Geçmiş geçmişte mi kaldı?
Tabii ki hayır!
Büyüyerek bizimle birlikte gelmeye devam ediyor. Geçmişi unutmak mümkün değil. Hani Jacques Brel’in “Ne me quittes pas” adlı o ünlü şarkısında söylediği “Tout peux s’oblier” yani her şey unutulabilir” sözü doğru değil. Jacques Brel yanlış bir tesbitte bulunmuş. Bu konuda hazırladığım bir derlemeyi ekliyorum.
Geçmiş; Bellek, Kimlik ve İyileşme Üzerine
Geçmiş asla tam anlamıyla geride kalmaz. Kronolojik olarak bitmiş görünse de, psikolojik ve bedensel olarak bizimle yaşamaya devam eder; çünkü “ben” dediğimiz şey, aslında o geçmişin ördüğü bir ağdır. Fransız düşünür Charles Pépin’in de işaret ettiği gibi, mesele geçmişi silmek değil, onunla nasıl bir ilişki kurduğumuzdur. Aynı geçmiş, kimi zaman bizi geriye çeken bir pranga, kimi zaman da yolumuzu aydınlatan bir pusula olabilir. Bu ayrımı belirleyen şey, olayların kendisi değil, onları bugün nasıl anlamlandırdığımızdır.
Kimlik gelişimi üzerine çalışan James Marcia, insanların kimliklerini nasıl inşa ettiğini iki eksende inceler: araştırma ve bağlanma. Kimliğini hiç sorgulamadan, ailesinden ya da çevresinden devraldığı gibi yaşayan biri “erken bağlanmış” bir konumdadır; ne araştıran ne de belirgin bir yönü olan biri ise “dağınık” bir kimlik taşır. Bu iki grubun ortak noktası, geçmişlerini derinlemesine sorgulama ihtiyacı duymamalarıdır — hayatlarını yüzeysel bir kronoloji olarak anlatırlar, çünkü krizle yüzleşmemişlerdir. Oysa “moratoryum” dediğimiz arayış dönemindeki kişiler, henüz bir kimliğe yerleşmemiş olsalar da aktif biçimde sorgulama halindedirler; tıpkı kimliğini bulmuş kişiler gibi, yaşadıkları zorluklardan çok daha derin dersler çıkarırlar. Kriz, görünenin aksine bir tehdit değil, anlam üretiminin ön koşuludur.
Bu anlam üretimi, psikolojide “anlatı kimliği” kavramıyla açıklanır: insanın geçmişini, bugününü ve geleceğini tek bir hikâyede birleştirme çabası. Psikoterapi süreçlerini yıllar boyunca izleyen araştırmalar çarpıcı bir bulguya işaret eder: Danışanlar kendi hikâyelerini giderek daha “eylemli” bir dille anlatmaya başladıklarında — yani kendilerini edilgen bir kurban değil, hayatını yönlendiren bir özne olarak konumlandırdıklarında — bu değişim, klinik iyileşmeden önce gerçekleşir. Başka bir deyişle, önce hikâyeyi yeniden yazarız, iyileşme onu takip eder. Bu yeniden yazımın en güçlü biçimlerinden biri “kurtuluş” anlatısıdır: acı bir deneyimi bir fedakârlığa, bir toparlanmaya, bir olgunlaşmaya ya da yeni bir bilgeliğe dönüştürmek. Bunu başarabilenler, geçmişin karanlık bir sayfasını dışlamak yerine, onu daha geniş hikâyelerinin bir parçası hâline getirirler ve bu bütünleşme onları güçlendirir.
Ama burada hafızanın kendisiyle ilgili rahatsız edici bir gerçekle yüzleşmek gerekir: bellek, geçmişi olduğu gibi saklayan bir arşiv değildir. Her hatırlama aslında bir yeniden inşadır; anılarımız şimdiki inançlarımıza, duygularımıza ve ihtiyaçlarımıza göre sürekli yeniden şekillenir. Zihnimiz iki şey arasında gerilim yaşar: geçmişe sadık kalmak ile kendimize dair tutarlı ve bütünlüklü bir hikâye kurmak. Bu gerilim bazen tamamen kurgusal anılar üretmemize bile yol açabilir — ve ne ilginçtir ki, bu anılar zihnimizde tekrar tekrar canlandırıldıkça gerçek anılar kadar canlı ve inandırıcı hâle gelir. Belki de bu yüzden bir anının “gerçek” hissettirmesi, onun nesnel doğruluğundan çok, taşıdığı duygusal ağırlıkla ilgilidir.
Bu fikri en çarpıcı biçimde işleyen kurgusal örneklerden biri Blade Runner 2049’daki K karakteridir. K, çocukluğuna dair en değerli anısının aslında kendisine değil, başka birine ait olduğunu, kendisine yalnızca yerleştirildiğini öğrenir. Bunu anlamak onu benlik zeminini kaybetmiş gibi hissettirir. Ama film tam da burada Henri Bergson’un zaman felsefesine yaklaşır: Bergson’a göre zaman, birbirinden bağımsız anlardan oluşan bir şerit değil, geçmişin, şimdinin ve geleceğin iç içe geçtiği kesintisiz bir akıştır — “süre”. Bu bakışla insanı insan yapan şey, anılarının doğruluğu değil, onları şimdiki zamanda nasıl sahiplendiği ve hangi eyleme dönüştürdüğüdür. K, anılarının sahteliğiyle yüzleştikten sonra geçmişte donup kalmaz; tam tersine, kendi özgür iradesiyle bir sorumluluk üstlenerek kendi kaderini belirler. Özneleşme, nereden geldiğimizle değil, şimdi ne yapmayı seçtiğimizle ilgilidir.
Geçmişin bugünkü davranışlarımızı şekillendirme biçimi elbette yalnızca felsefi bir mesele değil, çok somut bir psikolojik gerçekliktir de. Lise Bourbeau’nun tanımladığı “ruhun beş yarası” — reddedilme, terk edilme, aşağılanma, ihanet ve adaletsizlik — genellikle çocuklukta, özellikle yaşamın ilk yıllarında şekillenir ve yetişkinlikte fark edilmeden ilişkilerimize sızar. Reddedilme yarası taşıyan biri kendi değerini sürekli başkalarının onayına bağlar; terk edilme yarası taşıyan biri sevdiklerinin gözünde hiçbir zaman yeterli olamayacağı korkusuyla yaşar; ihanet yarası olan biri güven kurmakta zorlanır. Bu yaralar çözülmeden kaldığında, Freud’un tabiriyle bir “tekrarlama zorlantısına” dönüşür: bilmeden, tanıdık geldiği için, bizi acıtan kalıpları yeniden yeniden kurarız.
Bu kısır döngüyü kırmanın yolu, sanılanın aksine acıyı bastırmak değil, onunla yüzleşmektir. Araştırmalar bir konuda oldukça nettir: kaçındığımız her duygu ya da anı, zamanla daha güçlü bir biçimde geri döner. Yani bizde söylendiği gibi “Yediğin hurmalar bir gün gelir seni mutlaka tırmalar”Acıyı söküp atmaya çalışmak yerine onu açık yüreklilikle karşılamak, tolere etmek ve gitmesine izin vermek, zihnin yeni bir denge kurmasının tek yoludur. Bu noktada EMDR ya da bilişsel davranışçı terapi gibi yöntemler, sinir sistemine kodlanmış travmatik izleri güvenli bir ortamda yeniden işleyerek gerçek bir çözülme sağlayabilir.
Günümüzde bu iyileşme sürecini zorlaştıran yeni bir engel var: dijital hayatın dayattığı zamansal parçalanma. Sürekli bildirimler, çoklu görev alışkanlığı ve “her an ulaşılabilir olma” kültürü, zihni derin düşünmeye ayıracağı boşluktan mahrum bırakıyor. Oysa bir deneyimi anlamlandırmak, uzun süreli bir odaklanma ve iç sese kulak verme hâli gerektirir. Dijital dünyanın sunduğu anlık tatmin, zorlayıcı duygulardan hızla kaçmayı kolaylaştırıyor — ama bu kaçış, tıpkı bastırılan her duygu gibi, sorunu çözmek yerine erteliyor ve derinleştiriyor.
Peki geçmişle nasıl barışılır? Cevap, onu unutmakta ya da inkâr etmekte değil. Zihnimizin unutma yetisi zaten bir zayıflık değil, hipokampüsün yeni bilgilere yer açmak için kullandığı doğal bir mekanizmadır; her şeyi hatırlamak istemek bile başlı başına bir yüktür. Asıl mesele, geçmişi bugünkü farkındalığımızla yeniden okumaktır. Bir deneyimi terapide, sanatta ya da sadece sessiz bir düşünme anında yeniden ele almak, onun bize dayattığı anlamı değiştirebilir. Böylece geçmiş, bizi geriye çeken bir pranga olmaktan çıkıp, şimdiki kararlarımıza ve gelecekteki yönümüze ışık tutan bir pusulaya dönüşür. Nihayetinde hikâyemizi yeniden yazma gücü hep elimizdedir — mesele, o gücü kullanmaya cesaret etmektir.
Not; EMDR ya da bilişsel davranışçı terapi nedir?
EMDR ya da Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT), psikolojide bilimsel olarak en çok araştırılmış ve en sık kullanılan terapi yöntemleri arasındadır. Ancak farklı ilkelere dayanırlar.
EMDR (Eye Movement Desensitization and Reprocessing), Türkçesiyle Göz Hareketleriyle Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşleme terapisidir. Temel düşüncesi, yaşanan bazı travmatik ya da yoğun duygusal olayların beyinde tam olarak işlenememesi ve bu nedenle kişinin, olay geçmişte kalmış olsa bile onu sanki yeniden yaşıyormuş gibi hissetmesidir.
EMDR terapisinde terapist, kişiden travmatik anıyı hatırlamasını ister. Aynı anda kişinin gözlerini sağa-sola hareket ettirmesini sağlar ya da iki kulağa sırayla ses verilmesi veya ellere dönüşümlü titreşim uygulanması gibi iki yönlü uyarım teknikleri kullanılır. Bu süreçte amaç, beynin anıyı yeniden işlemesine yardımcı olmaktır. Anı silinmez; ancak anının yarattığı korku, utanç, kaygı veya diğer yoğun duyguların önemli ölçüde azalması hedeflenir.
EMDR özellikle travma sonrası stres bozukluğu, trafik kazaları, doğal afetler, çocukluk travmaları, taciz ve istismar deneyimleri, yas süreçleri, bazı fobiler ve performans kaygısı gibi durumlarda etkili olduğu gösterilmiş bir terapi yöntemidir.
Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT) ise “Bizi olaylar değil, olayları yorumlama biçimimiz etkiler.” ilkesine dayanır. Aynı olay karşısında farklı insanların farklı düşünceler geliştirmesi nedeniyle farklı duygular yaşadığı kabul edilir. Örneğin patronun bir çalışanı toplantıya çağırması, bir kişi tarafından “Kesin işten çıkarılacağım.” şeklinde yorumlanırken, başka biri bunu “Bana yeni bir görev verecek olabilir.” diye değerlendirebilir. Olay aynı olmasına rağmen düşünce farklı olduğu için hissedilen duygu da farklı olur.
BDT’de terapist, kişinin otomatik düşüncelerini fark etmesine, gerçekçi olmayan düşüncelerini sorgulamasına, daha dengeli düşünceler geliştirmesine, kaçınma davranışlarını azaltmasına ve yeni davranışlar denemesine yardımcı olur. Bu terapi oldukça yapılandırılmıştır ve genellikle seanslar arasında uygulanacak ev ödevleri ve egzersizler içerir.
BDT; depresyon, anksiyete bozuklukları, panik bozukluk, obsesif kompulsif bozukluk (OKB), fobiler, uyku sorunları, öfke kontrolü problemleri ve yeme bozuklukları gibi birçok psikolojik sorunda etkili olarak kullanılmaktadır.
İki yöntem arasındaki temel fark, EMDR’nin daha çok travmatik anıların beyinde yeniden işlenmesine odaklanması, BDT’nin ise kişinin düşünce kalıplarını ve davranışlarını değiştirmeyi hedeflemesidir. EMDR’de göz hareketleri veya benzeri iki yönlü uyarım teknikleri kullanılırken, BDT daha çok konuşma, düşünce analizi ve davranışsal uygulamalardan yararlanır. EMDR geçmişte yaşanmış travmatik deneyimlere ağırlık verirken, BDT çoğunlukla kişinin bugünkü düşünce ve davranışlarına odaklanır.
Hangisinin daha etkili olduğu kişiden kişiye ve yaşanan sorunun niteliğine göre değişir. Travmatik bir olayın etkileri ön plandaysa EMDR güçlü bir seçenek olabilir. Sürekli olumsuz düşünceler, kaygı veya depresyon gibi sorunlar baskınsa BDT genellikle ilk tercih edilen yaklaşımlardan biridir. Günümüzde birçok terapist, gerektiğinde her iki yöntemi birlikte kullanarak önce travmatik anıların duygusal yükünü azaltmayı, ardından yeni düşünce ve davranış kalıplarını güçlendirmeyi amaçlamaktadır.
Her iki terapi yöntemi de çok sayıda bilimsel araştırmayla etkinliği desteklenmiş yaklaşımlardır. En uygun terapi yöntemi, kişinin yaşadığı sorunun özelliklerine, yaşam öyküsüne ve terapi hedeflerine göre ruh sağlığı alanında eğitimli bir uzmanla birlikte belirlenmelidir.




