İnsanın evrenle, kendi içsel doğasıyla ve ötekiyle kurduğu ilişkinin etik, dönüştürücü ve aklı aşan bir boyutu vardır. Unutmayın!
Dört kitap okuduk arkası arkaına. Bu dört kitabın (Philippe Charlier’nin Vaudou’su, Colette Poggi’nin Bhagavad Gîtâ yorumu, Emmanuel Levinas’ın De Dieu qui vient à l’idée’si ve Revel ile Ricard’ın Le moine et le philosophe adlı eseri) birbirinden çok farklı alanlara (Afrika yerel inancı, Hint felsefesi, Batı etiği/teolojisi ve Tibet Budizmi) odaklanmalarına rağmen, kesiştikleri temel felsefi ve varoluşsal ortak noktalar şunlardır:
1. Modern Batı Aklının, Rasyonalizmin ve Kavramsal İndirgemeciliğin Eleştirisi Dört eser de dünyayı salt mekanik, rasyonel veya bilimsel kategorilere hapseden modern Batı düşüncesinin sınırlarını ve yetersizliklerini ortaya koyar.
Charlier’nin Vodu üzerine çalışması, modern seküler Batı’nın din ile doğa, görünür ile görünmez, tıp ile sihir arasında kurduğu keskin ayrımları sarsar ve bu kategorilerin Benin bağlamında çok daha geçirgen olduğunu gösterir.
Poggi’nin Bhagavad Gîtâ incelemesi, rasyonel ama yönünü kaybetmiş çağdaş insanın içine düştüğü yorgunluk, etik kararsızlık ve anlam boşluğu (kriz) durumunu ele alarak modern öznenin çıkmazlarına işaret eder.
Levinas, Batı felsefesinin ve klasik ontolojinin var olan her şeyi kavramsal bir egemenlik altına alarak bilgi nesnesine dönüştürmesine radikal bir itiraz yöneltir; ona göre Mutlak olan (Tanrı veya Öteki) akli bir kavrama sığdırılamaz.
Revel ve Ricard’ın diyaloğu ise, Batı uygarlığının bilimsel ve teknik gelişimine, artan refahına rağmen insanın ölüm korkusu, doyumsuzluk ve anlamsızlık gibi sorunlarını çözemediğini, geride devasa bir manevi boşluk bıraktığını tartışır.
2. Benmerkezciliğin (Egonun) Aşılması ve Evren/Öteki ile İlişkisellik Bu kitapların her biri, yalıtılmış, kendi içine kapalı ve bencil bir “ego” fikrine karşı çıkarak daha geniş bir ilişkisellik veya etik sorumluluk ağı önerir.
Vodu kozmolojisinde insan tek başına bir birey değildir; doğa, atalar, görünmeyen varlıklar ve toplumsal hafıza tarafından çevrelenmiş bir ağın parçasıdır.
Bhagavad Gîtâ, eylemin kişinin kimliğini şişiren bir “ego tiyatrosu” (ben kazandım, ben başardım) olmaktan çıkıp evrensel düzene (dharma) katılım olması gerektiğini savunur ve insanı geçici benliğinin ardındaki daha derin, hakiki bir bilince geçmeye çağırır.
Levinas’ın etiğinde “ben”in kendine kapanması kırılır; insan kendine sahip bir özne olmaktan çıkıp, ötekinin yüzü karşısında mutlak bir sorumluluk duyan, ona borçlu bir varlık olarak yeniden tanımlanır. Benliğin kibirden arınması ve merkezinden çıkması, Tanrı’ya yönelişin ta kendisidir.
Budizm diyaloglarında da Batı’nın temel dayanağı olan sabit ve bağımsız “ben” varsayımının bir yanılsama olduğu, zihnin bu yanılsamalara ve arzulara yapışmasının acı ürettiği gösterilerek, benlikten şefkate uzanan bir yol tarif edilir.
3. Salt Teorik Bilgiden Ziyade Pratik, Yaşamsal ve Etik Bir Dönüşüm Arayışı Bu metinlerin hiçbiri konularını yalnızca “kuru bir akademik bilgi” veya “soyut bir inanç sistemi” olarak ele almaz; hayatın tam içinde, eylemde ve kriz anlarında sınanan yaşam pratikleri sunarlar.
Vodu, sadece gizemli bir inanış değil; hastalıkta, toplumsal çatışmada veya ölümde devreye giren, gündelik hayata uygulanabilir pragmatik bir kozmoloji ve şifa sistemidir.
Colette Poggi, Bhagavad Gîtâ’yı mistik bir kaçış olarak değil; niyetin, bilincin ve içsel özgürlüğün terbiye edildiği, dünyanın tam içinde kalarak geliştirilen bir “eylem sanatı” olarak sunar.
Levinas için felsefe varlığı bilmekten çok daha temel bir eylemle, insan yüzünün yarattığı sarsıntı ve “öldürmeyeceksin” diyen ahlaki emirle (etik) başlar; Tanrı da teorik bir nesne değil, bu etik sorumluluk ilişkisinin içinde bir “iz”dir.
Le moine et le philosophe ise felsefe ve dini, soyut inançlar toplamı olarak değil, tıpkı bilim gibi insan bilincini, acıyı ve mutluluğu sistemli bir şekilde inceleyen ve dönüştüren bir “yaşam tekniği” olarak ele alır.
Özetle, bu dört eser de hakikatin yalnızca laboratuvar doğrulamasına veya entelektüel kavramlara indirgenemeyeceğini; insanın evrenle, kendi içsel doğasıyla ve ötekiyle kurduğu ilişkinin etik, dönüştürücü ve aklı aşan bir boyutu olduğunu savunmaktadır

