Provokatör Bir Fotoğrafçı; Daido Moriyama

 :

Daido Moriyama; Provokatör Bir Fotoğrafçı

Mehmet Ömür

Bugün Henri Cartier-Bresson Vakfı’ndaki Daido Moriyama sergisini gezdim ve bu aykırı fotoğrafçının ruhunu adeta içimde hissettim. Eserlerine bakarken onunla kendi aramdaki benzerlikleri düşünmeden edemedim. Sergilerin insana kattığı muazzam yararlar vardır; öğrenirsiniz, derinlemesine düşünürsünüz ve yepyeni farkındalıklar kazanırsınız. Bir taraftan görme biçiminizi eğitirken, diğer yandan duygusal anların doruklarına ulaşırsınız. Sosyal medyada hızla ve hunharca tüketilen dijital görüntülerin aksine, gerçek bir sanat eserinin karşısında durup zaman geçirmek, insanda çok daha farklı ve derin bir bilinç hâli yaratıyor. Moriyama’nın sergisini gezerken ben de tam olarak bu yoğun duyguları yaşadım. Serginin başlığı ise beni derinden etkiledi: “Fotoğrafa Yazılmış Aşk Mektupları”. Vakfın müze kitapçısında aynı adı taşıyan kitabın da satışa sunulduğunu görmek de hoş oldu.

Bazı fotoğrafçılar vardır; onların fotoğraflarına baktığınızda bir görüntü dışında, farklı bir tarz ve bir yaşam biçimi görürsünüz. Günümüz çağdaş fotoğraf sanatının en etkili isimlerinden biri olarak kabul edilen Daido Moriyama da hiç şüphesiz bu isimlerden biri. Onun hikâyesi, aslında Tokyo sokaklarında bitmek bilmeyen, tutkulu bir yürüyüşün hikâyesidir. 1938 yılında Osaka’da dünyaya gelen sanatçı, gençlik yıllarında önce grafik tasarımla ilgilense de kısa süre sonra asıl yolu olan fotoğrafla kesişti. Ünlü fotoğrafçılar Takeji Iwamiya ve Eikoh Hosoe’nin yanında çalışarak deneyim kazandıktan sonra, 1964 yılında kendi özgün yolunu çizmeye başladı. Bu dönemde Shomei Tomatsu’nun kareleri, William Klein’ın sert ve enerjik New York görüntüleri, Andy Warhol’un gündelik hayatı sanatın merkezine taşıyan yaklaşımı ve Jack Kerouac’ın özgürlükçü yazılarından çok etkilendi.

Moriyama’nın fotoğraf anlayışını özetleyen üç sihirli kelime var: “Are, bure, boke”; yani grenli, bulanık ve net olmayan görüntüler. İlk bakışta birer teknik kusur gibi algılanabilecek bu özellikler, aslında onun tamamen bilerek ve isteyerek yaptığı estetik bir tercihidir. Çünkü ona göre fotoğraf, kusursuz ve steril bir görüntü yakalamak için değil; hayatın o saf, filtresiz ve çarpıcı gerçekliğini göstermek içindir. Bir söyleşisinde dile getirdiği “Fotoğraflarımı gözlerimden çok bedenimle çekiyorum” cümlesi, onun benzersiz çalışma biçimini çok iyi özetliyor. Çoğu zaman vizörden bakma ihtiyacı bile duymadan; yürürken, koşarken ya da hareket hâlindeki bir araçtan deklanşöre basıverir. Ortaya çıkan bu görüntüler bazen bulanık, bazen sert, bazen de düzensizdir ancak tam da bu yüzden benzersiz bir şekilde saf ve canlı fotoğraflardır. 1960’ların sonunda Japonya’da ortaya çıkan Provoke hareketiyle birlikte sanatçının bu asi fotoğraf dili daha da belirginleşti. Dönemin fotoğraf dünyası teknik mükemmelliği ve estetik güzelliği yüceltirken, Provoke sanatçıları bunun tam zıttını savunuyordu. Onlara göre dünya düzenli bir yer değildi ve dolayısıyla fotoğrafın da düzenli görünmesi gerekmiyordu. Belirsizlik, parçalanmışlık ve çelişki, hayatın ta kendisiydi.

Sergide Moriyama’nın yalnızca bir fotoğrafçı olmayı hedeflemediğini anlıyoruz. Moriyama aynı zamanda bugüne kadar 180’den fazla kitap yayımlamış son derece üretken bir yazardır. 1968 yılında yayımlanan ilk kitaplarından Japan: A Photo Theater ile dikkatleri üzerine çekmiş; ardından gelen Farewell Photography, Hunter, Mayfly ve Another Country in New York gibi eserleri fotoğraf tarihinin klasikleri arasındaki sarsılmaz yerini almıştır. Yüz seksenden fazla kitap yayımlamış olması, onun fotoğrafla kurduğu bağın ne denli yoğun ve tutkulu olduğunu anlamamıza yetiyor. Özellikle 1972 tarihli Farewell Photography (Elveda Fotoğraf) kitabı, kariyerinde çok özel bir mihenk taşıdır. Bu kitapta alışılmış estetik kuralların neredeyse tamamını yerle bir etmiştir. Üzerleri çizilmiş negatifler, filmlerin kenarları, teknik açıdan “başarısız” kabul edilen kareler ve parçalanmış görüntülerin hepsini cesurca bu kitapta toplamıştır. Moriyama adeta fotoğrafın sınırlarını sonuna kadar zorlar ve hepimize şu vurucu soruyu sorar: “Fotoğraf gerçekten nedir?”.

Bu varoluşsal sorunun peşinde geçen yaşamının büyük bir bölümüne ise Tokyo’nun Shinjuku semti tanıklık etmiştir. 1961 yılında yerleştiği bu canlı ve kaotik mahalle, onun bitmez tükenmez ilham kaynağı olmuştur. Neon ışıkları, reklam afişleri, kalabalık metro çıkışları, barlar, sokak köpekleri ve gecenin anonim yüzleri, yıllar boyunca fotoğraflarında tekrar tekrar karşımıza çıkmaya devam etmiştir. Bugün doksan yaşına yaklaşmasına rağmen hâlâ Shinjuku’dan kopamamış olması kesinlikle bir tesadüf değildir. Moriyama’nın en tanınmış eseri ise hiç şüphesiz 1971 yılında çektiği o meşhur “başıboş bir köpek” görüntüsüdür. Dişlerini göstererek objektife sertçe bakan bu köpek, zamanla çağdaş fotoğraf sanatının en güçlü ikonlarından birine dönüşmüştür. Moriyama bu fotoğrafı bir tür “öz portre” olarak tanımlar. Belki de gerçekten öyledir: Huzursuz, özgür, yalnız ve sürekli hareket hâlinde olan bir ruh…. Sergide bu fotoğrafın bir zeytinyağı şişesi üzerinde onun imzasıyla yer alması, bir fotoğrafın ne kadar ikonik olabileceğinin bir örneği olabileceğini anlamamıza yardım ediyor.

Paris’teki Fondation Henri Cartier-Bresson’da düzenlenen “Lettres d’amour à la photographie” yani “ Fotoğrafa aşk mektupları” başlıklı sergi, sanatçının dünyasına farklı ve derinlikli bir bakış açısıyla ev sahipliği yapıyor. Sergi, onun hem eserlerini hem de fotoğrafla kurduğu o dipsiz, neredeyse takıntılı ilişkiyi anlatıyor. Beni en çok etkileyen detaylardan biri de, fotoğrafın öncülerinden Nicéphore Niépce’in ruhunun peşine takılıp onun Saint Loup de Varenne’deki evine adeta bir hac seferi yapar gibi gitmesi oldu. O pencereden çatılara bakmaya çalışması ve Niépce’in yatak odasının fotoğrafını çekmesi büyüleyici bir tutku örneği. Ben de artık ziyaret edilebilen bu 200 senelik tarihi evi gezmeyi, gidilecek yerler listemin en üst sırasına yazdım. 

Bu sergi kesinlikle klasik bir retrospektif değil. Buradaki amaç, Moriyama’nın kariyerini kronolojik olarak sıralamaktan ziyade, onun altmış yılı aşkın süredir fotoğrafla sürdürdüğü o tutkulu diyaloğu hissetmemizi sağlamak.

Daha önce de değindiğim gibi, Daido Moriyama’nın fotoğrafları kadar kaleme aldığı metinleri de büyük bir önem taşıyor. Yıllar boyunca çeşitli dergilerde yayımlanan yazılarının büyük bir bölümünü Shinjuku’daki küçük barlarında kaleme almış. Onun eşsiz dünyasında fotoğraf; sadık bir yol arkadaşı, bir sevgili, bir eş, bazen bir sırdaş, bazen bir günlük, bazen de dünyayla kurduğu ilişkinin ta kendisidir. 90 yaşına yaklaşan bu dev çınarın fotoğraf çekmeyi bırakıp bırakmadığını merak ederken, küratör arkadaş onun şu unutulmaz sözüyle bize cevap veriyor: “Fotoğraf çekmek benim işim değil, alışkanlığım.”. Dolayısıyla anlıyoruz ki, yavaş adımlarla da olsa, Shinjuku sokaklarında dolaşmaya ve hayatı kaydetmeye hâlâ devam ediyor. yakında yeni bir kitabının piyasaya çıktığını görmek bizi şaşırtmaz sanıyorum.

Daido Moriyama’nın fotoğraflarına baktığımızda sadece Tokyo’yu görmüyoruz; aynı zamanda bir insanın hayatı boyunca peşinden gitmekten asla vazgeçmediği büyük bir tutkuyu izliyoruz. Ve işte bu tutku, altmış yılı aşkın süredir bize hâlâ aynı soruyu sordurmayı başarıyor: “Bulunuşunun 200. yılında, bir fotoğraf gerçekten neyi gösterebilir?”. Bizi Moriyama ile buluşturup fotoğrafa dair böylesine derin sorular sormamıza vesile olan HCB Vakfı’na teşekkür ediyoruz. 

Daido Moriyama – Fotoğrafa Yazılmış Aşk Mektupları (Lettres d’amour à la photographie) 

Mekân: Fondation Henri Cartier-Bresson, 79, rue des Archives 75003 Paris 

Tarihler: 20 Mayıs – 4 Ekim 2026 

Küratör: Clément Chéroux