Yapay zekâ çağında gerçeğin manipülasyonu üzerine

Toprak ve Bulut

Yapay zekâ çağında gerçeğin manipülasyonu üzerine

Köln’de, SK Stiftung Kultur’un fotoğraf koleksiyonunda, 2025 yazında, ilk bakışta oldukça sıradan  gibi görünen bir sergi açıldı. August Sander’ın ünlü “Yirminci Yüzyılın İnsanları” dizisinden on portre — camlı çerçeveler içinde, her zamanki ağırbaşlı duruşuyla — duvara asılmıştı. Ama her portrenin yanında, sanatçı Elena Efeoglou’nun “bulut” adını verdiği bir şey vardı: birkaç yapay zekâ üretimi görüntü, sepya tonlarında, Sander’ın üslubunu neredeyse kusursuz taklit eden, ama hiçbirinin gerçekte var olmamış insanları gösteren bir seri . Sergiye “Blurring Reality and Fiction — August Sander meets AI” adı verilmişti; ama asıl adını, sanırım, ortadaki o boşluk hak ediyordu.

Efeoglou’nun düzenlemesi basit bir mantığa dayanıyordu: solda tarihsel fotoğraf, sağda ona kurgusal bir isim ve hayat yakıştıran metin, aralarında da bu “bulut” — Sander’ın gerçekten fotoğrafladığı bir ayakkabıcı ustasının ya da bir pazar yerindeki kızın etrafında dönen, “böyle biri olabilirdi” diyen görüntüler. Sergi bunu hiç saklamıyordu; her şey etiketliydi, her şey beyan edilmişti. Ama tam da bu açıklık, insanın aklına daha rahatsız edici bir soruyu getiriyordu: ya aynı bulut, bir gün, etiketsiz karşımıza çıkarsa?

Bu soruyu anlamak için önce neyin kaybolduğunu anlamak gerekiyor. Roland Barthes, fotoğrafın diğer imgelerden farkını tek bir cümleyle özetlemişti: fotoğraf bize her zaman “o-oradaydı” der. Bir fotoğrafın kanıt değeri, estetiğinden değil, ışığın gerçek bir bedenden sıçrayıp gerçek bir filme iz bırakmasından gelir — fiziksel, kırılmaz bir bağdan. Sander’ın fotoğrafladığı ayakkabıcı gerçekten oradaydı, gerçekten o ışıkta durdu; fotoğraf bunun imzasıdır.

Yapay zekânın ürettiği görüntünün böyle bir imzası yok. O görüntü, milyonlarca fotoğrafın istatistiksel ortalamasından süzülmüş bir “tip”tir — Sander’ın estetiğini, ışık-gölge oyununu, kıyafetleri kusursuzca taklit edebilir, ama hiçbir gerçek bedenden geçmemiştir. Jean Baudrillard tam olarak bu tür görüntülere özel bir ad vermişti: gerçekliğe hiçbir göndermesi olmayan, kendi kendinin kopyası olan saf simülakr. Efeoglou’nun bulutu tam olarak budur — güzel, dürüst, ama gönderge nesnesi olmayan bir bulut.

Galeride bu fark zararsızdır, çünkü açıkça beyan edilmiştir. Ama aynı mekanizma, beyansız olarak, seçim sandığına uygulandığında sonuç çok farklı olur.

Eylül 2023’te, Slovakya’da genel seçimlere kırk sekiz saat kala — yasal seçim yasağının başladığı, adayların artık konuşamayacağı anda — Facebook ve WhatsApp’ta bir ses kaydı dolaşmaya başladı. Kayıtta, anketlerde önde giden İlerici Slovakya partisinin lideri Michal Šimečka’nınmm bir gazeteciyle Roman azınlığın oylarını satın almayı ve seçimden sonra bira fiyatlarını iki katına çıkarmayı konuştuğu iddia ediliyordu. Kayıt sahteydi — bir ses klonlama ürünüydü — ama zamanlama doğrulamayı fiilen imkânsız kılmıştı. Seçimi az bir farkla Rusya yanlısı popülist lider Robert Fico kazandı.

Aynı yılın baharında, Türkiye’de cumhurbaşkanlığı seçim mitinglerinde, muhalefet lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun terör örgütü liderleriyle aynı görüntüde yer aldığını gösteren montaj bir video izletildi. Görüntülerin montaj olduğu kabul edildi — ama bu kabul, videonun siyasi söylemde kullanılmaya devam etmesini engellemedi. Aynı seçim döneminde, aday Muharrem İnce, kendisine ait olduğu iddia edilen ve yabancı sitelerden alınan görüntülere yüzünün eklenmesiyle üretildiğini söylediği sahte görüntüler yüzünden adaylıktan çekildi.

Üç vakanın da teknik özü aynıdır: gerçek bir ana bağlı olmayan, ama gerçekmiş gibi görünen ses ve görüntü. Efeoglou’nun sergisiyle aralarındaki tek fark, o küçük ama her şeyi değiştiren jest: etiket. Sanat “bu bir olasılıktır” der ve bunu bir zenginlik olarak sunar. Manipülasyon hiçbir şey demez — ya da “bu gerçektir” der — ve bunu bir silah olarak kullanır.

Ama asıl tehlikeli olan, sahte olanın inandırıcılığı bile değil. Hukukçular Robert Chesney ve Danielle Citron’un “yalancının kârı” dediği şey, mekanizmanın ikinci ve daha karanlık yüzüdür: toplum bir kez “her ses, her görüntü yapay zekâyla üretilebilir” gerçeğini içselleştirdiğinde, sahteyi gerçek gibi yutmak tehlikeli olmaktan çıkar — gerçeği sahte diye reddetmek çok daha kârlı hale gelir. Bir skandalla karşılaşan siyasetçinin özür dilemek yerine “bu bir yapay zekâ kumpasıdır” demesi, araştırmalara göre, desteğini korumakta özürden çok daha etkilidir. Türkiye’deki montaj videosunun kabul edilmesine rağmen kullanılmaya devam etmesi de aslında bunun bir başka yüzüdür: kanıt artık epistemik değil, sosyal bir meseledir.

Baudrillard’ın simülakr kuramının en rahatsız edici tarafı da tam burada ortaya çıkıyor: mesele artık sahte olanın gerçek sanılması değil, gerçek ile sahte arasındaki ayrımın kendisinin siyasi bir tercihe dönüşmesi. Görüntü bir kez göndergesinden koptuğunda geri dönüş yoktur — ne sahte olan gerçekleşir, ne gerçek olan güvenilirliğini geri kazanır. İkisi de aynı bulutun parçası haline gelir.

Efeoglou’nun sergisi, belki de tam bu yüzden, göründüğünden daha fazla şey söylüyor. Kürasyonun kendisi bir tür etik duruş: teknoloji reddedilmiyor, ama insan bulutun ne olduğunu bilerek bakıyor. Bunun adı büyük laflarla “eşlik etme etiği” ya da “insan denetimi” olabilir; ama özünde tek bir şeye indirgenir — bir bulutu bulut olarak etiketlemek. Slovakya’daki ses kaydı ile Köln’deki sergi arasındaki fark, teknolojide değil, bu tek jestin varlığında ya da yokluğundadır.

Bulut, dürüstçe adlandırıldığında, gökyüzünün en güzel parçasıdır — hava durumunun, sanatın, hayal gücünün malzemesi. Toprak sanılmaya başladığı andaysa, insanın ayağının altında kaybolduğu yer haline gelir.