Çıkarsız Aşk var mı?

Çıkarsız Aşkın Soykütüğü

Fénelon, Augustinus ve Ötekinin Sınırında Benlik

“Tu autem eras interior intimo meo et superior summo meo.”

Sen, bana kendi içimden daha içeriden, kendi zirvemden daha yüksektiydin.

— Augustinus, Confessiones, III, 6, 11

Tehlikeli Bir Soru

17. yüzyılın sonunda Cambrai Başpiskoposu Fénelon, Fransız din tarihinin en tehlikeli sorularından birini ortaya atar: Bir insan, kendi kurtuluşunu bile istemeden — varsayımsal olarak cehenneme gitmeyi göze alacak kadar çıkarsız bir biçimde — Tanrı’yı sevebilir mi? Soru o kadar radikaldi ki Fénelon’u hem büyük teolojik hasmı Bossuet’yle hem de nihayetinde Roma’yla karşı karşıya getirdi. Madame Guyon’un mistik öğretilerini savunmasıyla başlayan bu yol, 1697’de Explication des maximes des saints’in yayımlanmasıyla açık bir çatışmaya dönüştü; 1699’da Papa XII. Innocentius, Cum alias adlı kısa bültende Fénelon’un kitabından yirmi üç önermeyi mahkûm etti. Fénelon, kendi kitabına karşı kendi kürsüsünden vaaz verecek kadar ileri giderek bu karara boyun eğdi.

Ama mahkûm edilen şey yeni bir sapkınlık değildi; çok daha eski bir sorunun yeniden su yüzüne çıkmasıydı: Sevgi gerçekten karşılıksız olabilir mi, yoksa en manevi sevgi bile gizli bir kazanç hesabı mı yürütür? Bu soru, üç asır sonra psikanalizin kapısını da çalacaktı — ama önce Fénelon’un nereden geldiğine bakmak gerekiyor.

I. Augustinus’a Dönüş

Fénelon’un “saf aşk” (amour pur) öğretisi çoğu zaman özgün bir 17. yüzyıl icadı gibi sunulur; oysa kökleri çok daha derindedir. Augustinus, De Doctrina Christiana’da sevginin iki kipini ayırır: uti ve frui. Uti, bir şeyi bir amaca araç olarak kullanmaktır; frui ise bir şeyi bizatihi kendisi için, nihai amaç olarak sevmek, ondan haz duymaktır. Augustinus’a göre bu ikinci kip yalnızca Tanrı’ya has olmalıdır — dünyevi şeyleri Tanrı’ya ulaşmak için kullanabiliriz, ama yalnızca Tanrı’da, O’nun kendisi için dinlenip huzur bulabiliriz. Bir şeyi, hatta kendi kurtuluşumuzu nihai amaç haline getirdiğimizde sevginin doğru düzenini (ordo amoris) bozmuş oluruz.

Fénelon’un çıkarsız aşkı, bu ayrımın radikalleştirilmesidir. Ona göre cenneti ödül, cehennemi tehdit olarak gören dindarlık — kendi deyişiyle “paralı asker dindarlığı” (piété mercenaire) — Tanrı’yı bir araca indirger: kişi Tanrı’yı değil, Tanrı’nın kendisine vereceğini sever. Saf aşk ise Tanrı’yı sırf Kendisi olduğu için sevmek, O’nu gerçek anlamda frui kılmaktır. Fénelon, Traité de l’existence de Dieu’de bu yakınlığı tarif ederken, içimizde “bize üstün olan, onu düşünmediğimiz anlarda bile içimizde bulunan, bize kendi özümüzden daha yakın ve daha mahrem olan” bir şeyden söz eder; bu “bilinmeyen ama tanıdık” olan, ona göre ancak Tanrı olabilir. Bu satırlar, Augustinus’un Confessiones’te yazdığı “interior intimo meo” — bana kendi içimden daha içeriden — sözünün doğrudan bir yankısıdır.

Bu küçük ama önemli bir düzeltmedir: Fénelon’u anlamak için henüz Lacan’a ihtiyacımız yok. O, kendi geleneğinin — Augustinusçu, Fransız mistik okulunun (l’école française de spiritualité) — içinde zaten tam yerli yerindedir.

II. Bossuet’nin İtirazı

Ne var ki Fénelon’un öğretisi göründüğünden kırılgan bir zemine oturur. Bossuet’nin itirazı yalın ama öldürücüydü: kendi kurtuluşunu istememeyi istemek, zaten kendi başına bir istektir. Ruh “çıkarsız olma” arzusuyla hareket ediyorsa, bu arzunun kendisi — ne kadar arındırılmış olursa olsun — yine bir tatmin biçimidir; saf aşk, kendini inkâr ederken bu inkârdan gizlice haz alan bir amour-propre’a dönüşme tehlikesi taşır. Fénelon bunun farkındaydı; bu yüzden kişinin kendi acılarından ya da kurban rolünden gizli bir tatmin devşirmesini “sahte dindarlık” (grattage spirituel) diye ayrıca eleştirdi. Ama bu ayrımın kendisi de sorunu tam çözmez: özne “saf aşka ulaştığını” fark edip bundan huzur duyuyorsa, bu farkındalık zaten çıkarsızlığı gölgeleyen bir öz-bilinç değil midir?

Bu, çözülmesi kolay bir teolojik ayrıntı değil, insan psikolojisinin en eski açmazlarından biridir: benlik kendi çıkarını hesaba katmadan davranabilir mi, yoksa her çıkarsızlık iddiası — en samimisi bile — bir noktada kendi kuyruğunu ısıran bir mantığa mı döner? Fénelon’un yanıtı nihayetinde teolojiktir: bu çelişkiyi çözen akıl değil lütuftur; ruh kendi gücüyle değil, kendisine verilenle çıkarsızlaşır. Tatmin edici olmayabilir, ama en azından dürüst bir yanıttır — Fénelon sorunu görmezden gelmez, yalnızca onu aklın değil inancın alanına havale eder.

III. Aynı Kökten İki Dal

Tam bu noktada, 20. yüzyıl psikanalizi — özellikle Jacques Lacan — beklenmedik ama tesadüfi olmayan bir şekilde sahneye girer. Lacan, “jouissance” kavramını işlerken terimin kökenini bizzat Augustinus’un uti-frui ayrımına bağlar; bunu ilk kez Séminaire VII’de (L’Éthique de la psychanalyse, 1959-60), sonra “…Ou pire” seminerinde daha açık biçimde yapar. Yani Lacan da Fénelon’la aynı kuyudan su çekmektedir — ama çok farklı bir kovayla.

Lacan’da “Ötekinin hazzı” (jouissance de l’Autre), haz ilkesinin ötesinde yer alan, çoğu zaman acıyla iç içe, bedensel ve dilin yakalayamadığı bir taşkınlık deneyimidir. Bu haz sevebilen bir Özneye değil, dilin ve toplumsal yasanın kurduğu, yapısal olarak bölünmüş bir düzene yöneliktir. Özne “Babanın Yasası” ile — sembolik kastrasyonla — kendi hayali bütünlük yanılsamasından koparılır; bu kopuş onda bir varoluşsal eksiklik (manque-à-être) açar ve bu eksiklik arzunun kendisini doğurur.

Burada gerçekten düşündürücü bir yapısal koşutluk var: Fénelon da Tanrı’nın müdahalesini bir tür ayrılma, bir “kesip atma” (retrancher) olarak tarif eder — ruh kendi narsisizminden koparılır, kendi bütünlük iddiasından mahrum bırakılır. Ama bu koşutluğu ciddiye almak, aradaki farkı gözden kaçırmayı gerektirmez. Fénelon’da ayıran şey, ayırdığı kişiyi seven, aşkın bir Öznelliktir; ayrılma nihayetinde “yoksunluk içinde sahiplenmeye” (possession dans la dépossession) varır — ruh kaybettiğini başka bir düzeyde geri kazanır. Lacan’da ise ayıran şey sevemeyen, kişisel olmayan bir yapıdır; kastrasyonun telafisi yoktur, öznenin eksikliği hiçbir zaman tam kapanmaz, yalnızca arzu tarafından sürekli ertelenir. Biri kavuşmayla, öteki kalıcı bir yoksunlukla sonuçlanır.

En dürüst formülasyon şu olmalı: Fénelon ve Lacan aynı Augustinusçu kaynaktan — sevginin nihai amacı meselesinden — besleniyor, ama bu kaynağı iki karşıt yöne taşıyorlar; biri teolojik doluluğa, öteki yapısal boşluğa. Bu, “Lacan Fénelon’u açıklıyor” demekten çok daha ilginç bir tezdir, çünkü gösterdiği şey bir etkilenme değil, aynı insani sorunun iki farklı çağda, iki farklı dilde yeniden karşımıza çıkmasıdır.

IV. Karşı Bir Model: Yargıç William’ın Sesi

Fénelon’un yolu köktencidir: benliği eritir, dünyayı geride bırakır. Buna bir karşı model aramak isteyen biri genellikle Kierkegaard’a başvurur — ama burada bir uyarı gerekir. “Kierkegaard’ın evlilik teorisi” diye anılan şey, aslında Ya/Ya da’nın ikinci cildinde, Kierkegaard’ın kendisi değil kurguladığı bir karakter olan Yargıç William’ın sesinden çıkar. Kierkegaard kitaplarının çoğunu takma adlarla yayımlamış, “dolaylı iletişim” dediği bir yöntemle farklı yaşam görüşlerini farklı seslere konuşturmuştur; kendi bozduğu Regine Olsen nişanını düşünürsek, evlilik konusundaki tutumu Yargıç William’ın sakin sesinden çok daha gergindir.

Yine de bu ses, Fénelon’unkiyle anlamlı bir karşıtlık kurar. William’a göre evlilik erotik tutkuyu yok etmez; onu resmi bir bağlılık ve ödevle birleştirerek estetik anın geçiciliğinden korur. Birey bir başkasına etik düzeyde bağlanarak kendi bencil sınırlarını aşar — ama dünyayı terk ederek değil, dünyanın içinde, bir “karakter okulu” içinde. Fénelon’un yolu benliği söndürüp Tanrı’da eritirken, William’ın yolu benliği dünyevi bir bağlılık içinde disipline eder. İkisi de bencillikten bir çıkış önerir; biri dikey ve mistik, öteki yatay ve etiktir. Kierkegaard’ın kendisinin bu iki sesten hangisine daha yakın durduğu ise, yapıtı boyunca kasıtlı olarak açık bırakılmıştır.

Kapanmayan Soru

Fénelon’un Bossuet’yle, Augustinus’un kendi ordo amoris’iyle, Lacan’ın haz ilkesiyle, Yargıç William’ın evlilikle boğuştuğu şey tek bir sorudur: benlik kendi çıkarını gerçekten aşabilir mi, yoksa her aşkınlık iddiası — teolojik, psikanalitik ya da etik — gizli bir çıkarın yalnızca daha incelmiş bir biçimi midir? Bu satırların önerdiği bir yanıt değil, bir gözlemdir: soru üç asırda üç ayrı dile çevrilmiş, ama hiçbirinde tam olarak çözülmemiştir. Belki de sorunun kendisi çözülmeyi değil, her nesilde yeniden ciddiye alınmayı bekliyor.

 

Kaynaklar üzerine not: Augustinus, Confessiones III.6.11 ve De Doctrina Christiana (uti–frui ayrımı); Fénelon, Traité de l’existence de Dieu ve Explication des maximes des saints sur la vie intérieure (1697); Innocentius XII’nin Cum alias bülü (12 Mart 1699); Jacques Lacan, Séminaire VII: L’Éthique de la psychanalyse (1959-60) ve Séminaire XIX: …Ou pire (1971-72); Søren Kierkegaard, Ya/Ya da, II. Cilt (1843).

Çıkarsız Aşkın Soykütüğü