AKLIN SINIRI BİR ÇİZGİ DEĞİL, BİR ZARDIR

AKLIN SINIRI BİR ÇİZGİ DEĞİL, BİR ZARDIR

Sınır, iç, dış ve akıllanma üzerine bir deneme

Aklımın sınırları neyle çizilidir? Bu soruyu sormaya kalkan herkes, daha ilk adımda tuhaf bir tuzağa basar. Çünkü bir sınırı görebilmek için ötesine şöyle bir göz atmış olmak gerekir. Kant bunu fark etmişti: sınırını fark ettiğin an, sınır çoktan yer değiştirmiştir. Duvarı görebiliyorsan, duvarın dışına çoktan bir parmak uzatmışsındır. O yüzden bu çizginin sabit olması mümkün değil. Onu her düşündüğünde yeniden çizersin.

Çizgi değil, zar

Çizgi metaforu bizi yanıltıyor. Çizgi düzdür, ikinci boyutta yaşar ve genellikle dışarıdan çizilir; bir haritacının, bir devletin, bir öğretmenin eliyle. Oysa aklın sınırı içeriden ve sürekli üretilir. Kabuk benzetmesi daha yakın ama hâlâ eksik, çünkü kabuk sert ve kapalıdır.

Doğru sözcük galiba zar. Simondon canlıyı düşünürken tam da buraya gelmişti: bir hücrede içerisi ve dışarısı zardan önce var olmaz. Zar iki hazır bölgeyi ayıran bir perde değildir; içeriyi ve dışarıyı aynı anda kuran şeydir. Ve en önemlisi, zar sızdırdığı için canlıdır. Geçirgenlik onun kusuru değil, tanımıdır. Hiçbir şey sızdırmayan bir kabuk artık kabuk değildir; tabuttur.

Aklın sınırı da böyle bir şey. Ne düz bir çizgi, ne de bir kürenin cilalı yüzeyi. Nefes alan, yer yer incelen, yer yer kalınlaşan, bazı yerlerinden fazlaca sızdıran, bazı yerlerinden hiç sızdırmayan düzensiz bir doku.

İç mi dışı etkiler, dış mı içi?

Bu soruyu olduğu gibi bırakırsak cevapsız kalır, çünkü sorunun içinde bir varsayım gizli: iç ve dışın birbirinden bağımsız iki ülke olduğu varsayımı. Deleuze bunun için güzel bir sözcük kullanır: kıvrım. İçerisi, dışarının katlanmış hâlidir. Aynı yüzeyin iki yüzü. Okuduğun bir cümle, gördüğün bir yüz, çocukken duyduğun bir azar dışarıdan gelmiştir ama şu anda senin en iç sesin olarak konuşur. Neyin sana ait olduğunu, neyin sonradan içeri sızdığını ayırmaya kalktığında elinde bir liste değil, bir düğüm kalır.

Bu yüzden “ne kadarı varoluşsal, ne kadarı çevresel” sorusunun yüzdeli bir cevabı yok. Ama şu var: kıvrımın ne kadar hareketli olduğu. Bazı zihinler günde birkaç kez katlanır, bazıları yıllarca aynı katta kalır.

Kabuk ne zaman sızdırmayı bırakır

Asıl tehlike sızmak değil, sızdırmamaktır. Zar geçirgenliğini yitirip içeri doğru çekildiğinde ortaya çıkan hâllere melankoli ya da paranoya diyoruz. İkisi de aynı arızanın iki yüzü gibi görünüyor: dışarıyı besin değil, tehdit sayan bir zar. Melankolide dışarısı çekilir ve içerisi kurur; paranoyada dışarısı istila olarak okunur ve içerisi kendini duvarlarla kalınlaştırır. Her iki durumda da akıl kendini korumaya alarak zayıflar.

Bunun bir de kolektif biçimi var. Yalnızca kendini doğrulayan haberleri okuyan, yalnızca aynı fikirdeki insanlarla konuşan bir zihin de zarını kalınlaştırıyordur. Sızıntı olmadığında akıl güvende hisseder; ama güvende olan akıl, çalışmayan akıldır.

Aklımı kime emanet edebilirim?

Aklına bir güvenlik görevlisi tutabilir misin? Hayır, çünkü o görevliyi de denetleyecek olan yine senin aklındır. Romalıların sorusu hâlâ yerinde duruyor: bekçileri kim bekleyecek? Aklını tek bir mercie emanet ettiğin anda ona verdiğin ad değişir; artık akıl değildir. Duruma göre ideoloji, aşk sarhoşluğu, biat ya da algoritma olur.

Ama emanet edilemeyen şey dağıtılabilir. Sana içtenlikle itiraz eden bir dost, metnini acımasızca kısaltan bir editör, seni rahatsız ettiği için yarım bıraktığın bir kitap, iyi işleyen bir kurum, seninle aynı fikirde olmayan iyi niyetli bir muhatap. Bunların hiçbiri tek başına bekçi değildir; hepsi birlikte dağıtılmış bir teminattır. Aklın güvenliği tek bir kilitle değil, birbirini denetleyen birçok gevşek bağla sağlanır.

Akıl beyinde mi durur?

Beyin bir organdır; akıl bir ilişkidir. Bir defter, bir arşiv, bir fotoğraf makinesi, iyi düzenlenmiş bir kütüphane senin hafızanın dışarıya taşmış parçalarıdır. Not defterini kaybettiğinde kaybettiğin şey bir eşya değil, düşünme kapasitendir. Akıl kafatasının içinde bitmez; masana, dostlarına, aletlerine ve alışkanlıklarına yayılır. Bu yüzden “aklımı nasıl korurum” sorusunun cevabı çoğu zaman beyinle değil, çevreni nasıl kurduğunla ilgilidir.

Zekâ çözer, akıl seçer

Zekâ ile akıl aynı şey değil. Zekâ önüne konan problemi çözer; akıl hangi problemin çözülmeye değer olduğuna karar verir. Zekâ hız ve işlem gücüdür, akıl yön ve ölçüdür. Yüksek zekâ akıl garantisi vermez; hatta bazen tersini yapar. En incelikli kendini kandırmalara zeki insanlarda rastlanır, çünkü zekâ kötü bir kararı savunmak için de kusursuz bir avukattır. Sıradan bir zihin yanlış yaptığında gerekçesi zayıf kalır ve çabuk çöker; keskin bir zihin aynı yanlışın etrafına yıllarca ayakta duracak bir mimari kurabilir.

Duygu, aklın gürültüsü değildir

Duyguyu aklın düşmanı sanmak eski ve yaygın bir hata. Damasio’nun anlattığı hastalar bunu açıkça gösteriyor: duygusal devreleri hasar gören insanlar zekâ testlerini geçmeye devam ediyor, mantık sorularını çözüyor, ama hangi gün randevu alacaklarına karar veremiyorlar. Seçenekleri sonsuza kadar tartıyorlar, çünkü hiçbirini diğerinden değerli kılan işaret gelmiyor. Duygu aklın parazitleri değil, değer verisidir. Neyin önemli olduğunu ona sorarız.

Öyleyse “zeki insanlar daha mı duygusuz” sorusunun cevabı da netleşiyor: değiller. Duygularını daha iyi gerekçelendiriyorlar, o kadar. Bu bir üstünlük değil, bir risk. Çünkü iyi gerekçelendirilmiş bir duygu artık sorgulanmaz.

Yapay zekâ akıllanır mı?

Bugünkü yapay zekâda zekânın bir biçimi var: örüntü tanıma, hız, uzak alanlar arasında bağlantı kurma. Ama akıl için gereken şeyin orada olup olmadığı ayrı bir soru. Bana kalırsa akıl, yargısının sonucuna maruz kalmayı gerektiriyor. Bir kararın altında kalmayı, ertesi sabah onunla uyanmayı, hatanın bedelini taşımayı. Sen bu soruların cevabıyla yaşayacaksın; bir dil modeli konuşma bittiğinde onu taşımaz.

Bu yüzden yapay zekâ iyi bir muhatap, kötü bir bekçi olabilir. Soruyu açar, karşı örnek getirir, kör noktayı gösterir. Ama aklını ona emanet ettiğinde tek bir bekçiye teslim olmuş olursun ki yukarıda ne olduğunu konuştuk. “Nasıl akıllanır?” sorusunun cevabı da belki tam burada: sonuçlarına katlanarak. Bunun bir makineye nasıl verileceğini henüz kimse bilmiyor. Verilmeli mi sorusu ise daha da zor.

Akıl küser mi?

Bu sorular saçma mı? Değiller. Sadece cevabı olan sorular gibi kapanmıyorlar; soruldukça açılıyor, saçılıyor, birbirine dolanıyorlar. Bu onların kusuru değil, işlevi. İyi soru cevaplandığında biten değil, cevabıyla birlikte yeni bir eşik açan sorudur.

Son olarak: akıl küsmez. Sorulmadığında darılıp gitmez. Sessizce körelir. Zar kalınlaşır, gözenekler kapanır, içerisi kurur ve bir gün insan hâlâ düşündüğünü sanarak sadece hatırlıyor olur. Bu yüzden soru sormak bir merak meselesi değil, bir bakım meselesidir.