Dengede Rüya Görmek: Fondation Louis Vuitton’da Alexander Calder’in Hareketli’leri
Dengede Rüya Görmek: Fondation Louis Vuitton’da Alexander Calder’in Hareketli’leri
Paris’te dün bir heykel sergisi gezmek üzere gittiğim Fondation Louis Vuitton’da (FLV) heykel sergisinden çok başka bir şeyle karşı karşıya kaldım. Vakfın Alexander Calder’e ayırdığı “Rêver en equilibré” yani “Dengede Rüya Görmek” adlı sergi, sanatçının yüz yıl önce sorduğu basit ama keskin bir sorguyu yeniden gündeme getirmiş: “Bir heykel neden hareket etmesin?”
Bugün heykellerin durağan olmasını doğal karşılıyoruz. Oysa Calder için bunun tam tersi geçerliydi. Ona göre asıl doğal olan; bir formun zamanla, havayla ve sesle birlikte değişebilmesiydi. Sanatçının hikayesi şöyle: 1898’de Amerika’da, hem babası hem büyükbabası heykeltıraş olan sanatçı bir ailede dünyaya gelmiş. Önce makine mühendisi olmuş, ardından sanatçı kimliğine bürünmüş. İleride heykellerinde göreceğimiz o matematiksel hassasiyet ve kusursuz denge, bence bu mühendislik bakışından kaynaklanıyor. 1920’li yıllarda Paris’te tanıştığı dönemin avangart sanatçıları Piet Mondrian ve Joan Miró’nun fikirlerinden etkilenmiş. Önce telden insan figürleri ve minyatür sirk karakterleri yaratmış; sonra da sanat tarihine adını yazdıracağı, Marcel Duchamp’ın şaka yollu önerdiği isimle “Mobil”lerini üretmeye başlamış. 1930’da Mondrian’ın atölyesini ziyaret ettiği gün ondan ilham alarak soyut sanata yönelmiş ve hareketin getirdiği yeni güzellik olasılıklarını araştırmaya koyulmuş. Önceleri elle çevrilen ya da küçük motorlarla çalışan heykeller, ardından da en hafif esintiyle bile dönmeye başlayan o zarif, havada asılı formlar gelmiş. Calder için denge, dondurulmuş bir poz değil; uzayda ve zamanda durmadan kendini yeniden kuran bir akış sanki.
Doğayla Ortak Bir Yaratım
Calder doğayı taklit etmeye hiç teşebbüs etmemiş. Tam tersine, doğanın kendi yaptığı esere dokunmasını istemiş. Rüzgar, hava akımları ve yer çekimi gibi unsurlar onun için birer engel olmaktan ziyade birer “ortak yaratıcı”. O yüzden eserleri sabit semboller değil, güçlerin dinamik konfigürasyonları olarak beliriyor. 1946 yılında Jean-Paul Sartre yazdığı bir yazıda, Calder’in heykellerini madde ile yaşam arasında yarı yolda kalmış garip varlıklar olarak nitelendiriyor ve bu formların havayla beslenen, nefes alan, hayatlarını atmosferin belirsizliğinden ödünç alan işler olduğunu vurguluyor. Bu tanım bana da çok hoş geldi. Sartre ayrıca Calder’in mobil eserlerini “açıp solan çiçeklere” benzetmiş.
Sergi bize bu felsefeyi anlatmaya çalışmaktan da öteye geçiyor. Neden derseniz; ben bu sergiyi sanki gezmedim, yaşadım. Fondation Louis Vuitton’un o görkemli binasını gördünüz mü bilmiyorum ama Frank Gehry’nin tasarladığı o dalgalı, kırılgan görünümlü binanın kendisi de bir hareket hissi taşıyor. Bina ile Calder’in eserleri adeta mimari bir diyalog içine giriyor ve sergiyi alışılmışın dışına çıkarıyor.
Mekanın ve Sesin Boyutları
Sergi binanın bütün katlarına yayılmış, çok geniş bir seçki sunuyor. Gezilen değişik salonlarda Calder’in farklı şapkalarını görüyorsunuz. Bazı salonlarda onlarca eser aynı anda gözünüzün önünde yavaş yavaş dönüyor, bazı salonlarda ise işler tamamen başka bir hale bürünüyor. Bir salonda sanki duvarlara tırmanan takımyıldızları ve fantastik figürleri görüyoruz; tavandan aşağı sarkıyorlar. Kendimi bütünüyle bir atmosferin içine girmiş hissettim. Geleneksel izleme alışkanlığımdan çıkıp mekanın kendisini sanat eserinin bir uzantısı olarak görmeye başladım.
Başka bir salonda, “Gonglar” serisinde, heykellerdeki küçük tokmaklar disklere çarpıyor; ama çıkan sesler ana göre değişiyor. Havanın akışına ve etraftaki insanların hareketine göre şekillenen bu sesleri duyduğumuzda, Calder’in “Ses başlı başına başka bir boyuttur” derken ne kadar haklı olduğunu anlıyoruz. Aynı sinemada olduğu gibi, ses unsurunun yapıtlara bambaşka bir katman ekleyip eseri bir seviye daha yukarı çıkardığını zaten biliyoruz.
Bir diğer salonda ise karşımıza kırmızı renkli, metrelerce büyüklükte bir mobil eser çıkıyor. Yirmiye yakın parça birbirine dengeleyicilerle bağlanmış. İşte tam burada Calder’in dengeyi nasıl kurduğunu, içine mühendislik zekasını nasıl dahil ettiğini anlıyoruz. Bütün parçalar birbirine bağlı olduğu halde, her bir parça kendi başına bağımsızca hareket edebiliyor. Calder bunu doğrudan elleriyle, deneme yanılma yöntemiyle buluyormuş; her bir parçayı oynatıp diğerinin ona nasıl tepki verdiğini izleyerek eserini şekillendiriyormuş.
Ölçeklerin Sınırlarını Zorlamak: Takılardan Dev Heykellere
Calder, ölçek konusunda da kuralları altüst etmiş. Bir yanda avuç içine sığacak, hurda metalden, gümüşten, bazen de altından üretilmiş takılar varken; diğer tarafta devasa eserler var. Bir salon tamamen mücevherlere ayrılmış. Sanat tarihçileri bunlara şakayla karışık “takılamayan mücevherler” demiş; çünkü Calder bunları bir takı mantığıyla değil, heykel mantığıyla tasarlamış. Sanatçı bu takıları eşi Louisa’ya , Charlotte Perriand, Bella Chagall’a veya Jeanne Bunuel’e hediye etmiş. 1942’de New York’taki galeri açılışı sırasında Peggy Guggenheim da Calder’den aldığı bir küpeyi takarak bu eserleri sanat dünyasının merkezine taşımış. Bu küçük takı-heykellerin aksine, açık havada sergilenen çok büyük çelik heykeller de “Stabiller” sergide geniş yer buluyor.
Başka bir salon ise “Calder Sirki”ne (Cirque Calder) ayrılmış. 1926-1931 yılları arasında Paris’te Calder’in bizzat kendisinin sunduğu bu minyatür sirk, günümüzün happening veya performans sanatının ilk örneklerinden biri sayılabilir. Calder bu sirk oyunlarını izleyiciler karşısında canlandırıyordu. Bu performanslar sırasında bazı mekanizmalar kusurlu çalışıyor, bazıları duruyor, bozuluyordu; tamamen rastlantısal bir performans… Öyle ki, bir numara başarısız olduğunda bile bu durum gösterinin bir parçası sayılıyordu. Sesin sanata girişi de işte tam burada başlıyor. Eşi Louisa’nın çaldığı gramofon plakları, davul sesleri ve karton borulardan çıkan aslan kükremeleri de işin içine karışıyordu. Dönemin tanınmış sanatçılarından Fernand Léger, Marcel Duchamp, Jean Cocteau ve Piet Mondrian gibi isimler bu gösterilere gelip hayrana kalmışlardı.
İki Farklı Kinetik Dünya: Calder ve Tinguely
Sergiden çıkarken insanın aklında kalan şey tek bir heykel ya da tek bir an değil, daha çok bir his. Ben bu güzel hissi bütünüyle içimde yaşadım diyebilirim. Calder’in yarattığı dünya; yer çekiminin, rüzgarın, sesin ve boşluğun birbirine karıştığı, sürekli yeniden kurulan bir denge alanı. İşte bu nedenle sergiye “Dengede Rüya Görmek” adını vermişler; bu başlık kesinlikle boşuna seçilmemiş.
Sergiyi gezerken aklıma Jean Tinguely düştü. İsviçreli sanatçı Tinguely de Calder gibi heykeli durağanlıktan çıkarıp zamanı, hareketi ve malzemeyi işin içine sokan kinetik sanatın öncülerindendi. Ama ikisini yan yana koyduğumuzda, aslında birbirine ne kadar zıt iki dünya kurduklarını fark ediyoruz. Calder ile Tinguely’nin ortak noktası, ikisinin de saf bir mühendislik zekasına sahip olmasıydı. Formların nasıl etkileşime gireceğini, ağırlık merkezlerini ve fizik kurallarını ustaca biliyorlar; eserlerinde her zaman bir rastlantısallık payı bırakıyorlardı. Yani rüzgarın yönü ya da bir çarkın ritmi, eserin o anki halini belirliyordu.
Ancak bu ortak zemin, pratikte ikisini çok farklı yerlere taşımış:
Enerji Kaynağı: Calder’in enerji kaynağı doğaldır; rüzgar, hava akımı ya da bir elin hafif dokunuşu… Tinguely ise tam tersine, elektrik motorları, dişliler ve çarklarla çalışan yapay, mekanik bir sistem kurar.
Malzeme Seçimi: Calder temiz kesilmiş metalleri, ince telleri ve saf ana renkleri kullanırken; Tinguely sokaktan topladığı paslı hurdaları, eski motorları ve endüstri artıklarını bir araya getirir.
Ses Estetiği: Ses konusunda bile karşı kutuptalar. Calder’in “Gong” serisindeki sesler rüzgarla gelen hafif, meditatif bir tını taşırken; Tinguely’nin makineleri gıcırdayarak, patlayarak neredeyse bir kakofoni yaratarak çalışır.
Asıl fark sanıyorum felsefelerinde gizli. Calder doğayla uyum içinde, evrendeki kozmik bir dengeyi ve zarafeti arıyor gibi; çünkü onun mobil eserleri havada süzülen şiirsel danslar gibi. Tinguely ise tam tersine, endüstri devrimine ve tüketim çılgınlığına bir eleştiri olarak “anti-makinelere” yöneliyordu. Genellikle bir fonksiyonu olmayan, kendi kendini yok eden absürt işler yapıyor; modern dünyanın kaosunu, gürültüsünü yüzümüze çarpan bir ayna tutmak istiyordu. Geçtiğimiz yıl yine Grand Palais de Niki de Saint Phalle ile ortak sergilerinde Tinguely’nin eserlerini hayranlıkla izlemiştik.
Sonuçta Calder ve Tinguely aynı soruyu sormuşlar: “Heykel neden hareketsiz olmak zorunda?” demişler ama verdikleri cevaplar onları tam tersi yönlere savurmuş. Biri rüzgarın yarattığı şiir duygusuna gitmiş, diğeri makinenin kaotik felsefesine… Calder’in sergisinden sonra bir gün Tinguely’nin eserleriyle karşılaşırsanız, kinetik sanatın ne kadar geniş bir yelpazeye yayılabildiğini, aynı fikrin nasıl bu kadar farklı iki ruhla can bulabildiğini çok daha iyi anlayacaksınız.
Son Söz
Sonuç olarak; eğer Paris’teyseniz ve sanatın sizi sadece izletmekle kalmayıp aynı zamanda dinletmesini, hatta bir şekilde içine çekmesini arzuluyorsanız, işte bu sergi tam size göre. Lütfen kaçırmayın. Calder’in bir mobilinin önünde birkaç dakika durup, en küçük hava akımıyla bile yön değiştiren o güzel, hareketli formları izleyin. Bazen bir köşede beklenmedik bir gong sesi duyun, sonra bahçeye çıkıp gökyüzüne uzanan devasa heykellerin isim babası jean Harp olan “Stabil”lerin arasında dolaşın. Bütün bunları yaparken, bir asır önce Calder’in “Heykel durağan olmak zorunda değil” sorusunu bir fısıltı olarak duymaya çalışın.
Belki de bu sergiden çıkarken yapabileceğiniz en güzel şey; bu dünyanın bize dayattığı hızı biraz kesmek, bir mobilin önünde gereğinden uzun durup ne zaman ve ne yöne döneceğini sabırla bekleyerek bir tefekküre dalmak olmalı. Son söz olarak Calder bana sanki şöyle fısıldadı:
“Güzellik her zaman beklenmedik bir anda, beklenmedik bir esintiyle gelir.”




















