Büyük Fotoğrafçının Küçük sergisi..

William Klein: Sokağın Şairi, 100. Yaşında MEP’te

Bu yaz Maison Européenne de la Photographie karşımıza kuralları parça parça söken bir görüntü avcısı William Klein’ı çıkartıyor. Doğumunun 100. yılınında bu, tam da retrospektif diyemeyeceğim sergi(çünkü çok sınırlı sayıda fotoğrafı asılmış) onun sinemacı yüzünü gündeme taşıyor . Onun tanıdığımız “agresif sokak fotoğrafçısı” kimliğini bu sergide göremiyoruz işte bu nedenle küçük sergi başlığını koydu. Bir de sergiyi MEP in bodrum katına tıkmışlar gibi hissettim. Oysa bu sergi, kurumun kendisi için de özel bir anlam taşımalıydı. Çünkü Klein, MEP’in fotoğraf koleksiyonunu temellendiren sanatçılardan biri.

Aslında Klein’ın yolculuğu fotoğrafla değil, resimle başlamıştı. 1948’de Paris’e yerleşen genç sanatçı, önce André Lhote’un, ardından Fernand Léger’nin atölyesinde resim eğitimi aldı ve yıllarca soyut bir ressam olarak çalıştı. 1954’e gelindiğinde, sekiz yıldır Paris’te yaşayan 26 yaşındaki Klein’ın hayatı beklenmedik bir teklifle

değişti: Vogue dergisinin sanat yönetmeni Alexander Liberman, onu doğduğu şehri fotoğraflaması için New York’a çağırdı. Klein, kısa süre önce edindiği Leica’sıyla büyük bir heyecanla şehre döndü; bir ressamın gözüyle baktığı sokaklar, onu fotoğrafa taşıyacak enerjiyi içinde barındırıyordu.

Klein’ı anlamak için önce onun fotoğrafa nasıl baktığını anlamak gerekir. 1950’lerin New York’unda, elindeki taşınabilir Leica’ya geniş açılı bir lens taktığında, aslında bir manifesto yazıyordu. O dönemin büyük ustası Henri Cartier-Bresson’un savunduğu görünmezlik, kusursuz kadraj ve “karar anı” gibi kavramlara sırtını çevirdi. Onun yerine kameranın deforme eden, çarpıtan, abartan gücünü kucakladı. Geniş açı, ona tek bir karede şehrin bütün gürültüsünü -kalabalığı, reklam panolarını, neon ışıklarını- sıkıştırma imkânı verdi. Ama bu sadece teknik bir tercih değildi; izleyiciyi de o kalabalığın tam ortasına, olayların içine fırlatan bir davetti.

Klein’ın lensi gerçekliği yumuşatmadı, tam tersine onu çıplaklaştırdı. Bulanıklık, yüksek kontrast, ani flaş patlamaları, aşırı yakın çekimler… Hepsi bir araya geldiğinde fotoğraflarına bir tamamlanmamışlık, bir telaş hissi kazandırdı. Sanki kare daha çekilirken bitmemiş, hayat akıp gitmiş gibiydi. Karanlık odada da bu disiplinsizlik sürdü: negatiflerin üzerine çay ya da süt dökerek, kasıtlı “hatalar” üreterek klasik güzellik anlayışını bilerek bozdu.

Sokakta Klein, uzaktan izleyen ürkek bir gözlemci değildi. Kamerasını neredeyse bir silah gibi taşıyor, insanların kişisel alanına dalıyor, onlardan tepki, şaşkınlık, hatta rahatsızlık koparıyordu. Oyuncak tabancalarla poz veren çocuklardan, kameraya öfkeyle bakan yüzlere kadar pek çok karesi, sokağın filtrelenmemiş, kaba ve bazen tedirgin edici gerçekliğini belgeliyordu. New York kitabı bu yaklaşımın en çarpıcı örneğiydi: şehri romantikleştirmek yerine, onun tüketim çığlığını, dolar işaretlerini, marka logolarını insan yüzleriyle çarpıştırarak bir tür görsel klostrofobi yarattı. Kitap 1956’da, Chris Marker’ın yönetimindeki “Petite Planète” dizisi kapsamında Seuil yayınevince basıldı ve fotoğraf tarihinin akışını değiştiren bir dönüm noktası oldu. Klein bu yaklaşımı bırakmadı; aynı bakışı sırasıyla Roma (1959), Moskova (1964), Tokyo (1964) ve yıllar sonra Paris+Klein (2002) kitaplarına taşıyarak, gezdiği her şehri kendi “kuralsız” diliyle yeniden yazdı.

Aynı isyankâr ruhu moda fotoğrafçılığına da taşıdı. 1957’den 1967’ye, tam on yıl boyunca Vogue için çalıştığı bu dönemde modelleri stüdyonun steril ışığından çıkarıp doğrudan sokağın trafiğine, yayaların arasına soktu. Onlardan klasik zarafet pozları yerine tuhaf, neredeyse alaycı duruşlar istedi. Dönemin katı kurallarına aldırmadan kadınları eldivensiz, dudaklarında sigarayla fotoğrafladı. Sonuç, modanın fantezisiyle sokağın ham gerçekliğinin iç içe geçtiği, o güne kadar görülmemiş bir görsel dil oldu.

Ama Klein’ı asıl “komple sanatçı” yapan, sinemaya yönelmesiydi. Bu yolculuk 1958’de, ilk filmi *Broadway by Light* ile başladı; ardından on beşi aşkın uzun metrajlı belgesel ve kurmaca film geldi. Bunların en bilineni olan *Qui êtes-vous, Polly Maggoo?* filmi, moda dünyasıyla dalga geçtiği bu eseriyle 1967’de Jean Vigo Ödülü’nü kazandı; bugünün gözüyle bakıldığında *Şeytan Marka Giyer*’in çok daha çıldırmış bir atası gibi durur. Muhammad Ali üzerine çektiği belgesel, ırkçılığa karşı duruşunu en açık şekilde ortaya koyarken, *Mister Freedom* adlı filmi şaşırtıcı bir öngörüyle, neredeyse yarım asır sonrasının Amerika’sını resmediyordu. Sinemada da fotoğraftaki aynı tavizsizliği sürdürdü: toplumsal meselelere doğrudan bakan, kışkırtıcı ve hiçbir zaman pasif olmayan bir bakış açısı.

1980’lerin sonlarına gelindiğinde Klein, kariyerinin başladığı yere -resme- bir kez daha döndü. Bu sefer fotoğrafla resmi aynı yüzeyde buluşturdu: kontak baskılarındaki küçük ayrıntıları büyütüp, elde ettiği bu baskıların üzerine doğrudan boya uyguladı. Kendi deyimiyle “boyanmış kontaklar” (contacts peints) adını verdiği bu özgün seri, onun fotoğraf ile resim arasında hiçbir zaman gerçekten ayrılmadığını bir kez daha gösterdi.

Klein’ın bütün bu üretimini bir cümleye sığdırmak gerekirse, kendi sözleri en doğrusu olur: “Kural yok, yasak yok, sınır yok.” 1926’da New York’ta doğan, kariyerinin büyük bölümünü Paris’te geçiren ve 2022’de hayatını kaybeden Klein, hem fotoğrafçı hem yönetmen hem de bir bakıma görsel bir anarşist olarak hatırlanıyor.

MEP’in bu yaz açtığı retrospektif, onun çoğunlukla fotoğrafçılığının gölgesinde kalan sinema kariyerini ön plana çıkarmasıyla özellikle değerli. Çünkü Klein’ı sadece “agresif sokak fotoğrafları çeken adam” olarak hatırlamak, onun asıl meselesini -kuralları yıkarak gerçeğe daha yakın durma çabasını- eksik bırakır. Sergide yer alan ve sanatçının 2015’te MEP koleksiyonuna bağışladığı *Horn and Hardhat’s, New York, 1954* adlı jelatin gümüş baskı, bu hikâyeyi tek bir karede özetler gibidir: henüz Leica’sını eline almış, sekiz yıllık Parisli bir ressamın, kendi şehrine tamamen yeni, çıplak ve bir o kadar da grafik bir güzellikle bakışının ilk izleri. Sergi, bu yaz Paris’te onun o tahmin edilemez, kusurlu ama nefes alan dünyasına yeniden girme fırsatı sunuyor.