik’in en trendi semti.  101 aynı zamanda bu semtde geçen ilginç bir filmin de adı. En gözde mağazalar, restoranlar, barlar, tiyatro ve sanat galerileri burada. Cuma ve cumartesi akşamları çok hareketli.

 

101 Hotel Bar. Hverfisgata, 10. Rejkjavik

Tjarnabio. Tjarmargata, 10

 

NEREDE KALINIR?

RADİSSON SAS HOTEL ISLAND

Alışveriş merkezi Kringlan’a 15 dakikaka yürüme mesafesinde konforlu bir otel.

CENTERHOTEL PLAZA

Adalstraeti 4, 101 Reykjavik

Kent merkesinde Ingólfstorg Meydanı’nda, şık bir otel. Çevresinde birçok restoran, gece kulübü ve dükkan var

HOTEL BORG

Posthusstraeti 11, Reykjavik

Tarihi Asuturvollur Meydanı’nda art deco stili, şık bir otel.

HOTEL HOLT

Bergstaoaestraeti 37, Reykjavik 101