Ungaretti; şiirlerin şairi…
Savaşın Gölgesinde Bir Işık Arayışı: Ungaretti
Giuseppe Ungaretti (1888-1970), İtalyan şiirine getirdiği yeniliklerle tanınan modernist, hermetik şair ve akademisyendir. İskenderiye doğumlu olan şair, I. Dünya Savaşı’nda cephe deneyimini yalın ve vurucu bir dille aktarmış, modern İtalyan edebiyatının en büyük temsilcilerinden biri olmuştur.
Giuseppe Ungaretti’nin şiiri, insanın en çıplak haliyle, yani ölümle göz göze geldiği anda nasıl bir varlık olduğunu sorar. Onun dizeleri savaşın, kaybın ve yasın ortasında yazılmıştır; ama tuhaf bir biçimde bu şiirler yıkımdan çok, yıkıma direnen bir yaşama iradesini anlatır. Kırılganlık, Ungaretti’de bir çöküş değil, bir başlangıç noktasıdır.
Bu direnişin ilk hali, Fratelli şiirinde ortaya çıkar. Şair, karanlıkta seçemediği askerlere “Hangi alaydansınız kardeşler?” diye seslenir; ama bu “kardeş” sözü kahramanca haykırılan bir slogan değil, gecenin içinde titreyen, ürkek bir kelimedir. Ungaretti bunu, insanın kendi kırılganlığıyla yüzleştiği anda gösterdiği istemsiz bir isyan olarak tanımlar. Ölümün bu kadar yakın olduğu bir yerde insan, kendi çaresizliğini fark ettiği anda yalnız kalmaya değil, aynı kaderi paylaşan başka bir zayıf ruha tutunmaya yönelir. Şiirdeki “yeni doğmuş yaprak” benzetmesi de bunu pekiştirir: rüzgâra karşı direnci olmayan, her an kopabilecek bir yaprak gibi, siperdeki insanlar da eşit derecede savunmasızdır. Bu ortak çaresizlik, aralarındaki bütün farkları siler ve kardeşlik denen bağı en saf haliyle kurar.
Aynı kırılganlık, Veglia şiirinde farklı bir yöne evrilir. Şair, dolunay ışığında, öldürülmüş bir arkadaşının yanında bütün geceyi geçirir; onun kaskatı kesilmiş elleri ve gerilmiş ağzı, ölümün en çıplak görüntüsüdür. Beklenen tepki bir ruhsal çöküş olurdu; oysa Ungaretti o gece “aşk dolu mektuplar” yazar ve şiiri “Hayata hiç bu kadar bağlı olmamıştım” dizesiyle bitirir. Ölümün bu denli somut olduğu bir anda sevgiye yönelmek, dehşetin insanı ele geçirmesine izin vermemenin bir yoludur; mektuplar, ölümle şair arasına örülen manevi bir kalkan gibi işler. Benzer bir toparlanma iradesi Allegria di Naufragi’de de görülür: gemi kazasından sağ çıkan deniz kurdu, kederin yasını tutmak için durup beklemez, yoluna hemen devam eder. Ungaretti’de hayata bağlılık, felaketin hemen ardından gelen bu ısrarcı, neredeyse içgüdüsel toparlanmadır.
Ama şair her zaman bu kadar dirençli çıkmaz metinden; bazen acı, dışa vurulamayacak kadar ağırlaşır ve içeride taşlaşır. Sono una creatura şiirinde Ungaretti, sessiz gözyaşlarını San Michele Dağı’nın taşına benzetir: soğuk, sert, kurumuş, cansız. Bu taşlaşma, hissizlik değil, tam tersine kelimelere sığmayan bir kederin ruhu dondurmasıdır. Tutto ho perduto şiirinde bu duygu daha da keskinleşir; şair çocukluğunu “gecelerin dibine” gömdüğünü, artık kendini bir çığlıkta unutamayacağını söyler ve hayatını “boğazının derinliklerinde tıkanıp kalmış, çığlıklardan oluşan bir kaya”ya benzetir. Burada acı bir ifade felcine dönüşür: dışa vurulmak istenen isyan, sese dönüşemeden katılaşır.
Bu yorgunluk ve tükeniş, Ungaretti’nin kuş imgelerinde de karşımıza çıkar — ama özgürlükten çok, bitkinlikten söz eden kuşlarla. Agonia şiirinde ölüm, serapa kanan susamış bir tarlakuşuna benzetilir; denizi aşmayı başaran ama uçma arzusu kalmayan bir bıldırcın, yolculuğun kendisine artık gücü kalmadığını gösterir. Şair, kör edilmiş bir saka kuşu gibi sızlanarak yaşamaktansa onurluca tükenmeyi yeğler. Giorno per giorno’da ise geçip giden bir kırlangıç, şairin kendi ömrünün de mevsimle birlikte sona erdiğini fark ettiği an olur.
Yine de Ungaretti’nin dünyası karanlıkta kapanıp kalmaz. Tam da umudun tükendiği yerde, beklenmedik bir ışık belirir. Giorno per giorno’da, çocuğunun ölümünden sonra “Bu kadar geceye nasıl dayanabilirim?” diye soran şair, en umutsuz anında yanına sessizce yaklaşan bir gölgenin kendisini aydınlattığını fark eder. Şiir, çocuğunun sesinden gelen bir vaatle kapanır: baba için artık bir şafak, dokunulmamış bir gün vardır. Per sempre şiirinde bu inanç daha da netleşir — şair, hiçbir sabırsızlık göstermeden bekleyeceğini, yeniden doğan ellerin bir gün yeniden açılacağını, kaybettiği kişinin eksiksiz biçimde dirileceğini düşler. Bu diriliş bedensel değil, ruhsaldır; ölümün getirdiği donukluğun sevgiyle aşılmasıdır.
Bu ışık arayışının en yalın ifadesi, belki de Mattina şiirinin iki kelimelik dizesinde bulunur: “M’illumino d’immenso” — sonsuzlukla aydınlanıyorum. 1917’de, savaşın en ağır günlerinde yazılan bu dize, uzun açıklamalara ihtiyaç duymaz; şafağın ilk ışığıyla gelen o ani, kapsayıcı umut duygusunu olduğu gibi kaydeder. Noia şiirindeki “Bu gece de geçecek” dizesi de aynı sessiz inancı taşır: karanlık ne kadar ağır olursa olsun, geçicidir.
Ungaretti’nin şiirini bir bütün olarak okuduğumuzda ortaya çıkan tablo şudur: insan onun dizelerinde bir yaprak kadar kırılgan, bir taş kadar sessizleşebilen, yorgun bir kuş kadar tükenebilen bir varlıktır. Ama tam bu kırılganlığın içinden, önce başka bir insana uzanan bir el, sonra sevgiye tutunan bir irade, sonunda da karanlığı yaran bir ışık doğar. Ungaretti için acı asla inkâr edilmez; ama her zaman, onu aşan bir yaşama arzusuyla birlikte var olur.
Buraya iki satırlık o efsanevi şiiri alalım;
Giuseppe Ungaretti’nin 1917 tarihli Mattina (Sabah) şiirinin Türkçe çevirisi şu şekildedir:
SABAH
Sonsuzlukla aydınlanıyorum
(İtalyanca orijinali: “M’illumino d’immenso”)
Yalnızca iki kelimeden oluşan bu efsanevi dize; kelimelerin ağırlığından tamamen arınarak, şafak vakti gelen ışığın evrenin ve yaşamın sonsuzluğuyla buluştuğu o sarsıcı içsel aydınlanma anını en saf haliyle aktarır.



