Her Şey Geçiyor, Biz de İçinden Geçiyoruz

Son zamanlarda dönüp dolaşıp aynı yere geldiğimi fark ediyorum: Hayatın geçiciliğine, insanın bu geçicilik karşısında ne yapabileceğine ve bütün bunların içinde nasıl bir denge kurabileceğine.

Aslında belki de hayat dediğimiz şey bundan başka bir şey değil. Bir karanlıktan çıkıyoruz; ana rahmindeki karanlıktan. Bir süre ışığın içinde yaşıyoruz ve sonra başka bir karanlığa, ölüme gidiyoruz. Aradaki o kısa süre, hayat dediğimiz şey.

Bunu gençken pek düşünmüyoruz. Daha doğrusu biliyoruz ama gerçekten bilmiyoruz. Ölümü biliyoruz, yaşlanmayı biliyoruz, her şeyin bir gün biteceğini biliyoruz ama bunlar sanki başkalarının başına gelecekmiş gibi geliyor. Sonra hayat bir gün hastalıkla, bir kazayla, bir kayıpla ya da yaşlanmanın kendisiyle insanın kafasına vura vura bunu öğretiyor:

Hiçbir şey kalıcı değil.

İnsanlar da geçici, ilişkiler de, bedenimiz de, yaşadığımız şehirler de, mutluluklarımız da, üzüntülerimiz de…

Bugün çok önemli görünen bir şey, birkaç yıl sonra hiç önem taşımayabiliyor. Bir zamanlar hayatımızın merkezinde olan insanlar hayatımızdan çıkabiliyor. Biz değişiyoruz, onlar değişiyor.

Her şey hareket halinde.

Belki de fotoğrafla bu kadar ilgilenmemin sebeplerinden biri de bu.

Doğada aynı yere defalarca gidiyorum ve aynı şeyi fotoğrafladığımı düşünüyorum. Ama aslında hiçbir zaman aynı şeyi fotoğraflamıyorum. Işık değişiyor, hava değişiyor, deniz değişiyor, gökyüzü değişiyor. Ben değişiyorum. O anın kendisi değişiyor.

Aynı manzaraya tekrar baktığımda aslında artık başka bir manzaraya bakıyorum.

Bazen denize bakarken ya da gökyüzünü seyrederken bütün bunların içinde bir sakinlik buluyorum. Engin maviye, renklerin birbirine karışmasına, doğanın düzenli ahenk içindeki sesine bakıyorum. Bir süreliğine kafamdaki bütün gürültü susuyor.

Ama sonra aklıma şu soru geliyor:

Fotoğraf gerçekten bir şeyi durdurabilir mi?

Bir anı fotoğraflıyorum. Onu kâğıda basıyorum. Sanki zamanı orada dondurmuşum gibi. Ama aslında kâğıt da geçici, fotoğraf da. Bir gün o fotoğrafın kendisi de yok olacak.

Dolayısıyla fotoğrafın yaptığı şey belki zamanı durdurmak değil; geçen zamana küçük bir iz bırakmak.

Belki sanatın büyük bir kısmı da bundan ibaret. Geçip giden bir şeyin ardından küçük bir iz bırakmak.

Bu düşünce beni bilgelik meselesine de götürüyor.

Bilgelik bana biraz keçiboynuzunu hatırlatıyor. O küçücük özü elde etmek için uzun uzun çiğnemek gerekiyor. Hayat da biraz böyle. Bir şeyleri hemen anlamıyoruz. Yaşadıklarımızın anlamı bazen yıllar sonra ortaya çıkıyor.

Belki de bilgelik, her şeyi anlamış olmak değil.

Tam tersine, hiçbir şeyi tam olarak anlayamayacağımızı kabul etmek. Yine de merak etmeye devam etmek.

Ben kendimi bilge biri olarak görmüyorum. Ama yıllar içinde bazı şeyleri daha farklı gördüğümü hissetmeye başladığımı söyleyebilirim.

Dokuz yıl önceki Mehmet ile bugünkü Mehmet aynı değil. Daha yaşlıyım ama yalnızca yaşlanmış değilim. Bir şeylerin içinden geçtikçe başka bir yere geldiğimi fark ediyorum.

Belki yaş almak, hayat hakkında daha fazla şey bilmekten çok, bilmediğimiz şeylerin farkına varmak.

Cerrah olarak yıllarca ölümle mücadele ettim. Bir hastalığı yenmeye, bir insanın hayatını uzatmaya, acısını azaltmaya çalıştım. Sonra fotoğrafçı olarak başka türlü bir şey yapmaya başladım: Gördüğüm şeyleri başkalarına göstermek, bir duygu bırakmak, birinin zihninde küçük bir iz oluşturmak.

Belki ikisinin ortak noktası da burada:

Birinin hayatına dokunmak.

İnsan galiba bir şekilde iz bırakmak istiyor. Çocuklarıyla, yaptığı işle, yazdığı kitaplarla, yaptığı resimlerle, çektiği fotoğraflarla…

Kültür, sanat ve bilim biraz da insanın kendi geçiciliğine karşı verdiği cevap. Bir anlamda “Ben burada bulundum” deme isteği.

Ama bütün bunlara rağmen hayatın absürt tarafı da ortadan kalkmıyor.

İçimizde bazen çok büyük boşluklar oluyor.

Neden buradayız?

Bütün bunların anlamı ne?

Bunca çaba, bunca mücadele, bunca sevgi, bunca hırs… Sonunda hepimiz aynı yere gidiyorsak bütün bunların anlamı ne?

Belki de hayatın bize verdiği cevap kesin bir anlam değil.

Belki mesele, bütün bu anlamsızlık ve belirsizliğin içinde bir denge kurabilmek.

Alexander Calder’in hareketli heykellerini düşündüğümde aklıma hep bu geliyor. Hiçbir parça tamamen sabit değil. En küçük hava hareketiyle bütün sistem yeniden dengeleniyor. Denge, hareketsizlik değil; sürekli yeniden kurulmak zorunda olan bir durum.

Belki hayat da böyle.

Sevinci unutmadan üzüntüyü kabul etmek.

Ölümü bilerek yaşamaya devam etmek.

Yalnızlığı hissederken başkalarıyla bağ kurmak.

Kusurlarımızı bilirken kendimizi sevebilmek.

Her şeyi kontrol edemeyeceğimizi kabul edip yine de elimizden geleni yapmak.

Galiba asıl maharet burada.

İnsanlarla ilişkilerimiz de bunun bir parçası. Birbirimize nasıl dokunduğumuz, nasıl sevdiğimiz, nasıl kırdığımız ve nasıl iyileştirdiğimiz çok önemli.

Kalbi kirletmeden sevgiyi akıtabilmek kolay bir şey değil.

Ama belki insanın hayatta öğrenmesi gereken en önemli şeylerden biri bu.

Çünkü sonunda geriye ne kalıyor diye düşündüğümde, sahip olduklarımızdan çok, birbirimizin hayatında bıraktığımız izler geliyor aklıma.

Her şey geçiyor.

Biz de geçiyoruz.

Ama bu, hayatın değersiz olduğu anlamına gelmiyor.

Belki tam tersine, onu değerli yapan şey zaten geçici olması.

Bir fotoğrafın güzel olmasının nedenlerinden biri de onun yalnızca bir an olması. Bir gün batımının etkileyici olmasının nedeni, biraz sonra biteceğini bilmemiz. Bir insanı sevmenin güzelliği de belki onun sonsuza kadar bizimle olmayacağını bilmemiz.

Eğer hiçbir şey bitmeseydi, belki hiçbir şeyin gerçek bir değeri de olmazdı.

Ungaretti’nin “Işıyorum, Sonsuzlukla” dizesi bu yüzden beni çok etkiliyor.

Belki insan olgunlaştıkça sonsuzluğu aramaktan biraz vazgeçiyor ve geçiciliğin kendisinde bir güzellik bulmaya başlıyor.

Ölüme fazla kafa takmadan, ama onu da unutmadan.

Hayatın bütün absürtlüğünü bilerek yine de merak ederek.

Üreterek.

Severek.

Ve mümkün olduğu kadar dengede kalarak.

Bazen insanın kendisine söylemesi gereken basit bir cümle de bu olabilir:

“Everything always works out for me. Always.”

Belki gerçekten her şey bizim istediğimiz gibi olmuyor. Hayatın bize ne getireceğini kontrol edemiyoruz. Ama sonunda olan şeylerle nasıl bir ilişki kuracağımız biraz da bizim elimizde.

Hayat su gibi akıyor.

Biz de onun içindeyiz.

Sanırım yapabileceğimiz en güzel şey, akıntıya karşı boşuna direnmek yerine, mümkün olduğunca zarafetle yüzmek.

Ama bütün bunları söyledikten sonra bile aklımda bir soru kalıyor.

Belki de en büyük soru.

Biz yok olduktan sonra bedenimizi oluşturan moleküller evrenin içinde dolaşmaya devam edecek. Başka canlıların, başka maddelerin, başka yıldızların ve belki başka dünyaların parçası olacaklar.

Peki sonra?

Bu evren bir gün, çıktığı kara deliğin içine geri dönüp kendi başlangıcına doğru mu yol alacak?

Yoksa bütün bu hareket, bütün bu yaşam, bütün bu ölüm ve bütün bu geçicilik, bizim hiçbir zaman anlayamayacağımız bir bilinmezliğin içinde sonsuza kadar devam mı edecek?

Bilmiyorum.

Belki bilmek de gerekmiyor.

Belki hayatın en güzel taraflarından biri, bütün cevapları bilmeden de hayret etmeye devam edebilmek.