Sir Elton John’un fotoğraf kolleksiyonu neler söylüyor?

Dün Musee de Jeu de Paume’daki “Fragile Beauty” adlı Sir Elton John’un  fotoğraf kolleksiyonunun sergisini gezdim. Erken erken kapanan Arter’deki Ömer Koç’un kolleksiyon sergisi ve geçen yıl Arles Fotoğraf karşılaşmalarında Yves Saint Laurent’ın fotoğraf sergisi aklıma geldi. Sanata yatırım yapan, sanatçıyı koruyup kollayan mesenleri her zaman hayranlıkla izlemişimdir.

Elton John ve David Furnish’in fotoğraf koleksiyonunun en çarpıcı yanı, ışıltılı yıldız portrelerinin ötesinde, insanlık durumunun kırılganlığına ve direnişine tuttuğu aynadır. 1991’de alkol bağımlılığı tedavisinin ardından koleksiyonculuğa başlayan Elton John, ilk adımlarını moda fotoğrafçılığında atmış; Irving Penn, Herb Ritts ve Horst P. Horst gibi ustaların siyah-beyaz çalışmalarıyla başlayan bu yolculuk, zamanla Paris’in savaş sonrası couture dünyasından bugünün sokak modasına uzanan geniş bir tarihi kapsar hale gelmiştir. Richard Avedon’ın filleri arasında bir mankeni ölümsüzleştirdiği Dovima with Elephants, Guy Bourdin’in kışkırtıcı 1960’lar vizyonu, Nontsikelelo Veleko’nun profesyonel modeller yerine sokaktaki insanların kendi tarzını yücelttiği kareler — hepsi David Furnish için modanın sadece bir statü göstergesi değil, bireysel özgürleşmenin bir yolu olduğunu gösterir.

Koleksiyonun belki de en sarsıcı katmanı, toplumsal mücadeleleri belgeleyen fotojurnalizm bölümüdür. Jemal Countess’in, John Lewis’in cenaze arabasının Selma Köprüsü’ne girdiği anı yakaladığı fotoğraf, Elton John’a göre hiçbir kurgu taşımayan, sivil haklar mücadelesine sunulmuş en saf saygı duruşlarından biridir. Pirkle Jones’un 1968’de Oakland’da Kara Panterler’in Huey Newton için düzenlediği mitingi belgeleyen karesi de aynı dönemin militan uyanışını dürüstçe kaydeder. Bu tarihsel çizgi, 11 Eylül’de Richard Drew’un çektiği ve dünyaca “Düşen Adam” olarak bilinen fotoğrafla — ki Drew, bu fotoğrafı koleksiyona katmadan önce iki yıl boyunca Elton John’un samimiyetinden emin olmayı beklemiştir — ve 2020’de Julio Cortez’in George Floyd protestolarında çektiği, elinde ters çevrilmiş bir Amerikan bayrağıyla yürüyen protestocu karesiyle günümüze kadar uzanır.

AIDS krizi, koleksiyonun belki de en kişisel bağ kurduğu temadır. William Klein’ın 1988’de Atlanta’da çektiği renkli “Act Up, Atlanta” fotoğrafı, sanatçının klasik siyah-beyaz moda işlerinden tamamen sıyrıldığı, militan sivil itaatsizliği belgeleyen bir kraldır. Elton John, o yıllarda bu gösterilere bizzat katılamamış olmanın pişmanlığını taşıdığını söyler; bu fotoğrafı koleksiyonuna katmak ve ardından Elton John AIDS Vakfı’nı kurmak, ona göre bu telafinin en somut karşılığıdır. Salgının kayıpları, koleksiyonun içinde de iz bırakmıştır: 1987’de AIDS’ten hayatını kaybeden Peter Hujar’ın empatik fotoğrafları, Robert Mapplethorpe’un ölümünden kısa süre önce çektiği, kurukafalı bastonuyla poz verdiği o heykelsi otoportre  mağrur bir duruşla hastalığın karşısında dikilen bir bedendir.

Mapplethorpe’un bu heykelsi, kusursuz kompozisyonlara dayanan yaklaşımı, Nan Goldin’in tam zıddı bir estetikle aynı topluluğu belgelemesiyle ilginç bir karşıtlık oluşturur. İkisi de burjuva geçmişlerinden sıyrılıp 1970’lerin New York bohemine katılmış, fotoğrafı “sahici kalmanın bir yolu” olarak görmüştür. Ama Goldin’in Thanksgiving serisi — 1973 ile 1999 arasında çekilmiş 149 Cibachrome baskıdan oluşan, yerden tavana kadar bir duvarı kaplayacak şekilde sergilenen devasa bir enstalasyon — ham ve anlık bir günlük niteliğindedir. Elton John bu seriyi Duke Street’teki White Cube galerisinde ilk gördüğünde donup kalmış, “Bu benim hayatım, geçmişimin çok büyük bir parçası” demiştir; kendi bağımlılık dolu geçmişiyle serideki non-konformist, çalkantılı yaşamlar arasında dolaysız bir bağ kurmuştur. Fotoğraflardaki insanların çoğu, özellikle AIDS salgını yüzünden artık hayatta değildir — bu da seriyi bir nostaljiden çok, kayıp bir neslin gerçek bir belgesine dönüştürür.

Kuir görünürlüğü, koleksiyonun ısrarla döndüğü bir başka eksendir. Tom Bianchi’nin, eşcinselliğin ABD’de hâlâ yasadışı olduğu 1970-80’lerde çekip saklamak zorunda kaldığı Fire Island Pines fotoğrafları, Sunil Gupta’nın Christopher Street serisi, Wolfgang Tillmans ve Ryan McGinley’nin çağdaş işleri — hepsi geçmişin tabularını kamusal alana taşıma cesaretini paylaşır. Philip-Lorca diCorcia’nın Los Angeles’taki seks işçilerini konu alan Hustlers serisi de aynı şekilde marjinalleştirilmiş hayatların kırılganlığını dürüstçe gösterir.

Şöhretin perde arkası da koleksiyonun kalbinde yer alır. Marilyn Monroe, belki de bunun en yoğun örneğidir: Richard Avedon ve Eve Arnold’un fotoğrafları, onun kamera karşısında “Marilyn’i oynamayı” ne kadar iyi bildiğini gösterirken, Eve Arnold’un 1960’ta Nevada çölünde, The Misfits setinde tek başına senaryosunu okurken yakaladığı kare, tam tersine, yıldızın maskesiz, yorgun ve derin bir yalnızlık içindeki halini ortaya koyar. Elton John, Monroe’yu çocukluğundan beri çekici bulduğunu, ama onun gerçek derinliğini ancak bu tür fotoğrafları gördükten sonra kavradığını söyler. Aynı ışıltı-kırılganlık ikiliği, Candy Darling’in hastane yatağında çekilmiş pozunda ya da Miles Davis’in Irving Penn tarafından fotoğraflanan, emek ve acıyı aynı anda yansıtan elinde de kendini gösterir.

Sonuçta “Fragile Beauté” adıyla Jeu de Paume’da sergilenen bu 300’den fazla eserlik koleksiyon, Victoria and Albert Museum işbirliğiyle hazırlanmış, moda, şöhret, kuir kimlik ve toplumsal direnişi tek bir bakışta bir araya getiren nadir bir panoramadır. Man Ray’den André Kertész’e, Dorothea Lange’den Diane Arbus’a, Cindy Sherman’dan Ai Weiwei’ye uzanan bu seçki, sonuçta tek bir soruya dönüyor gibidir: güzelliğin ardında her zaman bir kırılganlık, kırılganlığın ardında ise her zaman bir direniş vardır.