Aşk, Akıl ve Sadakat: Birlikte Büyüme nasıl olur?
Geçtiğmiz hafta başlattığım aşkın kimyasından başlayıp ilişkideki mutluluğa ve sadamate uzanan dört yazıyı okumaya vaki olmayanlar için bu dört yazının özetini de buraya koyayın dedim. Buyrun!
Herkes hayatının bir döneminde aşkın o baş döndürücü fırtınasına kapılmıştır. Çoğu zaman aşkı sadece masallara ait, aniden başımıza gelen sihirli bir duygu sanırız. Oysa işin arka planında genlerimizin, beynimizdeki nörokimyasal oyunların, felsefi arayışlarımızın ve kendi özgür irademizin iç içe geçtiği muazzam bir senaryo yatar. Gelin, aşkın başlangıcındaki o kör edici tutkudan, olgun bir ilişkinin güvenli limanına nasıl ulaştığımıza ve bu yolculukta sadakati, eşitliği nasıl inşa ettiğimize birlikte bakalım.
Beynimizin Tatlı Oyunları ve Kimyasal Fırtına
Birine aşık olduğumuzda beynimizde kelimenin tam anlamıyla bir kimyasal devrim yaşanır. Bilinçaltımızdaki o “ideal eş” şablonuna uyan birini gördüğümüzde, sinir sistemimiz anında tepki verir; dopamin ve oksitosin gibi nörokimyasallar tüm bedenimizi ele geçirir. Aslında evrimsel sürecimiz, neslin devamı ve birine bağlanabilmemiz için beynimize bazı “oyunlar” oynamasını emreder.
Bu dönemde prefrontal korteksimiz, yani mantıklı karar alan merkezimiz adeta şalteri indirir; eleştirel düşünemez hale geliriz ve “aşkın gözü kördür” sözü bilimsel bir gerçekliğe dönüşür. Tıpkı bir madde bağımlısı gibi o kişiye bağımlı hale geliriz ve günümüzün büyük bir kısmını sadece onu düşünerek geçiririz. Karşı tarafın belirsiz tavırları ya da ufak geri çekilmeleri bile bu durumu bir “kumar makinesi” gibi algılamamıza neden olur ve tutkuyu daha da alevlendirir. Ancak doğa, bizi bu kadar yıpratıcı ve stresli bir döngüde sonsuza dek bırakmaz. Biyolojik bulgulara göre bu takıntılı ve yoğun aşk evresi ortalama 1,5 ile 3 yıl arasında sürer. Sonrasında azalan serotonin seviyeleri normale döner ve ilişki, yerini oksitosin hormonunun yönettiği çok daha sakin, güvenli ve arkadaşça bir bağlanmaya bırakır.
Aklın ve Özgür İradenin Direnişi
Peki, biz hormonların çaresiz birer kurbanı mıyız? İşte burada felsefe imdadımıza yetişiyor. Spinoza’nın yüzyıllar önce gösterdiği gibi, duygularımızın ve tutkularımızın nedenlerini anladığımızda artık onların edilgen köleleri olmaktan çıkarız. İnsan bilinci, bu kimyasal süreci yönetme gücüne sahiptir.
Aşkın bizi takıntılı birine dönüştürdüğünü ve aklımızı perdelediğini fark ettiğimiz an, eleştirel yargı yeteneğimizi (prefrontal korteksimizi) bilinçli olarak tekrar devreye sokabiliriz. Hayatımızdaki belirsizlikleri ortadan kaldırarak, dopamin sistemimizi spor yapmak veya yeni hobiler edinmek gibi sağlıklı yollarla dengeleyerek irademizi kullanabiliriz. Çünkü özgürlük, dış dünyadan veya hormonlardan tamamen yalıtılmak değil; bizi etkileyen nedenleri anlayıp kendi içimizde dengeyi bulmaktır.
Yeni Bir “Mutlu Aşk Sözleşmesi” Yazmak
İlk baştaki o kimyasal tutku yatışıp aklımız başımıza geldiğinde asıl iş, yani ilişkiyi “inşa etmek” başlar. Modern dünyada ilişki kurmak eskisinden daha zordur çünkü bir yandan kimseye boyun eğmeden kendi ayaklarımızın üzerinde durmak isteriz, diğer yandan derin ve sıcak bir bağ ararız. Klasik romantik masallardaki gibi birinin diğeri için yok olduğu, acı çekmenin yüceltildiği ilişkilerin devri kapandı; bugün peşinde olduğumuz şey karşılıklı eşitliğe dayanan “mutlu aşk”tır.
Bu mutlu aşkı yaşamak için birbirimizle yazılı olmayan yeni bir sözleşme yapmamız gerekiyor. Bu sözleşmenin en önemli kuralı şudur: İlişkinin içine tamamen hapsolup kendi hayatından vazgeçmemek; arkadaşları, alışkanlıkları ve kendi iç dünyasını koruyarak ilişki içinde de kendisi olarak var kalabilmek. Eşitliğin asıl sınandığı yer ise kırılganlıklarımızdır. İki tarafın da bir tartışma anında birbirinin geçmişteki yaralarını, zaaflarını bilip oraya kasıtlı olarak vurmaması, aradaki en derin saygı ve sevgi göstergesidir. Aşkı, partnerimizin o gün gerçekten neye ihtiyacı olduğunu fark ederek her gün küçük eylemlerle, sabırla sulamak gerekir.
Sadakatin Sınırları ve İlişkiyi Yeniden Doğurmak
İlişki derinleştikçe sadakat kavramı masaya gelir. Tek eşlilik, evrimsel geçmişimizde insan yavrularının uzun süren bakıma muhtaçlık hali yüzünden genlerimize işlenmiş olsa da, medeniyeti ve toplumsal düzeni korumak için kültürel bir kurum haline gelmiştir. Ancak günümüzde tek bir insandan bütün duygusal ve fiziksel ihtiyaçları on yıllar boyunca eksiksiz beklemenin getirdiği yük, kimi zaman ilişkileri çatırdamaya götürebiliyor. Nitekim bugün poliamori (çoğul aşk) ya da açık ilişki gibi karşılıklı rızaya ve şeffaflığa dayanan çok farklı bağ kurma biçimleri de mevcuttur.
Yine de çoğumuz tek eşli yollardan yürüyoruz ve bu yolda bazen sadakatsizlik krizleriyle karşılaşıyoruz. Aldatmanın ardında genellikle ilişkideki duygusal uzaklaşma, boşluk hissi veya çocukluktan gelen kaygılı/kaçıngan bağlanma yaraları yatar. Ancak sadakatsizlik her zaman her şeyin sonu demek değildir. Şeffaf ama cezalandırıcı olmayan bir iletişim kurulduğunda, üçüncü kişiyle bağlar tamamen koptuğunda ve asıl incinmişlikler maskesiz bir şekilde paylaşıldığında onarım mümkündür. Yıkımın kendisi değil, onunla nasıl yüzleşildiği önemlidir; iyi yönetilen bir kriz, ilişkiye yepyeni bir anlam ve çok daha sarsılmaz, dürüst bir bağ kazandırabilir.
Son Söz
Aşk, doğanın bize oynadığı biyolojik bir oyun olarak başlar, bizi mantıksız birine dönüştürür ve belirsizliklerle heyecanlandırır. Ancak biz sadece hormonlarımızdan ve dürtülerimizden ibaret değiliz. İlişkimize irademizi, aklımızı ve özenimizi kattığımızda; ne kendi özgürlüğümüzden vazgeçmek ne de bağ kurmaktan kaçmak zorunda kalırız. İki özgür insanın her gün birbirini yeniden seçtiği, kırılganlıklarını sevgiyle sardığı ve hayatı paylaştığı bir ilişki, kendimize verebileceğimiz en güzel armağandır.




