Dr Sabri Derman bizi nereye götürür?

 

Zincirin Ucunda Özgürlük: Akıl, Tutku ve İradenin Felsefi Serüveni

Bir Önceki yazımda Dr Sabri Derman arkadaşımın “Aşkın nörobiyolojisi” konusundan yola çıkarak aşkın ömrünün sınırlı olduğu ve aklımızı kullanarak ve bazı teknikler uygulayarak bu hastalıklı durumdan kurtulmanın mümkün olduğunu görmüştük. Aşkın sevgiye dönüşebileceğini güvenli sularda yüzülebileceğini de anlamıştık . Özetle akıl yoluyla tutkuyu dizginliyebiliyorduk. Bu konunun ardından bizi herşeyin önceden belirli mi olduğu tutkularımızın bizi yönlendirdiği konusuna taşıdı. Bu tutkuları bir şekilde yönlendirmenin olasılık dahilinde olabileceğini ve  irademizi kullanarak tutkularımızın bizi esir almasına izin vermeyerek özgürleşebileceğimizi düşünmeye başladık. Tüm bu düşünceler konuyu derimleştirip işi felsefi boyuta Spinoza’nın “Determinizm ve serbert irade” fikrine taşıdı. Buyrun buradan ilerleyelim…

İnsanın kendini özgür hissetmesi ile gerçekten özgür olması arasındaki o ince çizgi, felsefenin en sabırla işlenmiş sorularından biridir. Bu çizgi çoğu zaman, birbirine hiç benzemeyen iki düşüncenin —kadercilik ile determinizmin— zihnimizde aynı kefeye konmasından bulanıklaşır. Oysa aralarındaki fark, sadece akademik bir ayrıntı değil, insanın eylemlerine neden zahmet ettiğinin de cevabını taşır. Kadercilik, “ne olacaksa olacak” diyerek bizi sahnenin dışına atar; eylemlerimiz, doktora gitmemiz, müzakere etmemiz, çaba göstermemiz, önceden yazılmış bir sonucu değiştiremez. Determinizm ise tam tersi bir iddiada bulunur: evet, her şey nedenlerle örülüdür, ama biz de bu örgünün bir ilmeğiyiz. Doktora giden hasta ile gitmeyen hastanın kaderi aynı değildir, çünkü gitme kararının kendisi sonucu belirleyen nedenler zincirine dahildir. Antik çağdan beri bilinen “tembel safsata” işte bu karıştırmadan doğar: insan, determinizmi kadercilik zannedip eylemden vazgeçer, oysa belirlenmişlik fikri bizi eylemsizliğe değil, tam tersine müzakerenin ve seçimin ağırlığına davet eder. Karakterimizi değiştirme arzumuz bile, o karakteri şekillendiren nedenler zincirinin bir parçasıdır; bu yüzden determinist bir evrende çabalamak, kaderci bir evrende çabalamaktan tamamen başka bir anlam taşır.

Bu ayrımı en uca, en derin felsefi sonucuna kadar taşıyan isim Spinoza’dır. Spinoza için belirlenmişlik sadece dış dünyanın bir özelliği değildir; zihnin en mahrem köşesine, “irade” dediğimiz şeyin ta kendisine kadar uzanır. Burada Spinoza, Descartes’ın yüzyıllar boyunca özgür iradenin sığınağı haline gelen düalist resmini kökünden sarsar. Descartes’a göre akıl fikirleri pasifçe görür, irade ise bu fikirleri onaylayıp onaylamamakta özgür, ayrı bir güçtür. Spinoza bu ayrımı reddeder ve Etika‘da çarpıcı bir cümleyle özetler: irade ile akıl aynı ve tek şeydir. Bir üçgenin iç açıları toplamının iki dik açıya eşit olduğunu kavradığımız anda, bu fikri “onaylamak” için ayrıca devreye girecek bağımsız bir iradeye ihtiyacımız yoktur; fikri kavramakla onu doğru bulmak aynı zihinsel olaydır. İrade, eşyaya yönelen bir arzu değil, fikrin kendi içinde taşıdığı zorunlu bir evetlemedir. Bu küçük görünen tanım kayması, aslında özgür irade illüzyonunun temelini çeker alır: zihnimizdeki her fikir, sonsuz bir neden-sonuç zincirinin ürünü olduğuna göre, akılla özdeşleşen irademiz de bu zincirden muaf değildir. Spinoza’nın ünlü benzetmesiyle, kendini özgürce seçim yapıyor sanan insan, gözleri açık rüya görmektedir.

Tam burada, Spinoza’yı aynı determinist cepheden gelen bir başka isimle, Hobbes’la yan yana koymak, aradaki farkın ne kadar köklü olduğunu gösterir. İkisi de mutlak, nedensiz bir özgür iradeyi reddeder; ama “irade” kelimesine doldurdukları içerik birbirinden tamamen farklıdır. Hobbes için irade, müzakere sürecinde art arda gelen iştahların, kaçınmaların, umutların ve korkuların en sonunda eyleme dönüşen son halkasıdır — bir tür mekanik son iştah. İrade burada akıldan değil, bedenden, hazdan ve acıdan beslenen tutkunun kendisidir; Hobbes’a göre özgürlük de bu son iştahın dışarıdan fiziksel bir engelle karşılaşmadan eyleme geçmesinden ibarettir. Spinoza ise tam ters yönde ilerler: iradeyi tutkudan, arzudan, iştahtan tamamen ayırır ve onu saf bir yargı, bir bilme edimi olarak akla eklemler. Hobbes’ta irade bedenin sesidir, Spinoza’da ise aklın kendisidir. Bu karşıtlık, “arzuya karşı yargı” şeklinde özetlenebilecek bir çatallanmadır ve her iki filozofun özgürlük tanımını da bu çatallanma şekillendirir: Hobbes için özgürlük engelsizlik, Spinoza için özgürlük kavrayıştır.

Spinoza’nın bu kavrayış fikri, soğuk bir mantık alıştırması olarak kalmaz; bir yaşam pratiğine, hatta bir tür terapiye dönüşür. Tutkular —üzüntü, korku, kıskançlık— Spinoza’ya göre kaynağını bilmediğimiz bulanık fikirlerdir; onları “çekeriz”, çünkü dışarıdan gelen nedenlerin önünde edilgeniz. Ama bir tutkuyu kuşatan nedenleri akıl yoluyla açık ve seçik bir biçimde kavradığımız anda, o duygu artık eski haliyle bizi esir alamaz; tutku olmaktan çıkar. Bu, duygunun yok olması değildir — endişenin nesnesi ortadan kalkmaz — ama duyguyla ilişkimiz değişir: edilgen bir kurban olmaktan, nedenleri bilen bir özne olmaya geçeriz. Spinoza’nın sisteminde bu geçişin ödülü, sıradan bir rahatlama değil, kalıcı bir neşedir; çünkü bir şeyi ne kadar çok anlarsak o kadar özgür, nedenler konusunda ne kadar cahil kalırsak o kadar köleyizdir. Burada belirlenmişlik artık bir hapishane değil, anlaşıldığı ölçüde özgürleşmenin zeminidir.

Spinoza’nın bu çözümü, aslında akıl ile tutku arasındaki çok daha eski bir kavganın yeni bir cephesidir. Aristoteles’ten Aquinas’a uzanan çizgi, bu kavgayı bir “yönetim” meselesi olarak görür: tutkular bedenimize aittir, ama insanda akıl onları “despotik” değil “politik” bir tarzda yönetebilir — tıpkı iyi bir yöneticinin tebaasını zorla değil ikna ve terbiyeyle yönlendirmesi gibi. Hayvan içgüdüsünün zorunlu esiriyken insan, akıl sayesinde seçenekler arasında tartar, kıyaslar, yargıya varır. Kant ve Stoacılar bu fikri daha da yükseğe taşır: onlara göre gerçek özgürlük, doğanın mekanik nedensellik zincirinin tamamen dışına çıkmak, evrensel ahlak yasasına kendi aklımızla uymaktır — bir tür otonomi, kendi kendini belirleme. Ama bu zincirin tam karşı ucunda Hume ve Hobbes durur: Hume için akıl asla tek başına eyleme geçiremez, sadece bir hesap makinesidir; bizi harekete geçiren hep tutkudur. Hobbes da zaten müzakereyi bir akıl yürütme süreci değil, sırayla gelen iştahların birbirini kovalaması olarak görmüştü. Böylece akıl-tutku ilişkisi üzerine kurulu bütün bu felsefi harita, iki kutup arasında gerilir: bir yanda aklı tahtın sahibi ilan edenler, öbür yanda tahtın gerçek sahibinin hep tutku olduğunu söyleyenler.

Bütün bu sesleri yan yana koyduğumuzda ortaya çıkan tablo, tek bir cevaptan çok, özgürlüğün kaç farklı biçimde tanımlanabileceğinin envanteridir. Hobbes ve Hume için özgürlük, dışarıdan bir engelin yokluğudur; tutku zaten patrondur, mesele onun önündeki engelleri kaldırmaktır. Aristoteles ve Aquinas için özgürlük, aklın tutkuyu ortadan kaldırmadan terbiye etmesidir; tutku hâlâ oradadır ama artık tek başına karar vermez. Kant ve Stoacılar için özgürlük, nedensellik zincirinin üstüne çıkıp ahlaki bir yasayla kendini bağlamaktır. Spinoza ise bambaşka bir kapı açar: ona göre zincirin dışına çıkmaya hiç ihtiyacımız yoktur, çünkü özgürlük zincirin kendisini anlamaktan ibarettir. Determinizmi kadercilikle karıştırmayan bir zihin için bu dört yaklaşım birbirini reddetmek zorunda değildir; her biri, insanın aklıyla tutkusu arasındaki o eski gerilimin farklı bir yüzünü aydınlatır. Belki de özgürlük dediğimiz şey, hiçbir zaman nedenlerden tam bir kaçış olmamıştır — sadece o nedenlerle kurduğumuz ilişkinin niteliğidir: onları görmezden gelen bir teslimiyet mi, yoksa onları kavrayan ve böylece taşıyabilen bir bilinç mi?