Rothko; Renk sevmeyen renk ustası…

 

2024 yılının ilk günleri sergi gezme açısından çok verimli geçti. Aynı günde iki sergi gezme imkanı yakaladım. Birincisi Orsay Müzesinde Van Gogh’un intihar etmeden önce 2 ay geçirdiği Auvers-sur-Oise daki yaptığı eserlere yoğunlaşmış bir sergiydi. Onu başka bir yazıda anlattım. Bağlantısı burada: https://mehmetomur.net/blog/2024/01/03/van-goghun-son-gunleri/

Bu yazıda aynı gün gittiğim Rothko sergisi var. O da Van Gogh gibi yaşamına kıyan sanatçılar arasında sayılıyor. Modern sanatın önemli isimlerinden birisi.

Rothko ile ilgili bazı temel bilgileri şuraya aldıktan sonra sereginin özelliklerine geçelim;

Mark Rothko, 25 Eylül 1903’te Letonya’nın Daugavpils kentinde doğdu ve 25 Şubat 1970’te ABD’nin New York kentinde hayatını kaybetti. Markus Yakovlevich Rothkowitz olarak doğan Rothko, Yahudi bir eczacının oğluydu ve ailesiyle birlikte 1910’da ABD’ye göç etti. 1921’de Yale Üniversitesi’nde sanat eğitimi almaya başladı, ancak Yahudi karşıtı eğilimler nedeniyle altı ay sonra bıraktı. Daha sonra New York’ta sanat eğitimi aldı ve soyut dışavurumcu sanatçı Arshile Gorky’den etkilendi.

Rothko, 1932’de mücevher tasarımcısı Edith Sachar ile evlendi ve 1935’te The Ten adlı sanatçı grubuna katıldı. 1938’de Amerikan vatandaşı oldu ve adını Mark Rothko olarak değiştirdi. 1940’larda eserlerinde realizm ve sürrealizm etkileri görülen Rothko, 1943’te ilk eşinden ayrıldıktan sonra çocuk kitapları resimleyen Mary Alice Beistle ile evlendi. Bu dönemde ölüm, din, mitoloji ve ahlaki konulara odaklandı.

Rothko’nun tarzı, 1940’ların sonunda kendine has bir hale geldi ve soyut dışavurumculuğun bir dalı olan “Renk alanı resmi” olarak bilinen akımın önemli temsilcilerinden biri oldu. Büyük tuvaller üzerine tek renkli zeminlere canlı renklerle dairesel ve köşeli dikdörtgen şekiller ekleyerek tanındı.

1964’te Teksas, Houston’da bir şapel için 14 tablo yaptı, ancak depresyon nedeniyle şapelin açılışını göremedi. Rothko, 1970’te intihar ederek yaşamına son verdi. Onun eserleri, basit biçimlerle karmaşık duyguları ifade etme yeteneği ile tanınır ve günümüzde de büyük bir saygıyla anılmaktadır.

Segi 18 Ekim 2023 ile 2 Nisan 2024 tarihleri arasında Fondation Louis Vuitton’da gerçekleşen Mark Rothko sergisi, sanatçının 1999’dan bu yana Fransa’da gerçekleşen ilk büyük retrospektif sergisi olma özelliğini taşıyor. Sergi, dünyanın en prestijli kurumlarından ve özel koleksiyonlarından toplanan yaklaşık 115 eseri bir araya getirerek, Rothko’nun sanatsal evrimini ve eserlerinin önemini detaylı bir şekilde inceliyor.

Sergide, Rothko’nun kariyerinin farklı aşamaları sergileniyor. Erken dönem figüratif resimlerinden başlayarak, soyut tarza geçişine kadar olan süreç izlenebiliyor. Serginin öne çıkan bölümleri arasında Rothko’nun Multiformları, 1950’lerin klasik çalışmaları, Seagram Binası için yaptığı eserler ve Houston’daki Rothko Şapeli için hazırladığı çalışmalar yer alıyor. Serginin düzeni, Frank Gehry tarafından tasarlanan mekanın içinde, Rothko’nun sanatsal yolculuğunun kapsamlı bir görünümünü sunacak şekilde planlanmış.

Sergi, Christopher Rothko, Robert Motherwell, Suzanne Pagé ve Riccardo Venturi gibi sanat eleştirmenleri ve tarihçilerin Rothko’nun sanatsal yaklaşımları ve felsefeleri hakkında derinlemesine analizlerini içeriyor. Bu analizler, Rothko’nun duygusal yoğunluğu, renk kullanımı ve insan deneyimini aktarma şeklinne vurgu yapıyor.

Rothko’nun sanatı, özellikle duygusal yoğunluğu ve renk kullanımı açısından, modern sanatın en etkileyici örneklerinden biri olarak kabul ediliyor. Sanatçının eserleri, izleyicilere meditatif ve duygusal bir deneyim sunuyor. Rothko, eserlerinde insan deneyiminin temel duygularını ifade etmeye çalışmış ve renk blokları kullanarak görsel bir harmoni yaratmıştır. Soyut kompozisyonları, izleyicinin kişisel yorumlarına ve duygusal tepkilerine açık olup, zamanı aşan bir evrensellik sunuyor. Bu eserler, sadece görsel değil, aynı zamanda duygusal ve ruhsal bir deneyim sunarak izleyicilerle derin bir etkileşim fırsatı veriyor. İnsan bu kadar kalabalık olmayan bir ortamda büyük bir tablosunun karşısına geçip saatlerce başka dünyalara dalıp gitmek istiyor. Aynı günde iki sergi gezip Rothko gibi büyük bir ressamı tanıyıp  eserlerini görebilmiş olmaktan dolayı kendimi çok şanslı hissettiğimi söyleyebilirim.

 

Van Gogh’un son günleri

2024 yılına 2023 yılında göremediğim için üzüldüğüm sergileri hızla gezerek başladım. Bir gün içinde hayatlarına benzer bir şekilde son vermiş iki çok önemli ressamın sergilerine giderek kendimi mutlu ettim. Birincisi 4 Şubat 2024’e kadar devam edecek olan “Van Gogh à Auvers-sur-Oise” adlı  sergi oldu. Bu sergi, Vincent Van Gogh’un hayatının son aylarını Auvers-sur-Oise’da geçirdiği döneme odaklanıyor. Diğer sergi Louis Vuyitton Vakfındak Mark Rothko sergisiydi, onu da başka bir yaıda anlatacağım. İlk sergi ile ilgili  anahtar noktaları size şöyle özetleyeyim:

  1. Van Gogh’un Auvers-sur-Oise’a Varışı (Mayıs 1890): Saint-Rémy-de-Provence’daki bir akıl hastanesinde bir yıl geçirdikten sonra, Van Gogh, Paris yakınlarındaki Auvers-sur-Oise köyüne taşınır. Burada, melankoli uzmanı Dr. Paul Gachet’nin bakımı altına girer.
  2. Yoğun Sanatsal Üretim: Sadece 70 gün içinde, Van Gogh 74 tablo ve çok sayıda çizim yapar, ayrıca ilk gravürünü de üretir. Bu dönem, güven ve kaygı arasında değişen duygularla geçer. Sergide en güzel eserlerinden bazılarını bu dönemde verdiğini görüyoruz. Kendi Portresi, Doktor gachet’nin portresi ve Auvers-sur-Oise’dali Kilise adlı tabloları bunların arasında sayabilirim.
  3. Van Gogh’un Ölümü (Temmuz 1890): Van Gogh, Auvers-sur-Oise’daki hayatına trajik bir şekilde son verir. Bir tarlada kendini vurur ve iki gün sonra Auberge Ravoux’daki odasında hayatını kaybeder.
  4. Dr. Paul Gachet: Koleksiyoncu ve amatör ressam olan Gachet, Auvers’deki hayatında Van Gogh için önemli bir figürdür. Van Gogh, onun ve kızı Marguerite’in portrelerini yapar ve kendisine baktıkları için ona tablolar hediye eder. Serginin bir bölümünde Doktor Gachet’nin yaptığı rsimleri de görme şansını yakalaıyoruz.
  5. Auvers-sur-Oise: Köyün resmedilebilir manzarası ve sanatseverlik açısından zengin bir topluluğa sahip olması, bu dönemde Van Gogh’un çalışmalarını derinden etkiler.
  6. Auvers’den Mektuplar: Bu dönemde Van Gogh’un, özellikle kardeşi Theo’ya yazdığı mektuplar, günlük hayatı, düşünceleri ve duyguları hakkında içgörüler sağlar. Seginin duvarları bu mektuplardan bol miktarda pasajlarla süslenmiş durumda.
  7. Sanatsal Temalar: Sergi, bu dönemde Van Gogh’un işlerindeki çeşitli temaları inceler, bunlar arasında çiçek buketleri ve bitki çalışmaları, modern portreler, grafik çalışmaları ve manzaralar bulunur.
  8. Çift Kare Formatlı Tablolar: Auvers’deki çalışmalarında bazı tablolarında ‘çift kare’ formatının kullanılması dikkat çekicidir.
  9. Ölümünden Sonra Tanınma: Van Gogh’un ölümünden sonra, özellikle kardeşi Theo ve daha sonra dul eşi Johanna’nın çabaları sayesinde, eserleri hızla tanınma ve takdir kazanır.
  10. Sinemada Van Gogh: Sergi, ayrıca Van Gogh’un hayatının, özellikle Auvers-sur-Oise’deki zamanının, filmlerde nasıl tasvir edildiğini de gösteriyor. Sergi alanınını bir bölümünde bu filmlerden örnekler gösteriliyor.
  11. Buraya Van Gogh’un yaşamı ve sanatı ile ilgili filmlerden bazılarının bilgilerini koyayım; 1) Oscar ödüllü film, Van Gogh, 1947, Alain Renais filmi,  2) Kirk Douglas’ın Van Gogh’u oynadığı La Vie Passionn> de Vincent Van Gogh, 1956, Vincent Minelli filmi 3) Vincent et Theo, 1990, Robert Altman filmi, 4) Van Gogh, 1991, Maurice Pialat, bu filmle Jacques Dutronc Cesar ödülü kazanmıştır. Eğer Van Gogh’u seviyorsanız bu filmleri izlemenizi öneririm. 

Bu sergi, Van Gogh’un hayatı ve çalışmalarında dönüm noktası olan ve yoğun bir şekilde yaratıcı bir döneme kapsamlı bir bakış sunuyor. Yolu düşenlere 4 Şubat 2024 e kadar ziyaret etmelerini öneririm. Hiç bir yerde görmedikleri eserleri de göreceklerinden emin olabilirler. Ancak 1- 1,5 saat kuyrukta beklemeyi de göze almak gerekiyor.

Kötü problemleri çözme klavuzu…

Richard Buchanan’ın  “kötü problemleri” tasarım düşüncesiyle ele almak üzere geliştirdiği kavramı incelemeye çalışalım. Kötü problemler, doğaları gereği karmaşık, çok yönlü ve geleneksel problem çözme yöntemlerine dirençli sorunlardır. Belirsizlik, birbiriyle bağlantılı olmaları ve çözümlerinin genellikle yeni sorunlara yol açması ile karakterize edilirler.

Buchanan, bu tür sorunları çözmek için sistem düşüncesi ve çevik metodolojinin sentezlenmesini savunuyor. İşte tasarımcıların bu yaklaşımları etkili bir şekilde entegre etmeleri ve kullanmaları için yöntemler:

Tasarımda Sistem Düşüncesi

  1. Bütüncül Perspektif: Sistem düşüncesi, tasarımcılara bir problemi daha büyük bir bütünün parçası olarak görmeyi öğütler. Bu, sadece hemen karşılaşılan sorunu değil, aynı zamanda onun sistemin diğer unsurlarıyla nasıl etkileşimde bulunduğunu anlamayı gerektirir.
  2. Dinamik Modelleme: Bu yaklaşım, sistemin çeşitli unsurları ve etkileşimlerini temsil eden modeller oluşturmayı içerir. Bu modeller, farklı tasarım kararlarının sonuçlarını tahmin etmeye ve anlamaya yardımcı olur.
  3. Geri Bildirim Döngüleri: Bir sistemin içindeki geri bildirim döngülerini tanımlamak ve analiz etmek önemlidir. Bu, bir sistemin bir bölümündeki değişikliklerin diğerlerini nasıl etkileyebileceğini anlamada yardımcı olur.

Tasarımda Çevik/Atik (Agile) Metodoloji

  1. Yinelemeli Süreç: Çevik metodoloji, yinelemeli gelişim fikri etrafında inşa edilmiştir. Mükemmel bir çözümü tek seferde sunmak yerine, süreç temel bir çözüm versiyonu oluşturmayı, test etmeyi ve ardından birkaç döngü boyunca rafine etmeyi içerir.
  2. İşbirliği ve İletişim: Çevik metodoloji, paydaşlarla sürekli iletişim ve takım işbirliğine büyük önem verir. Bu, kullanıcıların ve paydaşların evrilen ihtiyaçlarının ve geri bildirimlerinin sürekli olarak tasarım sürecine entegre edilmesini sağlar.
  3. Esnek Planlama: Kapsamlı ön planlamaya dayanan geleneksel yöntemlerin aksine, çevik metodoloji daha esnek olup, proje geliştikçe ve yeni içgörüler kazanıldıkça planları değiştirmeye ve uyarlamaya olanak tanır.

Sistem Düşüncesi ile Çevik Metodolojiyi Entegre Etmek

Bir araya getirildiğinde, bu iki yaklaşım, kötü problemleri ele almak için güçlü bir çerçeve sunabilir:

  • Geri Bildirime Dayalı Yinelemeler: Sistem düşüncesini, tasarımın daha geniş etkilerini anlamak için kullanmak ve ardından çevik metodolojiyi uygulayarak tasarımı geri bildirime dayalı olarak iteratif olarak geliştirmek, hem derinlik hem de esneklik sağlar.
  • İşbirlikçi Sistem Analizi: Çeşitli paydaşları sistem analizi sürecine dahil etmek ve ardından tasarımı işbirlikçi bir şekilde yinelemek, kötü problemlerin çok yönlü doğasını ele alır.
  • Duyarlı ve Uyarlanabilir Tasarım Çözümleri: Kötü problemler genellikle evrilmekte olduğundan, sistem düşüncesi ve çevik metodolojinin kombinasyonu, tasarımcılara sadece kapsamlı değil, aynı zamanda değişen koşullara uyarlanabilir çözümler oluşturma imkanı verir.

Pratikte, bu, problemin sistem içindeki geniş bir anlayışıyla başlamak, çözümlerin prototiplerini oluşturmak, geri bildirim toplamak ve sürekli olarak yaklaşımı geliştirmek anlamına gelir. Keşif, test etme ve adaptasyonun bu iteratif döngüsü, dinamik ve karmaşık doğası olan kötü problemleri ele almak için anahtardır.

Sonuç olarak, sistem düşüncesi ve çevik metodolojinin entegrasyonu, tasarımcılara en zorlu sorunlara karşı daha düşünceli, sürdürülebilir ve etkili çözümler oluşturma gücü verir.

Kötü problem mi? Daha kötü problem mi?

“Kötü problemler” tanımlanması ve çözülmesi zor olan son derece karmaşık sorunları ifade eder. Bu tür sorunlar genellikle diğer konularla iç içe geçmiştir, net bir çözümü yoktur ve çözüm girişimleri beklenmedik sonuçlara yol açabilir.

İşte kötü bir problemin on özelliği:

  1. Kesin Bir Formülasyon Yoktur: Her kötü problem temelinde tek ve eşsizdir ve kesin bir ifadeye sahip değildir.
  2. Durma Kuralı Yoktur: Kötü problemleri çözme sürecinde doğal bitiş noktaları yoktur.
  3. Çözümler Doğru veya Yanlış Değildir: Kötü problemlere yönelik çözümler doğru veya yanlış değil, daha iyi veya kötüdür.
  4. Anında veya Son Test Yok: Kötü bir problemin çözümünü hemen test etmenin bir yolu yoktur.
  5. Her Çözüm Tek Seferlik Bir İşlemdir: Her deneme önemli sonuçlar doğurur ve deneme-yanılma yoluyla öğrenme fırsatı yoktur.
  6. Sayılabilir Bir Çözüm Seti Yoktur: Kötü bir problemin net bir çözüm seti yoktur.
  7. Her Kötü Problem Benzersizdir: Her kötü problem, başka bir problemin belirtisidir.
  8. Çok Sayıda Şekilde Açıklanabilir: Problemin açıklaması bireyin perspektifine bağlıdır.
  9. Planlayıcının Yanılma Hakkı Yoktur: Planlayıcılar, ürettikleri eylemlerin sonuçlarından sorumludur.
  10. Net Bir Çözüm Yoktur: Kötü problemlerin kesin bir çözümü yoktur.

Kötü problemlerle başa çıkmak için şu beş adımı izleyebilirsiniz:

  1. Problemin Karmaşıklığını Kabul Edin: Problemin çok yönlü ve karmaşık olduğunu kabul edin.
  2. Paydaşların Perspektiflerini Anlayın: Tüm paydaşların farklı bakış açılarına ve ihtiyaçlarına saygı gösterin.
  3. Mümkün Stratejileri Keşfedin: Problemin çeşitli yönlerini ele alan bir dizi stratejiyi düşünün.
  4. Uyarlayın ve Tekrarlayın: Geri bildirimlere ve değişen koşullara bağlı olarak yaklaşımınızı uyarlamaya hazır olun.
  5. Uygulayın ve İzleyin: En iyi stratejiyi uygulayın ve sürekli olarak etkisini izleyin.

Kötü problemlerle başa çıkmak yaratıcılık, iş birliği ve direnç kombinasyonunu gerektirir, çünkü bu tür sorunlar genellikle nüanslı ve uyarlanabilir çözümler gerektirir. Anahtar, yeni bilgi ve perspektiflere açık kalmak ve ilerlemenin kademeli ve doğrusal olmayabileceğini anlamaktır.Kötü Problem mi? Daha Kötü Problem mi?

Kötü problemlere örnek vermek gerekirse; Çevre sorunları,  fakirlik, eğitim, sürdürülebilirlik, evsizlik sorunu vb.

Yaratıcılığın dört aşaması…

 

Yaratıcılığın dört aşamasında neler olur?

  1. Hazırlık: Bu ilk aşama, bilgi toplama hakkındadır. Kullanıcı araştırması yaparak ve kullanıcılarla empati kurarak sorunu tanımlamak ve kullanıcıların ihtiyaçlarını anlamak için yapılan aşamadır. Bazı insanlar yaratıcı fikirlerin bir kara delikten çıktığını düşünür, ancak yaratıcı fikirler her zaman bir sorunun veya ihtiyacın çözümüdür. Bu aşamada, tasarım probleminizi ve yaratıcı fikrinizi çeşitli açılardan anlamak, ele almak ve inşa etmek için çeşitli fikir üretme yöntemlerini de kullanırsınız. Tasarım problemi, fikriniz ve tasarım alanınızı daha iyi anlamak için alışılmış düşüncelerinizi sorgularsınız.
  2. Kuluçka: Bu aşamada, problemden bir adım geri atar ve zihninizi dolaşmaya ve problemin üzerinde düşünmeye bırakırsınız. Örneğin, bisikletinizi tamir ederken veya yürüyüşe çıkarken aklınıza gelen fikirlere açık kalarak bilinçaltı düşünce sürecini beslersiniz. Tüm fikirlere—hatta çılgınca olan fikirlere bile—zihninizi açarsınız.
  3. Aydınlanma: Bu, üçüncü aşamadır. Bu aşama esasen klasik “işte bu!” veya “aha” anı olarak bilinen içgörü anını tanımlar. Ancak, aydınlanmanın tam bir aşamaya adanmış olması, bunun sadece hızlı bir içgörü anı olmadığını ve aslında bu duruma ulaşmayı hedeflememiz ve bunu beslememiz gerektiğini anlamamıza yardımcı olur. Üçüncü aşama, çoğu insanın yaratıcı bir kişinin klasik özelliği olarak düşündüğü şeydir, ancak yaratıcılık, en hayal gücü yoksun gibi görünen insanların bile yönetmeyi ve beslemeyi öğrenebileceği bir süreçtir.
  4. Doğrulama/Uygulama: Dördüncü aşamada, “aha” çözümü üzerine inşa edersiniz. Fikrinizi değerlendirir, analiz eder ve üzerinde çalışırsınız. Fikrinizin hem kullanışlı hem de yenilikçi olduğundan emin olmak için üzerinde cilalama yaparsınız. Bu aşamada, genellikle fikrinizin ilk şekillenmesini yaparak ve test ederek, hazırlık aşamasında tanımladığınız kullanıcı ihtiyaçlarını karşılayıp karşılamadığını bulmak için düşünür ve seçim yaparsınız ve gerekirse üzerinden yeniden geçerek yeni bir  cilalama yaparsınız.

ÖLÜMSÜZ TASARIM

 

ÖLÜMSÜZ TASARIM.

 

..

 

Sanat ve tasarım dünyası, geçmişin etkileriyle şekillenir. Her büyük sanatçı ve tasarımcı, öncekilerin eserlerinden ilham alır. Bu durum, Steve Jobs’un “İyi sanatçılar kopyalar; büyük sanatçılar çalar” sözüyle vurgulanır. Bu, yaratıcılıkta orijinal fikirleri yeniden yorumlamanın önemini gösterir. Özellikle tasarım dünyasında, günümüz trendleri ve yenilikleri önemli olmakla birlikte, geçmişin başarıları ve başarısızlıklarından ders çıkarmak da hayati öneme sahiptir.

Tasarımcılar, tasarımın gücünü ve sorumluluğunu anlamalıdır.

Tasarımcıların geçmişteki tasarım hatalarını anlamaları ve gelecekte bu tür hataları tekrarlamamaları gerekmektedir. Teknoloji geçmiş hatalardan ders çıkarma konusunda zayıftır. Bunu akıldan çıkartmamak gerekir.

Tasarımın ana unsurlarından biri insan psikolojisi ve sosyolojisidir. İnsan ihtiyaçları ve davranışları temelde sabittir ve bu nedenle, önceki dönemlerde başarılı olan kullanıcı arayüzleri bugün de işe yarar. Tasarımcılar, geniş sosyal etkileşimleri anlamak için sosyolojik bilgilere de ihtiyaç duyarlar. Bu bilgiler, hızla değişen dünyada bir temelimiziz olmasını sağlar ve bu sayede tasarımcılar daha bilinçli kararlar alırlar.

Geçmişten alınan dersler, farklı yüzyılların tasarımlarında görülebilir. Teknolojik olarak farklı dönemlerde yaşayan insanlar bile, benzer psikolojik ve sosyolojik yaklaşımları kullanmıştır. Bu, tasarım ilkelerinin zamanla değişmediğinin bir göstergesidir.

Örneğin, farklı yıllarda yapılmış bazı açma kapama düğme tasarımlarını incelemek, her zaman geçerli tasarım ilkelerini anlamamıza yardımcı olur. 1970’lerin sonunda, Three Mile Island nükleer kazası, kontrol panellerinin ve etiketlerin kötü tasarımının bir sonucuydu. 2000 yılında, Florida’daki başkanlık seçimlerinde kullanılan “kelebek oy pusulası”, yanıltıcı tasarımı nedeniyle oylama sonuçlarını etkiledi. 2015’te, Lincoln araçlarının Başlat/Durdur düğmeleri, tasarım hatası nedeniyle geri çekildi. Bu örnekler, basit bir açma kapama düğmesinin tasarımının bile büyük etkilere sahip olabileceğini gösterir.

Tasarımcılar, sadece en son trendlere bakarak değil, aynı zamanda geçmişten dersler çıkararak da tasarım ilkelerini geliştirmelidir. Sadece geçici, günümüz trendlerine odaklanmak yerine, psikoloji ve sosyoloji bilgilerine dayalı her zaman geçerli tasarım ilkelerini bilmek yararlıdır.

Tasarımın gücü, sadece estetik değil, aynı zamanda işlevsellik ve kullanıcı deneyimi açısından da büyük öneme sahiptir. Tasarımcılar, sadece teknolojiyi değil, insanları ve toplumu da anlamalıdır. Böylece, daha etkili ve anlamlı tasarımlar yaratılabilirler. Başarılı tasarımlar, kullanıcıların ihtiyaçlarını anlayan ve bu ihtiyaçları karşılayan tasarımlardır. Bu durum tasarımcının sadece mevcut teknolojiyi değil, aynı zamanda kullanıcıların davranışlarını ve toplumsal dinamikleri de dikkate alması gerektiği anlamına gelir.

Tasarımın başarısı, ayrıntılarda yatar. Küçük bir tasarım hatası büyük sonuçlara yol açabilir. Örneğin, bir kontrol panelindeki yanıltıcı bir gösterge, kullanıcıların yanlış kararlar almasına ve hatta büyük kazalara neden olabilir. Tasarımcılar, bu tür hatalardan kaçınmak için kullanıcı deneyimini dikkatlice incelemeli ve tasarımlarını sürekli olarak kullanıcı geri bildirimleriyle geliştirmelidir.

Sonuç olarak, tasarım, yalnızca estetik bir disiplin değil, aynı zamanda işlevsellik, kullanıcı deneyimi ve toplumsal etkileşimlerle ilgili bir alandır. Tasarımcılar, sadece en son teknolojilere ve trendlere odaklanmak yerine, her zaman geçerli ilkeleri ve geçmişten alınan dersleri de dikkate almalıdır. Böylece, hem bugün hem de gelecekte etkili ve anlamlı tasarımlar yaratılabilir. Tasarım, günlük hayatımızda ve büyük ölçekli projelerde çok önemli bir rol oynamaktadır ve her zaman da oynayacaktır.

Autrefoıs Le Vın

À l’époque de la Rome Antique, on raconte que Romulus et Rémus furent nourris par le lait d’une louve. À cette période, boire du vin était un privilège exclusivement masculin. Les hommes avaient même le droit de divorcer s’ils surprenaient leurs épouses en train de boire. Heureusement, cette pratique sexiste a été abandonnée avec le temps, et Bacchus fut célébré, permettant au vin de se démocratiser.

Le vin consommé alors diffère grandement de celui d’aujourd’hui. Les Romains préféraient le vin blanc et ne cultivaient pas de raisins noirs. Ils avaient une prédilection pour une variété nommée Falerne, originaire de la région du Vésuve. Les esclaves étaient chargés de la récolte et du broyage des raisins, dont le jus était recueilli dans de grands vases en terre appelés Dolia. Contrairement à la fermentation naturelle moderne, les Romains y ajoutaient divers ingrédients : coings, fleurs d’iris, petits pois, résine, safran, cannelle pour parfumer le vin, plâtre ou sel pour en augmenter l’acidité, et même de la poudre de marbre pour la réduire. Après 36 jours de fermentation, les vases étaient nettoyés des impuretés en surface avant le vieillissement du vin.

Les Français ont réussi à perfectionner ce processus de vieillissement au XVIIIe siècle, avec l’utilisation des bouteilles en verre. Toutefois, la qualité du vin fourni aux soldats durant la Première Guerre Mondiale était loin d’être exceptionnelle. La ration journalière, passée de 25 cm3 à demi-litre, consistait souvent en un vin dilué, parfois proche du vinaigre.

Depuis, la viniculture a considérablement progressé. Fini le temps où l’on ajoutait des ingrédients aléatoires pour parfumer le vin ; aujourd’hui, seuls les sulfites sont ajoutés pour empêcher la prolifération des microbes. Les contrôles de qualité sont stricts et mentionner les additifs d’antan suscite souvent l’incrédulité.

Malgré ces changements dans les additifs, notre affection pour le vin reste constante. Comme l’exprimait le grand poète du XXe siècle, W.B. Yeats : « Le vin se boit par la bouche et l’amour se boit par les yeux ; c’est tout ce que nous saurons avant de vieillir et de mourir ». L’exactitude de cette affirmation, comme le suggère Yeats, est laissée à votre appréciation. Si, comme il le décrit, vous soupirez en regardant votre bien-aimé tout en portant un verre de vin à vos lèvres, il n’est pas difficile de lui donner raison.

Les vıns de Toscane

Nous avons eu le privilège de deguster les vins de  Toscane, cette région emblématique des vins légendaires, guidés par Mehmet Yalçın, auteur des livres « Le Vin de A à Z » et « Le Whisky de A à Z », et directeur de publication du magazine Gusto. C’est dans cette région que sont produits certains des meilleurs vins d’Italie, pays qui est le plus grand producteur de vin au monde. Là, nous avons eu l’honneur de goûter un Barolo, vin aux saveurs complexes et envoûtantes, ainsi qu’un célèbre Nero D’Avola de Sicile et un mythique Chianti Toscan, dont les origines remontent au XIIIe siècle.

Lors de cette dégustation, nous avons découvert des arômes de violette, de chocolat, de prune, de truffe et de tabac. L’année 1998 s’est révélée être un millésime exceptionnel pour le Barolo. Nous avons rendu à César ce qui était à César…

Ertuğrul Özkök, chroniqueur pour le journal Hürriyet, a comparé dans l’un de ses articles un vin rouge à « la beauté de Monica Bellucci ». Nous avons pensé que ce vin ne pouvait être autre que le Barolo, bien qu’il y ait une petite chance qu’il s’agisse du Barbaresco, produit dans le village voisin, et qui partage avec le Barolo la fierté de l’Italie.

Le Barolo est élaboré à partir de raisins Nebbiolo. Ce vin, d’un rouge profond et à la texture veloutée, se distingue par son bouquet riche et sa longue persistance en bouche. Une acidité solide complète sa densité fruitée exceptionnelle. Le Barolo, produit depuis les années 1800, est consommé après trois ans (Standard Barolo) ou quatre ans (Riserva Barolo), selon la dureté du terroir. Durant la dernière année de cette période, le vin repose en bouteille, après avoir vieilli en fût. Des lois précises régissent cette période de vieillissement, avec un taux d’alcool de 13 %. Certains Barolo se distinguent par des senteurs florales de violette ou de rose, tandis que d’autres offrent des saveurs plus fruitées.

Le vin que nous avons dégusté avait déjà trois ans lors de sa mise en marché. Ce Barolo, aussi séduisant que Monica Belluci, avait sept ans mais aurait pu vieillir encore 15 à 20 ans en cave. Jusqu’aux années 1970, ces vins étaient élaborés selon des méthodes traditionnelles, mais par la suite, diverses approches ont été explorées dans le but de produire des vins consommables plus jeunes. Les vignerons italiens ont brillamment réussi ce pari. Qu’il s’agisse de méthodes traditionnelles ou modernes, le Barolo demeure un vin robuste et complexe, réservant d’agréables surprises aux connaisseurs. Quant au Barbaresco, issu des vignes du village voisin, il séduit par son élégance, sa belle acidité, ses saveurs tanniques denses agrémentées de notes de violette, offrant ainsi des moments inoubliables. Tout comme le Barolo, le Barbaresco est élaboré à partir de raisins Nebbiolo, bien qu’il soit moins ancien.

En ce qui concerne le vin le plus répandu en Toscane, c’est le Chianti. Jadis servi dans des bouteilles nommées « Fiascos », entourées d’un panier d’osier et ornées du symbole du coq, le Chianti a évolué. Aujourd’hui, sans son panier d’osier, il s’efforce de conquérir une place de choix sur les tables du monde. Ce vin est produit à partir de raisins Sangiovese et Canaiolo, et est soumis aux strictes règles de qualité de la DOCG (Denominazione di Origine Controllata e Garantita). Bien que ces règles aient pour but d’améliorer la qualité du vin, tout écart entraîne la perte de l’appellation régionale. Ainsi, en dépit de la production de vins de qualité supérieure, les vignerons ne peuvent les nommer Chianti. D’où l’émergence de nouvelles appellations telles que l’IGT (Indicazione Geografica Tipica) Toscana. Et finalement, les Super Tuscans, véritables super-héros du monde viticole, font leur apparition, ravissant les palais des amateurs de vin. Si vous visitez la Toscane, goûtez à ces vins accompagnant les plats locaux et savourez votre chance

.

Le Sylvaner; la beauté vert claire

Le Sylvaner; la beauté vert claire

 

Mehmet Ömür

 

Le Sylvaner, originaire des rivages du Danube en Autriche, a été apprivoisé par l’homme et occupe désormais une place de choix dans l’univers des vins et des cépages.

Jadis cultivé en grande quantité en Allemagne, le Sylvaner a subi l’influence des tendances nouvelles, devenant ainsi objet d’expérimentations. Son avenir semble marqué par une évolution notable : le Müller-Thurgau, fruit de son union avec le Riesling, connaît un succès grandissant et pourrait éclipser le Sylvaner. Déjà bien accueilli par les amateurs de vin, le Müller-Thurgau a su se frayer un chemin jusqu’à leurs caves. Toutefois, les producteurs traditionnels continuent de cultiver le Sylvaner avec ferveur, suggérant une période de transition dans le monde viticole.

Le Sylvaner a trouvé sa terre d’élection en Allemagne, en Alsace (France), en Suisse, dans le nord de l’Italie, en Californie (États-Unis) et au Chili. Ce cépage précoce apprécie un climat doux et se prête volontiers à l’expérimentation. Les vignerons allemands, observant cette caractéristique, ont développé des variétés telles que le Bacchus, l’Ehrenfelser et l’Optima.

La variante la plus célèbre est le Grüner (vert) Sylvaner, tandis que son frère, le Blauer (bleu), reste plus discret. Le Blauer Sylvaner, véritable aristocrate parmi les raisins, est difficile à cultiver. Entouré de mystère, il semble préférer rester en retrait des projecteurs.

En général, le Sylvaner donne naissance à un vin léger et tendre, caractérisé par une acidité notable. Sec de nature, il peut également être transformé en vin doux par une vendange tardive. Son bouquet évoque des notes florales, terrestres, de miel et une légère touche épicée. Comparé au Riesling, le Sylvaner présente une acidité moindre et un corps plus charnu.

En termes d’accords mets-vins, le Sylvaner accompagne parfaitement les viandes froides, la viande blanche, le poisson, les pâtes et le riz. Compte tenu de sa légèreté, il est préférable de l’associer à des plats peu épicés. C’est un vin qui n’apprécie guère l’attente.Sylvaner;

Croıre en l’exıstence de Dıeu..

Croire en l’existence de Dieu..

 

Mehmet Ömür

 

 

Cette nuit, j’ai de nouveau cru Croire . Comment ne pas y croire après avoir savouré un Château d’Yquem de 1985 ? Une telle merveille, presque magique, peut transformer quiconque en poète, en peintre, ou en amoureux passionné à l’instar de Majnoun. Le Château d’Yquem, se répandant du verre au palais, réchauffe l’âme, libère la parole et transporte vers des mondes insoupçonnés. Les qualités de ce vin, perfectionné depuis douze générations, sont inépuisables. Ces terres bénies et ces raisins divins, associés à des techniques viticoles d’exception, de récolte et de production très spécifiques, ont donné naissance à une variété de vin supérieure. Grâce à la pourriture noble, le Botrytis Cinerea, et à la rosée du matin, les raisins mourants se transforment en gouttes d’or. Pour saisir pleinement la magie du Château d’Yquem, il faut en laisser quelques gouttes fondre sur la langue, les faire tournoyer dans la bouche, et les imprégner dans les papilles gustatives. Le moment idéal pour déguster ce nectar peut être une célébration particulière – un anniversaire, un anniversaire de mariage, ou un instant intime où l’on tient la main de son aimé(e) – ou peut-être, comme dans le film “Sideways”, un moment ordinaire où l’on prend conscience de la fugacité de la vie et de notre propre valeur. Mais notre souhait le plus cher est que nul ne quitte ce monde sans avoir goûté à un Château d’Yquem.

Dans l’histoire de ce vin désormais légendaire se mêlent une famille profondément enracinée, un héritage séculaire de quatre cents ans, des personnages hauts en couleur, et une suite d’événements captivants. En 1453, alors que Mehmet II conquisait Istanbul, le roi de France Charles VII arrachait ces modestes vignobles des mains des Anglais. Ainsi, ce vin aurait pu être anglais.

Le Château d’Yquem, semblable en apparence à tous les vins doux du monde, se distingue néanmoins par un élément crucial : le champignon Botrytis Cinerea, qui, tel un cauchemar bienfaisant, s’abat sur la vigne dans des conditions météorologiques très particulières. Si le climat, la sécheresse et l’humidité s’allient parfaitement, il en résulte des vins aux saveurs inoubliables. Contrairement à la pratique habituelle, les raisins du Château d’Yquem ne sont pas cueillis en grappes mais sélectionnés et récoltés un à un, lorsque chaque grain atteint son apogée de dessiccation. Ce processus méticuleux se poursuit pendant des mois, bien au-delà de la saison des vendanges, parfois jusqu’en hiver.

Une fois récoltés, ces raisins précieux sont immédiatement pressés et transférés dans de nouveaux fûts pour y fermenter. En raison de leur haute teneur en sucre, la fermentation est rapide, transformant le jus en alcool sur une période pouvant s’étendre jusqu’à six semaines. La fermentation cesse lorsque le taux d’alcool atteint 13,5 degrés, laissant encore environ 125g/l de sucre. Ce sucre résiduel, c’est la liqueur d’Yquem. Le vin ainsi élaboré ne rejoint ses bouteilles qu’après avoir vécu quatre printemps, comme s’il désirait demeurer dans ce lieu qu’il chérit tant.

Le Château d’Yquem est un vin de Bordeaux extraordinaire et sans égal. Avec sa robe dorée, son corps voluptueux et ses arômes de miel, de chêne, de fleurs, de fruits tropicaux, ce vin doux, parfait compagnon des desserts, a été couronné du titre Grand Premier Cru lors du classement de 1855, honneur rarement accordé aux vins même les plus légendaires.

Il aspire à laisser une empreinte, à rendre les hommes heureux, et à perdurer des années dans ce monde pour en jouir pleinement. Même en vieillissant, il ne perd rien de sa force. Et même si sa dégustation nous fait perdre la raison et nous inspire des poèmes, lui ne perd rien de sa splendeur. Il témoigne de l’existence de Dieu avec toute sa majesté, ne nous laissant d’autre choix que de le vénérer.